İbrahim Bey'in hatıratından etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İbrahim Bey'in hatıratından etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
8 Mart 2014 Cumartesi
tak.
"...evimin duvarına dakika atladığında "tak" diye ses çıkaran bir saat asmak isterdim, böylelikle zamanın geçişini her seste içimde hissederdim. Geçmişten ve gelecekten zamanın izdüşümlerini içimde hissederdim. bir tik geçmişim için, bir tak hiç bilemeyeceğim gelecekteki ben için. Aklımın duvarlarına resimler asmak isterdim, bir cinayet romanının baş kahramanı çözsün diye... çözer mi ki?"
31 Ocak 2014 Cuma
kahvaltı.
"...
Uyandı. Birkaç gündür uykusuzdu. Uzunca uyumak için yatmadan önce panjurlarını sonuna kadar kapamıştı. Haftasonu olduğunu ancak böyle anlıyordu, eğer çalar saat sesiyle veya ışıkla uyanmazsa haftasonuydu. Fakat gözüne bir yerden gün ışığına benzer bir ışık geliyordu. Üzerinde fazla düşünmedi cumartesileri de çalışmak zorunda olan ev arkadaşları olduğunu düşünüp gözlerini açmadı.
"İyi bir kahvaltı hazırlamışlar." diye düşündü burnuna gelen ekmek kokusunun etkisiyle. "Tıpkı bizim... Yok canım daha neler..." gözlerini açmadan sağ tarafına dönüp uyumaya devam etti.
Çok zaman geçmemişti aradan kuş sesiyle tekrar uyandı. "Kışın ortasında ne kuşu bu böyle ya." Ekmek kokularına sucuk kokuları da eklenmişti. "Biri beni etkilemeye mi çalışıyor acaba?" diyerek sonunda gözlerini açtı.
İlk olarak ahşap tavanı gördü. Önce tanıyamadı, sonra inanamadı. Yatak bıraktığı yataktan daha rahattı ve çok iyi bildiği bir yataktı. Eliyle yokladı, yumuşak çarşafı hissetti. Gözlerini camdan dışarıya doğru çevirdi ve işte o zaman emin oldu. U.'daydı. Ekmek kokusu tahmin ettiği gibi meydandaki fırının ekmeklerinin kokusuydu, sucuk kasabın sucuğu. Peki kim yapıyordu bunu?
Aslında aklına gelen ilk soru nasıl oldu da burada ve bu zamanda uyandığıydı, ama o ya bunun çok güzel bir rüya olduğunu ya da öncesinin bir kabus olduğunu düşünüp elindeki ana tutunmak istedi.
Yavaşça doğruldu yatağında. Terlikleri alıştığı yerdeydi. Giydi, ayağa kalktı ve camın kenarına gitti. Bahçenin kokusunu içine çekti ve bir süre denizi seyretti. Limana vapur yanaşmıştı, "U.'nun misafirleri var demek ki" diye düşündü.
Odadaki lavaboda yüzüne su çarptı ve kurulanmadan kapıyı açtı. Yüzüne sabah güneşi ve mis gibi kahvaltı kokuları çarpmıştı. Sucuklu yumurta, kayısı reçeli, taze biber, domates, salatalık, taze ekmek ve tabii ki çay. Teker teker ve ayrı ayrı duydu kokuları. Karnı epeyce acıkmaya başlamıştı.
Gıcırdata gıcırdata merdivenleri indi. Bu merdivenleri inerken bütün ev halkına uyandığını belli edercesine ses çıkarmaya bayılıyordu. Ama hala bu güzel sabahın sebebini bulamıyordu. Kimdi? Kimdi? Önce mutfağa girdi. Tüten çaydanlığı gördü. Salatalıklar yeni doğranmıştı, bıçak doğrama tahtasının üzerinde duruyordu. Reçel kavanozu mutfak tezgahındaydı, kapağı açıktı, yanında tatlı kaşığı vardı. "Bi kaşık dalsam mı?" diye geçirdi aklından, utandı vazgeçti. Sucuklu yumurta pişmiş, soğumasın diye kapağı kapalı ocağın üzerinde duruyordu. Şu an mutfakta göremediği salatanın az önce üzerinde gezdirildiğini düşündüğü zeytin yağı masadan ona bakıyordu. İyice acıkmıştı artık, karnını sıvazladı.
Balkondan tabak çanak sesleri geldiğini duydu. Merakla balkon kapısına yöneldi. Bu esnada guruldayan karnını "pşşşt!" diye susturdu. Kapıyı usulca açtı ve onu gördü. Tahmin etmeliydi zaten. Onu görünce her zaman olduğu gibi kalbi çarpmaya başladı. Zaman durdu, ne orada ne buradaydı şimdi aslında her yerdeydi her zamandaydı. Onun yanındayken salt bir mutluluk hissediyordu. Daha önce hiç hissetmediği cinsten. Sanki hep tanıyormuş ve her seferinde ilk defa tanışıyormuş gibi. Onun her hareketini saatlerce izleyebilirdi. Uyurken, çalışırken, mutluyken, kızarken, kitap okurken, yemek hazırlarken veya sadece el ele yürürken onu izleyebilirdi. Birbirlerine iyi geliyorlardı. Şu an da saçının bir kısmı yüzüne düşmüş özenle masayı hazırlıyordu, bir yandan da bir şarkı mırıldanıyordu. Geldiğini farketmemişti.
"Günaydın" dedi. Sesi tam çıkmamıştı. Uyandığından beri ilk defa konuşuyordu. Boğazını temizleyip kendilerine has bir melodiyle tekrar etti. "Gü nay dın sev gi lim!"
