27 Ekim 2010 Çarşamba

yeniden başlamak



Gara indiğinde yüzüne tokat gibi çarpan soğuk ve arkasında bıraktığı sıcaklıkların hüznü artık eskisi kadar yormuyordu yüreğini. Alışmıştı artık gidip gelmelere. Her gidip gelişinde iki taraftan da biraz daha koptuğunu hissediyordu.

Paltosunun yakalarını kaldırdı ve valizini yüklenip garın merdivenlerinden aşağıya doğru inmeye başladı. İlk gözüne çarpan değişiklik garın yıkılan kısımlarının onarımı tamamen bitmiş olmasıydı. Böylelikle gar eski orjinal haline çok benziyordu ve Almanya'da orjinal halini tamamen koruyabilmiş birkaç gardan biri olarak kalacaktı.

Bu gündelik düşünceler içinde garın çıkış kapısına geldi. Önünde şehir aynen bıraktığı şekilde duruyordu. Yağmur yeni durmuş ve güneş açmıştı, ağaçların yapraklarının, çiçeklerin, büfenin, tramvayın ve hatta insanların üstünde yağmur damlacıkları parlıyordu. Yüzünde acı bir gülümseme belirdi. Yaşadığı iyi kötü bütün anıları tekrardan yerine oturmuştu tatilden sonra. Sanki tatilin verdiği dinlenmişlik bir anda içinden çekilmişti.

Tekrardan bavulunu omzuna alıp tramvay durağına doğru yürümeye başladı bu esnada da dudaklarından sessizce "hadi yeniden başlayalım bakalım" sözleri döküldü. İbrahim Bey bir şeylerin değişeceğine inanarak gelmişti tekrardan bu şehre. Kendi hikayesine ve hatıratına katacağı yeni anılar ve yeni isimler olmasını umuyordu, ama sabırsızdı. Yaşanacakları atlayıp hemen sonuçları görmek istiyordu.

Ben, bu satırların yazarı, hikayenin bu noktasında bir değişiklik yapıp, o garın önünde durup acı acı gülümseyen İbrahim Bey'in yanına gidip elimini omzuna koyup "Umut ettiğin her şey er ya da geç gerçekleşecek İbrahim! Çok yakında!" diyorum. Çünkü hikayeler bizi bu yönde sürüklüyor.

3 Ekim 2010 Pazar

"ab in den Orient-Express!"

Güneşli meydanlarda uçuşan yapraklarla, yazdan kalma kimi zaman güzel kimi zaman acı veren yorgunluklarla ve sınıf duvarlarındaki özlemle geldi sonbahar. Yapacak hiçbir şeyi olmamanın yani kavganın yakınında olup kavganın içine girememenin verdiği huzursuzlukla -aslında biraz da rahatlıkla- oturdu meydandaki banklardan birine.

Birkaç sene önce savaşta yıkılmış meydanın taşlandırması yeni bitmişti. Şehrin iki büyük yapısı arasındaki bu kare şeklindeki taş meydan tarihi ağırlığını hala koruyordu bu "kutsal" şehirde. Napolyon'u bile taşımıştı da sesini çıkarmamıştı, Amerikan bombaları onu ne kadar sarsabilirdi ki. Ayrılıkçıların güçlü seslerini ve yumruklarını da taşımıştı, ona dokunan haklıysa haklı kalmıştı, haksızsa kaybetmişti. Şehrin belki de tek adil yeriydi, bazı uzak meydanlar gibi.

Tarihe tanıklık etmiş meydan şimdi İbrahim Bey'e tanıklık ediyordu. Akşamdan kalmış olmanın verdiği hafif bir tatsızlık ve ayılamamanın çözümü kahveyle birlikte oturuyordu. Elini çenesine koydu ve düşünmeye başladı. "Şarlman yüzünden mi şehir bilim merkezi olmuş yoksa Şarlman da bunun farkına vardığı için mi buraya yerleşmiş? Üniversite bu yüzden mi kurulmuş bu şehre, yani bunların hepsi tesadüf mü yoksa şehirdeki termal kaynaklarda bir numara mı var? Peki İkinci Dünya Savaşı'nda ne kadar yardımcı olmuş üniversite yönetimdekilere? Bundan 20-30 yıl önce şehirde doğan isyan ruhu kendini sütliman bir gelirgeçerciliğe mi terk etmiş? Ya ne diyorum ben ya, kafayı toplamam lazım, karıştırmamam lazım, şarapla birayı da karıştırmamam lazım ama o ayrı."