Saçını yüzünden alıp geriye attı. Şakacıktan kaşlarını çatıp gülümseyerek "Ya ben seni uyandıracaktım, kendin kalkmışsın!" dedi. Sonra yanına yaklaşıp yanağına kocaman bir öpücük kondurdu. "Gü nay dın sev gi lim!". Bu öpücükle birlikte U.'da yine çok güzel bir sabah başladı.
Mucizelere inanmak o kadar da zor değildi. U. bazen çok isteyenleri, çok özleyenleri ve çok sevenleri kendi yanına çekebilirdi. Bir gece çok yalnız bir uykuya dalıp ertesi sabah U.'da şefkatli kollarda uyanabilirdin. Hem o en tatlı, en içten gülümsemesiyle dememiş miydi bana:
"Zaten çok istersek ve inanırsak olur bence."
Oldu işte. Olsun işte. Olacak işte!
..."
12 Ocak 2014 Pazar
senli benli.
"...
yeni planlar yapmak
içinde sen varsan güzel
yeni hayaller kurmak
seninle birlikteysem güzel
yeni şarkılar dinlemek
sen de beğeniyorsan güzel
yeni şiirler yazmak
senden bahsediyorsa güzel
yeni kitaplar okumak
içinden senden bir parça varsa güzel
yeni insanlar tanımak
onlara seni anlatabiliyorsam güzel
yeni şehirleri keşfetmek
yanımda sen varsan güzel
yeni yollara çıkmak
ucunda sana ulaşmak varsa güzel
yeni sayfalar açmak
ilk cümlede adın geçiyorsa güzel
sen sen sen
ah bi gelsen...
..."
10 Ekim 2013 Perşembe
şehrin gözleri.
"Bu şehrin gözlerinin içine bakıyorum. Bu şehrin gözlerinin içine onu anlamak için, onda kendimi son bir kez daha görmek için bakıyorum. Yeni bir mevsimin başında -ki ilkbahar değil sonbahardır mevsim başı bu topraklarda- yerdeki sarı yapraklara basarken her mevsim başındaki halimi ve bu şehrin tüm ilklimlerindeki kendimi hatırlamak ve tekrardan yaşamak için çabalıyorum. Ölen bir şehrin film şeridi gibi veya tirajı yüksek ve ucuz bir gazetenin sepya tonlarındaki adı genelde "Tarihte Bugün" olan nostalji köşeleri gibi hatırlıyorum kare kare kendimi.
Ama ilk olarak elinde iki koca çanta ve yeni terlemiş bıyıklarıyla gelen o masum çocuk geliyor aklıma. Boğaz esintisini terketmiş ve bozkır soğuğundan dolayı daha ikinci saatinin sonunda dudakları çatlamaktan kıpkırmızı olmuş. Yanında babasıyla ev bulmak için geziyor sokaklarda. E yalnız bırakmak olmaz. Yirmili yaşlarına henüz girmiş telaşlı umutlara kapılıyor ve çabuk hayal kırıklıklarına uğruyor. Şehir de ona bakıyor ama umursamıyor. Burun kıvırıyor. Daha dilini bile anlamayan bu çocuğu açıkça küçümsüyor. O ise şehre saygıyla bakıyor. Aklında "kendini sadece işlerine verirse yapamayacağı bir şey olmayacağı" düşüncesi, yüreğinde onu durduran panik yürüyor şehrin sonbahar yapraklarıyla dolu sokaklarında. Yokuş yukarı bir yol turuncu yanıp sönen bir sokak lambası, yapraklar savruluyor, çocuk sallanıyor, ayakkabısı ince ayakları üşüyor, ceketinin cebinde nazar boncuğu, annesinin evden çıkarken son anda sıkıştırdığı. Masum bir çocuk henüz kalabalıklar arasına karışmamış, kalabalıklar tarafından farkedilmemiş.
Sonra o çocuk Arnavut kaldırımı bir sokakta taşlara takıla takıla yürüyor. Bir hızlanıyor, bir yavaşlıyor, belli ki içkiyi fazla kaçırmış. Bir gülümsüyor, bir hüzünleniyor. Gözlerinde ikisini de aynı anda görmek mümkün. Tanıştığı insanlardan bazıları onu sinirlendirmiş, bazıları hiç anlamamış ya da o kendini anlatamamış. Bir sarı yaprağı bastığında duyduğu hışırtının onu ne kadar üzdüğünü söylemek istiyor, söyleyemiyor, vazgeçiyor ve elindeki biradan bir yudum daha alıyor. Karanlık sokaklarda evine doğru sakin adımlarla ilerliyor, sokakta çığlıklar, sokakta bağırışlar ve bira şişelerini kırarcasına tokuşturan insanlar.
Bir başka zamanda en büyük dersliğin kapısından yanakları kızarmış bir biçimde çıkıyor. Sıkıştırılmış zamanda elinden ve aklından geldiğince her şeyi yazmış, zaman yetmemiş ve şu an hiç birşey hatırlamıyor. Kimseyle konuşmak istemiyor. Yanındaki çocuk az önce çıktıkları sınavla ilgili bir şey soruyor, dilinin ucuyla önemsemeden cevap veriyor. Bir başkası yanına gelip "İbraam" diyip bira sıkıştırıyor eline. İkisi o sahneden uzaklaşıyor ve o konu orada kapanıyor.
Sabahın erken saatlerinde işe giden insanlarla birlikte o da işe gidiyor. İlk günlerdeki gibi heyecanlı gitmiyor. Kulağında önceki geceden kalma hicaz bir şarkı, mırıldanıyor da mırıldanıyor. Günleri geriye doğru sayıyor. İş hayatı için erken olduğunu düşünüyor. Bir miktar daha öğrenciliğini yaşamak istiyor. Kendinden yaşça büyük insanların yanında yaşlandığını hissediyor. Acaba insanlar gerçekten böyle mi yaşlanıyor, yoğurdun sütü mayalaması gibi? diye düşünüyor her sabah. İşe yerine girdiğinde motor yağıyla karışık kahve kokusu kaplıyor koridoru, neden bu işi ve bu mesleği seçtiğini hatırlıyor, kendine geliyor.
Bahar geliyor şehre. Yemyeşil ağaçlarıyla, güneşli bahçeleriyle pırıl pırıl bir bahar. Baharın kendi mevsimi olduğunu sanarak yollara çıkıyor. Çok yanılıyor. Asıl mevsiminin sonbahar olduğunu geç anlıyor. Her bahar yeniden umutlanıyor ve yeniden sönüyor umutları. Ta ki gelen en son bahara kadar. Karanlık bir gecede dolunay gibi doğuyor bahar en çoşkulu şarkısıyla. En bilinmedik şehrin en farkedilmeyecek detayında açıyor bahar çiçeği. Bütün o sonbaharları bitiriyor ve baharı daim kılıyor. Tam şehre meydan okurken bütün şehirler güzel geliyor, aklını başından alıyor. Bazen bir tren camında, bazen bir otel odasında, bazen bir konukevinin soğuk çatı katında, bezen gökyüzüne bakmanın sevimli hissinde ve bazen kurulan bir piknik sofrasında kendini gösteriyor.
Bütün bu yollardan geçip şimdi kutuların arasında oturan bu adama geliyor sıra. Bu şehirdekilerin son hali. En tecrübelisi ama en dayanıksızı. Onu güçlendiren şehir işte bu ayrılma anında sanki bütün verdiklerini geri almak istermişçesine üzerine geliyor. Kaldığı oda küçülüyor, umutları büyürken. Aklında "kendini sadece işlerine verirse yapamayacağı bir şey olmayacağı" düşüncesi, yüreğinde onu durduran panik yürüyor şehrin sonbahar yapraklarıyla dolu sokaklarında. İlk geldiğinden altı yıl daha yaşlı, altı kilo daha az ve muhtemelen daha az saçlı, daha çok sakallı. Bu adamın hikayesi şimdilik Aix la Chapelle ya da Aachen ile ayrılıyor. Bir şehrin bir insanda ne kadar iz bıraktığını bilenler bu hikayenin ilerde bir gün birleşmeyeceğini söyleyemezler. Ama şimdilik başka şehirlerin değirmenlerine karşı savaşmak için yola çıkıyor.
Fakat bu şehri her zaman o ilk geldiğim haliyle hatırlayacağım. Bu şehrin bana yaptıklarından ve yaşattıklarından -söylemesi yapmasından kolay da olsa- onu sorumlu tutmayacağım. Bu ufak şehir o masum çocuğu alıp kendine -zaman zaman da olsa- güvenen bir mühendis yaptı, belki de o çocuğun masumluğundan bir miktar da şehre geçmiştir. En azından ayrılık anında bu hakkı ona tanımak lazım. Şimdi şehirle barışma ve yola devam etme zamanı, vira!"
Ama ilk olarak elinde iki koca çanta ve yeni terlemiş bıyıklarıyla gelen o masum çocuk geliyor aklıma. Boğaz esintisini terketmiş ve bozkır soğuğundan dolayı daha ikinci saatinin sonunda dudakları çatlamaktan kıpkırmızı olmuş. Yanında babasıyla ev bulmak için geziyor sokaklarda. E yalnız bırakmak olmaz. Yirmili yaşlarına henüz girmiş telaşlı umutlara kapılıyor ve çabuk hayal kırıklıklarına uğruyor. Şehir de ona bakıyor ama umursamıyor. Burun kıvırıyor. Daha dilini bile anlamayan bu çocuğu açıkça küçümsüyor. O ise şehre saygıyla bakıyor. Aklında "kendini sadece işlerine verirse yapamayacağı bir şey olmayacağı" düşüncesi, yüreğinde onu durduran panik yürüyor şehrin sonbahar yapraklarıyla dolu sokaklarında. Yokuş yukarı bir yol turuncu yanıp sönen bir sokak lambası, yapraklar savruluyor, çocuk sallanıyor, ayakkabısı ince ayakları üşüyor, ceketinin cebinde nazar boncuğu, annesinin evden çıkarken son anda sıkıştırdığı. Masum bir çocuk henüz kalabalıklar arasına karışmamış, kalabalıklar tarafından farkedilmemiş.
Sonra o çocuk Arnavut kaldırımı bir sokakta taşlara takıla takıla yürüyor. Bir hızlanıyor, bir yavaşlıyor, belli ki içkiyi fazla kaçırmış. Bir gülümsüyor, bir hüzünleniyor. Gözlerinde ikisini de aynı anda görmek mümkün. Tanıştığı insanlardan bazıları onu sinirlendirmiş, bazıları hiç anlamamış ya da o kendini anlatamamış. Bir sarı yaprağı bastığında duyduğu hışırtının onu ne kadar üzdüğünü söylemek istiyor, söyleyemiyor, vazgeçiyor ve elindeki biradan bir yudum daha alıyor. Karanlık sokaklarda evine doğru sakin adımlarla ilerliyor, sokakta çığlıklar, sokakta bağırışlar ve bira şişelerini kırarcasına tokuşturan insanlar.
Bir başka zamanda en büyük dersliğin kapısından yanakları kızarmış bir biçimde çıkıyor. Sıkıştırılmış zamanda elinden ve aklından geldiğince her şeyi yazmış, zaman yetmemiş ve şu an hiç birşey hatırlamıyor. Kimseyle konuşmak istemiyor. Yanındaki çocuk az önce çıktıkları sınavla ilgili bir şey soruyor, dilinin ucuyla önemsemeden cevap veriyor. Bir başkası yanına gelip "İbraam" diyip bira sıkıştırıyor eline. İkisi o sahneden uzaklaşıyor ve o konu orada kapanıyor.