Saatine baktı. Burda yalnız başına böyle abuk subuk şeyler düşüneceğine gidip valizini hazırlamaya başlaması gerekiyordu. Birkaç saat sonra Paris'e giden trene atlayıp ordan da Orient Express değilse bile onun muadili bir trenle onun gittiği son durağa gidecekti. Yorgunluğunu atabileceği tek yere gidiyordu, İstanbul'a.

Ayağa kalkınca gülümseyerek "ab in den Orient-Express!" diye mırıldandı. Onun şakayla kendisine söylediği söz, bundan yıllar sonra bir nefret sembolü olarak duvarlara yazılacaktı ve tarih yine kendini tekrar edecekti.

19 Eylül 2010 Pazar

garda geçen gece

Lokomotifin fren sesiyle bir anda uyandı. Uzun bir gecenin ardından gardaki banklardan birinde uyuyakalmıştı. Gözlerini oğuşturdu, bankta doğruldu. Sağ tarafına döndü ve güneşin doğmasıyla birlikte katedral kendini karanlıktan kurtarıyordu. Onun arkasında ise Ren nehri ve yepyeni bir güne "merhaba" demeye hazırlanan yıkık dökük Köln kenti uzanıyordu.

Bankın rahatsızlığından boynu tutulmuştu. Sonuçta uyumak için çok da uygun bir yer değildi. Ama neden böyle olmuştu? Neden evinde sıcak yatağında uyumak varken bu soğuk sonbahar gecesinde tatsız bir garın iki büklüm banklarından birinde uyumuştu?

Tam bunların nedenini hatırlamaya çalışırken önünde duran tren kalktı ve arkasında bir süre baktıktan sonra yanına dönüp,

-İstanbul'a gitmek istiyorum artık ben, dedi.

Uzun bir süredir kurduğu ilk cümleydi. Sesi kendine yabancı geldi. Nefesinden gelen içki kokusu onu bile rahatsız etti. Anlaşılan o ki pek fazla da hatırlayamadığı bir gecenin ardından son treni kaçırıp çaresiz kuytuda bulduğu banklardan birine oturmuştu ve uyuyakalmıştı, ya da sızmıştı.

-Sen hiç İstanbul'a gittin mi?, diye sordu yanındakine, veya bu şehirden başka bir şehre gittin mi, gitmeyi düşündün mü?

Cevap gelmedi. Sağ elini cebinden çıkarttı yanağını kaşımak için. İşaret parmağı ve orta parmağı mürekkep lekesi olmuştu. Hatırladı, bir önceki gün sınavdayken mürekkep hokkasının kapağını açarken eli kaymıştı ve bir kısmı üzerine ve ellerine sıçramıştı. "Sanki oy atmışım gibi" diye geçirdi içinden gülümsedi. Henüz oy kullanmamıştı.

-Memlekette yeni kitaplar basılıyor, yeni şarkılar besteleniyor, yeni olaylar oluyor ve biz bu yeni haberleri haftalar, aylar sonra öğreniyoruz, bizim evde neler olup bittiğini de ayda bir, hatta bazen iki ayda bir gelen mektuplardan. Burada da öğrendiğimiz, yaşadığımız şeyler bizleri onlar gibi doyurmuyor, arada bir yerde kaldık, bir çeşit Araf burası! Sen hiç Araf'ta kaldın mı?, dedi.

Yine bir ses gelmedi. Ama son soruyu sorarken sesini biraz yükseltmiş olacak, yanındaki kafasını kaldırıp İbrahim Bey'in gözlerine baktı. Konuşmaya hali yok gibiydi. O da yorgundu, bütün gece beraber oturmuşlardı.

-Ah! Şimdi şuradan ilk trene atlasam da 3-4 gün sonra Sirkeci Garı'nda simit alsam çay ilen yesem. Sonra eve geldiğimde de Valide Hanım kızsa, kahvaltıyı beklemeden bir şeyler yedim diye, oysa ben her türlü o kahvaltıyı da ederim anneciğim. Zor ya zor! Biraz yıprandım. Ne dersin, zor zamanlardan geçiyoruz öyle değil mi?