Sabahın erken saatlerinde işe giden insanlarla birlikte o da işe gidiyor. İlk günlerdeki gibi heyecanlı gitmiyor. Kulağında önceki geceden kalma hicaz bir şarkı, mırıldanıyor da mırıldanıyor. Günleri geriye doğru sayıyor. İş hayatı için erken olduğunu düşünüyor. Bir miktar daha öğrenciliğini yaşamak istiyor. Kendinden yaşça büyük insanların yanında yaşlandığını hissediyor. Acaba insanlar gerçekten böyle mi yaşlanıyor, yoğurdun sütü mayalaması gibi? diye düşünüyor her sabah. İşe yerine girdiğinde motor yağıyla karışık kahve kokusu kaplıyor koridoru, neden bu işi ve bu mesleği seçtiğini hatırlıyor, kendine geliyor.
Bahar geliyor şehre. Yemyeşil ağaçlarıyla, güneşli bahçeleriyle pırıl pırıl bir bahar. Baharın kendi mevsimi olduğunu sanarak yollara çıkıyor. Çok yanılıyor. Asıl mevsiminin sonbahar olduğunu geç anlıyor. Her bahar yeniden umutlanıyor ve yeniden sönüyor umutları. Ta ki gelen en son bahara kadar. Karanlık bir gecede dolunay gibi doğuyor bahar en çoşkulu şarkısıyla. En bilinmedik şehrin en farkedilmeyecek detayında açıyor bahar çiçeği. Bütün o sonbaharları bitiriyor ve baharı daim kılıyor. Tam şehre meydan okurken bütün şehirler güzel geliyor, aklını başından alıyor. Bazen bir tren camında, bazen bir otel odasında, bazen bir konukevinin soğuk çatı katında, bezen gökyüzüne bakmanın sevimli hissinde ve bazen kurulan bir piknik sofrasında kendini gösteriyor.
Bütün bu yollardan geçip şimdi kutuların arasında oturan bu adama geliyor sıra. Bu şehirdekilerin son hali. En tecrübelisi ama en dayanıksızı. Onu güçlendiren şehir işte bu ayrılma anında sanki bütün verdiklerini geri almak istermişçesine üzerine geliyor. Kaldığı oda küçülüyor, umutları büyürken. Aklında "kendini sadece işlerine verirse yapamayacağı bir şey olmayacağı" düşüncesi, yüreğinde onu durduran panik yürüyor şehrin sonbahar yapraklarıyla dolu sokaklarında. İlk geldiğinden altı yıl daha yaşlı, altı kilo daha az ve muhtemelen daha az saçlı, daha çok sakallı. Bu adamın hikayesi şimdilik Aix la Chapelle ya da Aachen ile ayrılıyor. Bir şehrin bir insanda ne kadar iz bıraktığını bilenler bu hikayenin ilerde bir gün birleşmeyeceğini söyleyemezler. Ama şimdilik başka şehirlerin değirmenlerine karşı savaşmak için yola çıkıyor.
Fakat bu şehri her zaman o ilk geldiğim haliyle hatırlayacağım. Bu şehrin bana yaptıklarından ve yaşattıklarından -söylemesi yapmasından kolay da olsa- onu sorumlu tutmayacağım. Bu ufak şehir o masum çocuğu alıp kendine -zaman zaman da olsa- güvenen bir mühendis yaptı, belki de o çocuğun masumluğundan bir miktar da şehre geçmiştir. En azından ayrılık anında bu hakkı ona tanımak lazım. Şimdi şehirle barışma ve yola devam etme zamanı, vira!"
19 Kasım 2012 Pazartesi
karanlık yazı.
"... önümde boş bir kağıt, elimde kalem. yazsam içimin karanlığı akacak kağıdın üstüne, belki de mürekkebe bile gerek kalmayacak, yazsam içimdeki korku, içimdeki nefret, içimdeki fırtına kağıdı önüne katıp kimbilir hangi uzun cümlenin virgülüne götürecek, hangi ünlemde dinecek? "yazsan geçer." derler; yazdım, geçmedi. yine yazsam, bu sefer geçer mi? yoksa bu kağıdın beyazlığına da yazık eder miyim? belki de gerçek olurlar diye korktuğumdan yazmıyorum ya da hiç gerçek olmayacak diye endişe ettiğimden, bilmiyorum. bilsem de açıklayamıyorum. lambayı söndürüyorum..."
Anlatıcının Notu: İbrahim Bey "yazdım" dediği satırları çöpe attığından biz insanlara malum olmadı İbrahim Bey'in karanlık düşleri.
Anlatıcının Notu: İbrahim Bey "yazdım" dediği satırları çöpe attığından biz insanlara malum olmadı İbrahim Bey'in karanlık düşleri.
30 Ekim 2012 Salı
sofra.
"U.'nun sokaklarına sonbahar gelmişti. Denize çıkan dar yolların birinden insanlarla selamlaşarak yürüyordu. Saatine baktı, geç kalmıştı, adımlarını hızlandırdı. Sahile indiğinde her zaman yaptığı gibi deniz kokusunu içine çekti. Mutsuz bir dönemden geçmişti. Zaten hayatı mutsuz olduğu zamanlarda geleceğe dair umutlanarak geçerdi. Kafasında umut olarak gördüğü o andaydı, ama ironik olan bunun farkında değildi. Buna rağmen istem dışı olarak deniz kokusunu duyunca bir "ohh" çekti.
Sahildeki meyhaneye geldiğinde saat sekizi onbir geçiyordu. "Onbir dakika, akademik sürenin içinde" diye düşündü, eski hayatından kalma alışkanlıklarına gülümseyerek içeri girdi.
Masada altı kişi vardı, her zamanki altı kişi. Yine donatılmıştı masa: haydari, acılı ezme, patlıcan salatası, kabak kızartma, zeytinyağlı yaprak sarması, deniz börülcesi, topik, gavurdağ salatası, köpoğlu, pilaki, kalamar, paçanga böreği, Arnavut ciğeri ve tabii ki rakı. Hepsinin kokusunu aynı anda ve tek tek alabiliyordu. Birazdan yiyecekleri balıkların taze kokusu da burnuna geliyordu. Gözünü masadakilerden ayırıp arkadaşlarına baktı, hepsi açlıktan ve beklemekten sabırsızlanmıştı artık. Herkese utangaç bir "merhaba" deyip boş sandalyenin karşısındaki boş sandalyeye oturdu.
Rakılar dolduruldu ve kadehler kalktı. Kimse beylik laflar etmeyi sevmezdi. Belli belirsiz "sağlığınıza!" dendi ve kadehler önce masaya vuruldu sonra ilk yudumlar alındı. Çok beklediğin bir şey geldiğinde zamanın nasıl geçtiğini anlamazsın. O gece de öyle oldu. Akıllarda pek bir şey kalmadı, birkaç çocukluktan kalma tebessüm, birkaç kahkaha, olmazsa olmazı hüzün ve gecenin sonuna doğru alkolün de verdiği efkarla akla gelen belli belirsiz anılar.
Gece bitti. Her gecenin sonunda olduğu gibi sallana sallana evine doğru yürümeye başladı. Evinin önüne geldiğinde durmadı, yoluna devam etti. Eve giresi yoktu. Yokuşu tırmandı ve yokuşun sonundaki çıkmaz sokağa girdi. En sevdiği evin en sevdiği kapısına dayandı. Kapıyı tıklattı. İçerden kapıya doğru yaklaşan ayak sesleriyle yüzünde bir gülümseme oluştu."
Sahildeki meyhaneye geldiğinde saat sekizi onbir geçiyordu. "Onbir dakika, akademik sürenin içinde" diye düşündü, eski hayatından kalma alışkanlıklarına gülümseyerek içeri girdi.
Masada altı kişi vardı, her zamanki altı kişi. Yine donatılmıştı masa: haydari, acılı ezme, patlıcan salatası, kabak kızartma, zeytinyağlı yaprak sarması, deniz börülcesi, topik, gavurdağ salatası, köpoğlu, pilaki, kalamar, paçanga böreği, Arnavut ciğeri ve tabii ki rakı. Hepsinin kokusunu aynı anda ve tek tek alabiliyordu. Birazdan yiyecekleri balıkların taze kokusu da burnuna geliyordu. Gözünü masadakilerden ayırıp arkadaşlarına baktı, hepsi açlıktan ve beklemekten sabırsızlanmıştı artık. Herkese utangaç bir "merhaba" deyip boş sandalyenin karşısındaki boş sandalyeye oturdu.
Rakılar dolduruldu ve kadehler kalktı. Kimse beylik laflar etmeyi sevmezdi. Belli belirsiz "sağlığınıza!" dendi ve kadehler önce masaya vuruldu sonra ilk yudumlar alındı. Çok beklediğin bir şey geldiğinde zamanın nasıl geçtiğini anlamazsın. O gece de öyle oldu. Akıllarda pek bir şey kalmadı, birkaç çocukluktan kalma tebessüm, birkaç kahkaha, olmazsa olmazı hüzün ve gecenin sonuna doğru alkolün de verdiği efkarla akla gelen belli belirsiz anılar.
Gece bitti. Her gecenin sonunda olduğu gibi sallana sallana evine doğru yürümeye başladı. Evinin önüne geldiğinde durmadı, yoluna devam etti. Eve giresi yoktu. Yokuşu tırmandı ve yokuşun sonundaki çıkmaz sokağa girdi. En sevdiği evin en sevdiği kapısına dayandı. Kapıyı tıklattı. İçerden kapıya doğru yaklaşan ayak sesleriyle yüzünde bir gülümseme oluştu."
15 Ekim 2012 Pazartesi
u.'ya dönüş.
"Sabahın ilk ışıklarını U. kentinin ilköğretim okulunun kulesinde gördüğüne
yolculuğunun sonuna geldiğini anlamıştı. Masasında duran defterini, kalemini ve
mürekkebinin dikkatlice çantasına yerleştirdi. Dün gece deniz tuttuğundan bir
kelime bile yazamamıştı. Yolculuk öncesi bir sahil kasabasında ince bıyıklı
aşçının çok överek hazırladığı yemeğin buna sebep olduğunu hatırlayınca ince
bir küfür savurdu, bu küfür ona iyi gelmişti. Oysa normal zamanlarda denizle
arası iyiydi, aralarında bir bağ olduğunu düşünürdü, hatta denize bakmak, deniz
havası almak veya ayaklarını deniz duyuna değdirmek onun düşünmesini
kolaylaştırıyordu.
Bu düşüncelerle birlikte güverteye çıktığında gemi çoktan tahta iskeleye
yanaşmış, yolcu indirmeye başlamıştı. Geminin ve tahta iskelenin gıcırtıları
arasında hangi gıcırtının hangisinden geldiğini tahmin etmeye çalışırken
kendini U.’nun sahilinde buldu. Kumsalın ona çocukluğunu hatırlatan kokusunu
derin bir şekilde içine çekti. Geceden beri bir şey yemediğinden midesi
gurulduyordu, karaya çıkmak iyi gelmiş, uyandığından beri ilk defa acıktığını
hissetmişti. Aklına kent meydanındaki fırın geldi. Küçükken ordan yediği
sabah poğaçalarını hatırladı, acaba aynı lezzette aynı yerde duruyorlar mıydı?