İbrahim Bey, ait olduğunu düşündüğü iki şehre de uzak garlardan birinde -hiç ait olmadığı bir yerde- oturmuş, geride kalan altı ayın dökümünü yapıyordu. Yani sarhoş olmadan önce bıraktığı yerdeydi. Zaten bu yüzden sarhoş olmuştu. Bir süre daha kafası aynı mevzularla uğraşıyor olacaktı, ta ki İstanbul'a gidip balık yenen bir lokantadan rakısından ilk yudumu alana kadar.

Dün geceden beri beklediği tren sonunda perona yanaşmıştı. Elleriyle iki yandan destek alarak kalktı, üzerinde "Aachen Hbf" yazan trene doğru yürüdü. Onun kalkmasıyla rahatı bozulan gece boyunca dizinde yatan kedi bir süre İbrahim Bey'e baktıktan sonra arkasını dönüp uykusuna devam etti. Tren gürültüyle hareket etti.

8 Eylül 2010 Çarşamba

başkalarının zamanı

Mum ışığının bir yanıp bir sönen alevi altında üç sayfa süren hesabının sonlarına geliyordu. Gözleri kanlanmıştı artık ve uykudan kapanıyordu ara ara. Ama bir türlü istenilen sonucu bulamıyordu. Zamanı kalmamıştı, eriyip gitmişti işte o aylar, haftalar, sonuç cümlesini söyleme zamanı gelmişti. Yorulmuş ve yıpranmıştı. Söyleyecek sözleri vardı ama hepsini ertelemişti. Fark etmeden yaz geçmiş ağaçlar yapraklarını dökmüş, çiçekler solmuş ve bütün bunlar olurken o masasından bir milimetre bile kımıldamamıştı. Şu an bulunduğu yerin ve zamanın çok ötesinde bir boyuta ait hissediyordu kendini. Sanki şu anda kağıtlara eğilmiş ölçüm yapmıyordu da benzer bir odada farklı bir zamanda hiç bilmediği bir aletin tuşlarına basan bir çocuğu izliyordu. Hareketlerini takip ediyordu sakince. Onun yüzündeki telaşı okuyordu ama sanki kendinden daha mutlu olduğunu düşünüyordu. Karşısındaki ışıklar saçan teknolojik alete bakarken sanki hayatında hiçbir sıkıntı yokmuşçasına gülümseyebiliyordu. Başka zamanlarda şu an olduğundan daha mutlu olunabileceğini umuyordu. Zaten hep başkalarının hayatları bize kolay ve anlaşılır gelmemiş miydi?

5 Eylül 2010 Pazar

güneşli bir pazar



Sessiz ve kendiyle geçimsiz geçen gecelerin gündüzlerin ardından bir Eylül sabahı güneşi görünce camından içeriye doğru, dersi kitabı kapatıp kendini sokağa attı İbrahim Bey. Ceket giymesi gerekiyordu hava artık soğuktu, kapıdan çıkmadan son anda uzanıp şemsiyesini de aldı ve çıktı o bilindik tatlı yokuşla şehrin merkezine kadar uzanan sokağa.

İlk olarak köşedeki gazeteciye selam verdi. Sadece mutlu olduğu günlerde selam verirdi ona. Aslında severdi onu ama birkaç ay önce Kore Savaşı konusunda aralarında sert bir konuşma geçmişti. Savaşlardan kayıplarla çıkmış iki ülkenin insanı olarak Dünya'ya hala çok farklı pencerelerden bakıyor olmalarını aklı almıyordu bir türlü. Ama bugün öyle günlerden biri değildi, kendi hesapları dahil bu tür hesapların hepsini kafasından atmıştı bugün. Kibarca gazeteciye selam verdikten sonra, yanındaki fırına girip sıcak bir "brezels" aldı, yanında da kahve. Yoluna devam etti.

Dar sokaklardan birinden geçerken burnuna pastırmalı yumurta kokusu geldi. O anda hatırladı ki bugün pazardı. Günlerden, aylardan kısacası takvimden çok kopmuştu, kafasını toplaması için dışarı çıkması ve bu kadar yürümesi gerekmişti. Pazar olduğunu hatırlayınca kendi evinde yaşadığı pazar ritüelleri geldi aklına, ağzına da pazar günleri içtiği Türk kahvesinin tadı. Aldırmadı bunlara. Hatıralarına ve şu an sahip olamadıklarına odaklanarak zaman kaybetmek istemiyordu, onun yapacakları vardı.