Yılların yolların değiştirmiş olabileceğini düşündü, ancak birine sormaktansa
çocukluğunun kentinin sokaklarında kaybolmayı tercih edeceğinden sırtladı
çantasını ve yürümeye koyuldu."
5 Ekim 2012 Cuma
tanım.
"şarap içmek gibi bir şey. içerken anlamıyorsun, hafiften kafa yapıyor, o an dünya üzerinde tekmişsiniz gibi hissettiriyor, mutlu ediyor. bittiğinde ise buruk bir tat bırakıyor. tadını düşünüp, tekrar içeceğin zamanı dört gözle bekliyorsun. bu!"
12 Temmuz 2012 Perşembe
kelimeleri olmayan bir hikaye.
"... ve kelimeler tükendi, cümleler zaten çok önceden tükenmişti. Ama bu sefer hüzünden, umutsuzluktan değil. Aksine umuttan ve mutluluktan. Ben bu satırların yazarı, ben İbrahim Bey, ben başkalarının hikayelerinin kahramanı, ben yolu seven yola çıkamayan ben artık kendi hikayemin peşinden gidiyorum. O hikayenin sürüklediği yollara çıkmaktan korkmuyorum. Ben ki bir zamanlar hüzünle beslendiğini sanan ben üçbinikiyüzonyedibuçuk santimetreküpe dünyayı sığdırabilecek birini tanıyorum artık, bütün çocukluğum, gençliğim ile birlikte kendimi onda görüyorum. Başkalarının hikayesi bitti! Bu hikaye artık İbrahim Bey'im hikayesi, bu hikaye benim hikayem. Günlerce yağan yağmurun ardından dağılan bulutların ve açan güneşin hikayesi., bulutlara bakmayı seven çocukların hikayesi, gökyüzünü bir kutuya sığdırabilenlerin hikayesi. Kelimelerin gücüne inanılmasına rağmen, kelimeler olmadan da hikaye yazılabileceğini göstermek için yazılacaktır veya aktarılacaktır, çünkü hayat kelimelerle, haritadaki kırmızı çizgilerle ve zamanla sınırlandıralamayacak kadar geniş, alabildiğine geniş. Yazanlarına mutluluk, okuyanına umut vermesi adına okuyucusuna adanmıştır..."
24 Haziran 2012 Pazar
dört günlük bir şey işte.
"... bir anda geri döndü, yeniden çıktı karşıma. Uzun bir zaman olmuştu son gidişinden bu yana. Zaten hiç beklemediğim bir anda çıkacağını biliyordum. Bir sabah vakti uyandığımda, bir işlemin son aşamasında veya birbirini tekrar eden insanlardan oluşan bir toplantının tam ortasında yeniden girebilirdin hayatıma. Yine öyle oldu. Bir sabah hiç beklemediğim bir anda zorla girdin hayatıma, bütün zorluklarınla ve bütün alışmışlıklarımızla. Yine hazırlıksız yakaladın beni, zaten sana hazırlanmak neredeyse imkansız. Bizimkisi böyle çalkantılı bir beraberlik. Öyle bir girdin ki hayatıma, yine her şeyi bırakıp senle ilgilenmek zorunda kaldım, başka hiçbir şeye odaklanamaz oldum, zaten sen de başka bir şey düşünmeme izin vermiyordun. Önceleri yine küfrettim sana, hep yaptığım gibi. Yokmuşsun gibi davranmaya çalıştım, ama bu kısacık sürede hayatımı öyle bir ele geçirdin ki sonrasında her sabah kalktığımda sol yanımda seni arar oldum. Sol yanımda bulamazsam sağ yanımda bulup sevindim. Seninle işe gittik, seninle kahve içtik, seninle serinle diye havuza bile gittik, seni yok sayıp işlerime devam etmeye çalıştım ama sen beni hiç terketmedin. Hep yanımdaydın, hep bir yerlerde beni bekledin, gittin sandığımda bir yanımda hep seni buldum ve ben ne kadar seni sevmediğimi düşünsem de bundan mutlu oldum. Hatta artık o kadar abarttık ki işi dün bütün gün sadece seninle birlikteydik ve seninle yataktan çıkmadık sabahtan akşama kadar. Kimileri bunu yadırgasa da seninle aramızda tanımlamaların dışında bir aşk oluştu. Sonunda bu sabah kalktığımda yanımda bulamadım seni. Aradım aradım ama yoktun. Gitmiştin bir not bile bırakmadan. Evet başağrım senden bahsediyorum. Beni bir sabah vakti çaresiz bırakıp gittin, eski hayatımla yalnız bırakıp gittin. Umarım bir süre gelmezsin ve ben sana alışmak zorunda kalmam bir süre. Ancak kavuşmamız belki çok sürmeyecek, o zamana kadar hoşça kal..."
13 Mart 2012 Salı
yaşanmamış hikayeler yazmak.
"İlk defa yaşamadığım bir şeyin hikayesini yazacağım. Bu yüzden heyecanlıyım. Daha önce hikayeler yazmıştım. Ama bunlar ya yaşadıklarımdan, ya okuduklarımdan ya da başkalarından esinlendiğim hikayelerdi. Yani kısacası başkalarının hikayelerini okudum, yazdım durdum. Bir sabah uyandığımda -kuş cıvıltıları içinde baharı müjdeleyen güneşli bir sabahtı- bu eksikliğin farkında vardım. Ben kendi hikayemi yazmamıştım henüz. Oturup kahramanlarını, mekanını, zamanını ve olay örgüsünü hiçbir yerden esinlenmeyerek seçeceğim bir hikayem olmadı benim. Hep bir yere bağımlı, hep birilerine özenti. Bunun böyle gitmeyeceğine karar vererek başladım hikayemi yazmaya.