Taşlı sokaklardan yürüyüp çıktı şehrin meydanına. Milattan sonra 800 yılında Noel'in ilk günü Şarlman bu meydana çıktığında yaşlılığın verdiği yorgunlukla bakmıştı umutla ona bakan insanlara. Şimdi aynı noktada İbrahim Bey cebinden buruşmuş kağıdını çıkardı ve gözlüğünü takıp onunla hiç ilgilenmeyen insanlara baktı genç ama yorgun gözleriyle. Şarlman o gün Roma İmparatoru ilan edilmişti, İbrahim Bey ise sadece bir talebeydi ve kayda değer bir başarısı da yoktu henüz. Ama söyleyecekleri vardı:

"Tutulduk çiçek yağmuruna:
kırmızı, beyaz, mavi, sarı,
gülleri, karanfilleri, kınaları
hepsinin de en tazesi, en dostu, en güzeli.
Ve sesler:
güneşli bir kumsalda sevinçle yuvarlanan
dalgaların uğultusu:
gençlik
barış
hürriyet
hayat
Froyntşaft froyntşaft!"

İbrahim Bey bu şiiri o anda bağırarak mı içinden mi okudu bilmiyordu. Bildiği tek şey, yakın bir süre önce Berlin'de tanıştığı ülkesinde yasaklı şairin yeni şiirinin bir parçası onun yaşadığı hayatı da ilgilendiriyordu. Gündeliğin önemli önemsiz detaylarına takılıp Dünya'dan uzaklaşmıştı ama yine de her şeye yeniden başlayabilmek için güneşli pazar sabahları vardı.

3 Eylül 2010 Cuma

yaklaşıyor fırtına

Geceleri uykusu kaçıyordu ve kalkıp yazılar yazıyordu. Sonu gelmeyen yazılar, bir şeylerin bitmesini istiyordu, zamanın geçmesini ama geçerken peşinde ona bir şeyler bırakmasını umut ediyordu. Yıpranmıştı kısacası. Sinirle mumu üfleyip yatağına uzandı ve uykuyla mücadelesine devam etti.

Masanın üstünde duran saman kağıtlarının üstünde Lermontov'dan bir alıntı mürekkebinin kurumasını bekliyordu:

"Özlemi fırtınadır
Bulursa dinginliği
Bulur ancak
Kasırganın koynunda."

24 Ağustos 2010 Salı

ağustos böceği.

"Gecenin yıldızsız bir saati, dolunay gülümsüyor camdan içeriye doğru. Camın dışından bir ses. Alışıldık sıcaklığının altında geçen bir yazın son gecesinde mevsimin son ağustos böceği gökyüzüne doğru son şarkılarını söylüyor. "Elveda!" der gibi. Sanki mevsimi bitiren cümleyi söylemeden önce bize her şeyi düzeltmek için son bir şans verir gibi. Ama kimse duymuyor onun sesini benden başka, ben ise neyi düzeltip neyi düzeltemeyeceğimi bilemiyorum. Bir yaz daha geçiyor ömrümün maviliğinden, doğa bir kez daha giriyor buz gibi bir uykuya sessizce, çekingen adımlarla. Ben mum ışığımda hatıratıma bu satırları dizerken, şehr-i İstanbul'da güzel gözlü bir kız akşamın sıcaklığından bunalıp pencereyi açıyor ve dolunay doluyor odasının içine, faytoncular geceyi karanlığa teslim edip kısa taburelerinde oturup akşamın ilk rakısını tokuşturuyorlar, Kuzguncuk'ta genç talebelerden biri kayıkta şarabı içerken kolundaki künyesini suya düşürüyor ve farkına varmıyor -belki ayılınca farkına varacaktır- ve ondan kilometrelerce uzakta çıkış noktamızda, yani benim camımın önünde ağustos böceği şarkısını sonlandırıyor ve üzerinde bulunduğu ağaç şarkının bitmesiyle ilk sarı yaprağı düşürüyor...

Yazıyı yeniden okurken ağustos böceğinin yeniden şarkısına başlamasını iyiye işaret olarak algılamak istiyorum."

17 Ağustos 2010 Salı

demirden maskeler.



"Hazan mevsiminin telaşlı yağmurlarını Ağustos ayından suratıma çarpmaya başladın. Oysa biz sıcak yaz gecelerinde serinlemek için karpuz yerdik verandamızda. Yaptıklarının hepsini beni müşkül durumda bırakmak üzere yapıyorsun sanki. Seninle konuşurken de gözlerini kaçırıyorsun masum bir çocukmuşçasına, sanki küçük olman seni bütün günahlarından arındıracakmış gibi. Sana mecburiyetten katlanıyorum ey şehir! Seni terk edemediğimden sana dönüyorum, çünkü benim sana, senin de bana muhtaç olduğunu biliyorum.