Hikayemin baş kahramanı bir öğrenci, benden uzun yıllar önce yine bu kentte yaşıyor. Yok olmadı. Çıkamıyorum, kalıplarımın dışına. Oldu olacak bir de mühendislik okusun bari. Başka bir kahraman bulmalıyım. Mesela kadın olsa? Sanki kadınları çok iyi anlıyormuşum gibi bir de kadın seçtim karakteri. Gel de çık bakalım işin içinden şimdi.
Mekan. Hikayem bir sahil kasabasında geçmeli. Güneşin sıcağını bir tokat gibi savurduğu gıcırdayan, tuzdan beyazlamış bir tahta iskelede başlamalı hikaye. İskeleye bağlı, denizin üstünde bir kayıkta pinekleyen bir adamın gördüğü rüya hikayemin girişinde anlatılmalı. Bu adam o esnada terk etmek zorunda kaldığı uzak bir kentin hayalini kurmakta. Yok, yine girdin aynı yola! İşin kolayına kaçma İbrahim. Bu hikayede yeni bir şeyler olacak!
O zaman aynı sahil kasabasında yaşayan bir kız olsun, hikayenin baş kahramanının henüz tanımadığı. Tanımasa bile yüzü sanki ona daha önceden gördüğü birilerini anımsatmış olsun ilk gördüğünde. Renkli gözlerinde daha önceden bildiği bir bakış, ama hiç tanımadığı duygular olsun. Bu hikayede az önce kafanda canlandırdığın tahta iskemle kadar sağlam bir aşk hikayesi olsun.
Hah sanırım hikayene nerden başlayacağını buldun İbrahim! Kendini katmadan hikaye yazmak ne zormuş, ben bıraktım, siz alın!"
Hikayemin baş kahramanı bir öğrenci, benden uzun yıllar önce yine bu kentte yaşıyor. Yok olmadı. Çıkamıyorum, kalıplarımın dışına. Oldu olacak bir de mühendislik okusun bari. Başka bir kahraman bulmalıyım. Mesela kadın olsa? Sanki kadınları çok iyi anlıyormuşum gibi bir de kadın seçtim karakteri. Gel de çık bakalım işin içinden şimdi.
Mekan. Hikayem bir sahil kasabasında geçmeli. Güneşin sıcağını bir tokat gibi savurduğu gıcırdayan, tuzdan beyazlamış bir tahta iskelede başlamalı hikaye. İskeleye bağlı, denizin üstünde bir kayıkta pinekleyen bir adamın gördüğü rüya hikayemin girişinde anlatılmalı. Bu adam o esnada terk etmek zorunda kaldığı uzak bir kentin hayalini kurmakta. Yok, yine girdin aynı yola! İşin kolayına kaçma İbrahim. Bu hikayede yeni bir şeyler olacak!
O zaman aynı sahil kasabasında yaşayan bir kız olsun, hikayenin baş kahramanının henüz tanımadığı. Tanımasa bile yüzü sanki ona daha önceden gördüğü birilerini anımsatmış olsun ilk gördüğünde. Renkli gözlerinde daha önceden bildiği bir bakış, ama hiç tanımadığı duygular olsun. Bu hikayede az önce kafanda canlandırdığın tahta iskemle kadar sağlam bir aşk hikayesi olsun.
Hah sanırım hikayene nerden başlayacağını buldun İbrahim! Kendini katmadan hikaye yazmak ne zormuş, ben bıraktım, siz alın!"
15 Ocak 2012 Pazar
bir mektubun hikayesi.
"Kafamdaki sesleri susturamıyorum. Her bir taraftan farklı biri konuşuyor gibi. Mutlu yerlerime giden yolu bulamıyorum, her yol aynı karanlığa çıkıyor. Kafamı bir yana çevirsem bir fotoğraf, siyah-beyaz da değil, sararmış. Öbür yana çevirsem okunmayı ve yazılmayı bekleyen sayfalarca not. Önüme baksam hatırlamak istemediğimi bildiğim can sıkıcı ayrıntılar.
Kafamın içimdeki sesleri susturamıyorum. Sessizliğime kavuşamıyorum. Farkındayım, hatta biliyorum bir yerlerde ay doğuyor. Bir şehrin üstünü sessizce aydınlatıyor. Her zaman bahsedilen dolunay da değil, tam yarım arası bir ay. Geceye can veriyor. Sonra görüyorum onu. Boş sokakta yalnız başına yürüyor, fotoğraftaki. Sokak bu sefer renkli, sararmamış. Yüzüne restoranın tabelasından ışıklar vuruyor. Kırmızı, yeşil değişiyor renkleri. Restoranın tabelasına bakıyor, ufak bir detaya gözü takılıyor. Bir yazım hatası: “Kahve falınada bakıyoruz.” Gülümsüyor. Sonra yürümeye devam ediyor. Nehrin kıyısında uzun bir yolda ilerliyor. Kafasında eski bir aşk. Zaten yalnız sokaklar, yalnız odalar ya eski aşklar içindir ya da eski arkadaşlar. Çok başka bir sevgiydi onlarınki. Gençtik, diye düşünüyor. Birbirimizde tanıdık biz aşık olmayı, bir kadın bir erkeği, bir erkek bir kadını nasıl tanırsa biz de öyle tanıdık birbirimizi ve aşk sandık bunları. Heyecanlı bir ilişkiydi ama yine de, güzel günlerdi. Ardından üç-dört şiir yazdırdı bana. Onları da İbrahim’e yollamıştım, ah İbrahim ne kadar uzaklara gittin be sen de!, diye sürdürüyor dalgın adam düşüncelerini. Dediğim gibi eski aşklar ve eski arkadaşlar.