Kalırdım oysa şehr-i İstanbul'da. Tam bu vakit mis gibi deniz kokardı Üsküdar sahili. Geceyi delen bir kanun sesi ve bize kadeh kaldıran Kız Kulesi. Senin bana sunabildiğin yalnızca maskeler var. Şehrin her tarafına sakladığın maskeler. Mevsimlik maskeler. Günden güne insanların yüzlerini ve hislerini farklı şekillerde arkalarına sakladığı, nefes almayan, aldırmayan...*

Sen yaprakları ağaçlarından erken düşürmeye devam ettikçe, ben senin yakanı bırakmayacağım. Sonunda ya sen bana dönüşeceksin, ya da ben senin meydanlarına asılı demirden maskelerden birine..."

*: Yazılar burada okunamaz hale geliyor, üstü karalanmış çok fazla kelime olduğundan ancak seçebildiklerimi yazabildim.

14 Ağustos 2010 Cumartesi

kaldırım taşı

Elini yüzüne götürdü, kan geldi. İlk başta korktu İbrahim Bey. İyice yokladı, burnu kanıyordu. Cebinden çıkardığı mendiline kanı sildikten sonra ellerini topraklı kaldırıma basıp kalkmaya çalıştı. Dizi sızlıyordu. İlk denemesinde beceremedi. Çöktü. Bir kere daha elinin üzerinde doğrulmaya çalıştı. bu sefer sağ ayak bileğini burktuğunu fark etti. Bir süre kalkmayı beceremeyeceğini anlayınca kendini binanın duvarına doğru sürükledi ve sırtını duvara yaslayıp durdu.

Gecenin bir yarısıydı. Kafasını kaldırıp gökyüzüne baktı. İlk gözüne takılan çoban yıldızı olmuştu. Ona bakıp hayal kurduğu zamanları hatırladı. Yaz aylarında arkadaşlarıyla omuz omuza verip yıldızları seçerlerdi, isimlerini tartışırlardı. Şimdi omzuna dayandığı soğuk bir duvardı. Ay yeni doğuyordu, yüzüne vuran ışıklardan biri de oydu. O esnada hafif bir esinti duydu yüzünde ve işte o an olan oldu.

İlk gözyaşı gözünün kenarından akmaya başladı. Birkaç gündür bunun geleceğini biliyordu. O sert görüntüsünün altında kendini fazla hırpalamıştı. Dışarıya neşe saçmak istiyordu ama o gücü de bulamamıştı son günlerde kendinde. Varsa yoksa saman kağıdı, dolma kalem ve sonu gelmez çizimler. İyi haber alamaz olmuştu. Kendi derdine düşmekten ajansı da takip edememişti, takip edebilseydi o da sıkıntı verirdi mutlaka. O an gözünün önünden geçti ailesi, arkadaşları, burnunda tüten şehri, sonra hissetti dizindeki ve bileğindeki ağrıyı ve en sonunda da göğüs kafesindeki ağrıyı. Sağ gözünden akan yaşa sol gözü de eşlik etti ve sonra yaşlara hıçkırıklar eşlik etmeye başladı. Sokağın ortasında, apartmanın camındaki beyaz saçlı kadının şaşkın bakışları altında hüngür hüngür ağlamaya başladı. Tutamıyordu kendini. Şimdi ne sert görünüşü, ne ecüş bücüş mühendislik hesaplarını, ne hayal kırıklıklarının önemi vardı. O an sadece kendi vardı ve tabii ki yanağını ıslatan gözyaşları.

Yol kenarında uzun bir süre ağladı, o sürede aklından neler geçti ne kararlar aldı, bilemeyiz. İçinden akanlar onu rahatlatmıştı. Hatta ağrıları da azalmıştı. Ellerini tekrar tozlu kaldırıma bastı ve bu sefer vücudu ona ihanet etmedi, ayağa kalktı. Dimdik durdu, paçalarındaki tozu temizledi. "Kendi düşen ağlamaz" diyemese de destek almadan ayağa kalkmayı becermişti. Karanlık gecede yalnız başına dimdik yürüyordu şimdi. Ne yüzü gülüyordu, ne ağlıyordu, kararlı ve rahat bir ifadesi vardı.

O gün yolda yerinden oynamış bir kaldırım taşı ona bunları hatırlatmıştı. Ondan yaklaşık yarım asır sonra aynı yoldan geçen genç bir çocuk sinirle o taşa tekme attı ve ayağı acıdı.

11 Ağustos 2010 Çarşamba

yine bir gün

Güneşin artık erken doğduğu kentte sabah cama vuran yağmur sesiyle ve aynı zamanda perdeyi açmaya çalışan güneşli rüzgarla uyandı bir anda İbrahim Bey. Saate baktı, çalmasına beş dakika vardı, uyusa olmazdı, uyansa yataktan kalkamazdı. Yavaşça gözlerini açmaya çalıştı tavana baktı, o gün yapacakları geldi aklına. Sıkılarak kafasını sağ tarafa doğru çevirdi, şimdi tavanın kardeşi duvar vardı karşısında, bembeyaz bir duvar. Tekrar aklına geldi kalkma gerekliliği. Ayaklarına kalkmasını emretti isteksizce, ayakları itaatsizlik etti, koluna gönderdi aynı emri, orda da isyan bayrağı çekilmişti. Tam karar veriyordu, kalkmayacaktı, bir gün eksik olsa hayatında ne fark edecekti, kim fark edecekti? Bu düşünceler içinde mayışmışken bütün huzurunu paramparça edecek şekilde başladı çalar saat. Vücudunun bütün itaatsiz parçaları gerekli emri aldı ve kolu önce davrandı saati susturdu, ayakları ve gövdesi de kalkmak için hareketlendiler ve bir yaz günü, bilinen yazların yaşanmadığı, tarihin ve coğrafyanın unuttuğu bu sınır kentinde diğerlerine benzer bir şekilde gösterişsizce başladı.

Perdeyi açtı ilk hareket olarak, önünde yağmur altında ölü bir şehir ve dalga geçer gibi bir güneş. Bizim üzerine saatlerce konuşabileceğimiz bu hüzünlü manzaraya aldırmadan döndü ve banyoya doğru yol aldı. Alışmıştı artık şehri her gün aynı donuklukta görmeye. Bu şehri Istanbul'la karşılaştırarak yanlış yapıyordu. Şehir kendi halinde hareketli bile sayılırdı özellikle bu zamanlarda. Civar kasabalardan, köylerden insanların her sene severek ve hatta bir görevmişçesine geldiği geleneksel "Öcher Bend" başlamıştı. Geceleri evinin camına vuran renkli ışıklara bakıp "kasabaya panayır gelmiş, aman ne eğlence!" diye küçümsüyordu.

Banyodan geldiğinde akşamdan yarım kalan notlarını ve kitaplarını çantasına dikkatlice yerleştirdi. Kitapların hepsi boy sırasında durmalıydı. Küçükler önde büyükler arkada, kalemler soldaki gözde; cetvel, pergel, silgi gibi ıvır zıvır da sağdaki gözde. Sonra dolaptan pantolonunu çıkardı, giydi, akşamdan hazırladığı gömleğini de giydi. En son odasındaki kırık aynaya baktı. Traş olsa iyi olurdu ama vakit yoktu ve uykusunun açılmasına tahammül edemezdi, onun yerine bıyıklarını düzellti tarakla, saçını bi eliyle yokladı ve her zamanki gibi yana yatırdı. Bir süre anahtarını arandı, buldu. Ayakkabılarını giydi, şemsiyesini aldı, artık kapının önündeydi, çıkmak üzereydi. Her gün yaptığı gibi son kez evin içine baktı, bir şey unutmamıştı görünürde. Kapıya yöneldi, dışarı çıktı, kapıyı kapattı, anahtarı taktı ve kapıyı kilitledi. Bir gün önceki ve bir gün sonraki İbrahim Bey'in aynı saatlerdeki adımlarına basarak merdivenden aşağıya indi ve sokağa çıktı. Kütüphaneye gidiyordu.

Odasında çalışma masasının üzerinde hatıratı açık kalmıştı. Onun bütün hareketlerini izliyordu, her gün yaptığı gibi onu izliyordu, İbrahim Bey bunun farkına varmezken. Üzerinde alışıldık bir el yazısıyla, alışık bir cümle yazıyordu: "Düşünüze hiç girmez mi İstanbul?"