Sakallı bir adam yaklaşıyor yanına, sigara istiyor. “Veririm ama bir şartla” diyor dalgın adam. “Beraber içeceğiz bir tane”. Kabul ediyor sakallı adam. Nehrin kıyısında bir banka yöneliyorlar. Dalgın adam, yani fotoğraftaki, bankta oturmak istemiyor bu ayın aydınlattığı güzel yaz gecesinde gidiyor nehrin kıyısındaki çimenlere, sakallı da takip ediyor onu.
“Buradan değilsindir beyim?” diye soruyor sakallı.
“Yok” diyor, “iş için geldim, akşam boşluk oldu biraz şehri göreyim istedim.”
“Akşamları görülcek pek bir şey yoktur bizim buralarda, şu ilerde demiryollarının lokali var oraya bir bak istersen, canlı müzik olur”
“Sağol, zaten ordan geliyorum. Çok gürültülü orası, hem herkes dans ediyor, yorgunum burası daha sakin daha güzel, hem bir şehrin sokaklarında kaybolmazsan o şehri tanıyamazmışsın derler, tanımaya çalışıyorum ben de. Sen buralısın heralde?”
“He, öyleyimdir. Sen nerden gelirsin beyim? Ankara mı? İstanbul mu?”
“Buralara başkası gelmez mi? Hangisini yakıştırdın sen bana?”
“Konuşmandan İstanbullu gibi durursun beyim, ama Demiryolları diyorsan Ankara da olabilir, hiç bilemem ki ben.”
“Doğru bildin, İstanbulluyum. Demiryolları iş icabı bakma sen. Yoruldum, sıkıldım ondan da, belki bırakırım. Okulu yeni bitirdim ama bu işler bana göre değil. Aslında bir roman yazmak istiyorum. İş sadece para kazanmak için ya da –ne bileyim- böyle gezip görmek için de diyebilirsin.”,
“He beyim, güzelmiş. Ben müsadeni isteyeyim. Hanım bekler. Haydin kal sağlıcakla! Birazdan esmeye başlar, çok durma buralarda...”
Vedasını ettikten sonra sigarasını söndürüp yola devam ediyor dalgın adam. Sakallı adamın ismini sormadığını fark ediyor. Kafasında ona bir isim yakıştırıyor: Halim. Rahatlıyor. Böylelikle bu şehri de Halim’le hatırlayacaktır.
Kaldığı konuk evine vardığında, Halim’e bir hikaye yazıyor, belki bir gün tasarladığı romanına ekler diye. Sabahtan beri kendini yorgun hissetmesine rağmen, uykusu bir türlü gelmiyor. O yüzden bir mektup da uzaklardaki arkadaşına yazıyor. Hatta Halim’in hikayesinin bir kopyasını da onun sonuna ekleyip ertesi gün postaya atıyor. Üzerinde uçak çizimli bir pul olan bu mektup birkaç hafta sonra da masama ulaşıyor.
Sesler biraz daha azaldı sanki. Tekrar bakıyorum “Sevgili arkadaşım İbrahim,” diye başlayan mektuba. Sesler artıyor. Mektubu alıp çekmecenin dibine atıyorum. Gaz lambasını söndereceğim birazdan, bu akşamlık bu kadar melankoli hepimize yeter. Hayırlı rüyalar!"
Kafamın içimdeki sesleri susturamıyorum. Sessizliğime kavuşamıyorum. Farkındayım, hatta biliyorum bir yerlerde ay doğuyor. Bir şehrin üstünü sessizce aydınlatıyor. Her zaman bahsedilen dolunay da değil, tam yarım arası bir ay. Geceye can veriyor. Sonra görüyorum onu. Boş sokakta yalnız başına yürüyor, fotoğraftaki. Sokak bu sefer renkli, sararmamış. Yüzüne restoranın tabelasından ışıklar vuruyor. Kırmızı, yeşil değişiyor renkleri. Restoranın tabelasına bakıyor, ufak bir detaya gözü takılıyor. Bir yazım hatası: “Kahve falınada bakıyoruz.” Gülümsüyor. Sonra yürümeye devam ediyor. Nehrin kıyısında uzun bir yolda ilerliyor. Kafasında eski bir aşk. Zaten yalnız sokaklar, yalnız odalar ya eski aşklar içindir ya da eski arkadaşlar. Çok başka bir sevgiydi onlarınki. Gençtik, diye düşünüyor. Birbirimizde tanıdık biz aşık olmayı, bir kadın bir erkeği, bir erkek bir kadını nasıl tanırsa biz de öyle tanıdık birbirimizi ve aşk sandık bunları. Heyecanlı bir ilişkiydi ama yine de, güzel günlerdi. Ardından üç-dört şiir yazdırdı bana. Onları da İbrahim’e yollamıştım, ah İbrahim ne kadar uzaklara gittin be sen de!, diye sürdürüyor dalgın adam düşüncelerini. Dediğim gibi eski aşklar ve eski arkadaşlar.
Sakallı bir adam yaklaşıyor yanına, sigara istiyor. “Veririm ama bir şartla” diyor dalgın adam. “Beraber içeceğiz bir tane”. Kabul ediyor sakallı adam. Nehrin kıyısında bir banka yöneliyorlar. Dalgın adam, yani fotoğraftaki, bankta oturmak istemiyor bu ayın aydınlattığı güzel yaz gecesinde gidiyor nehrin kıyısındaki çimenlere, sakallı da takip ediyor onu.
“Buradan değilsindir beyim?” diye soruyor sakallı.
“Yok” diyor, “iş için geldim, akşam boşluk oldu biraz şehri göreyim istedim.”
“Akşamları görülcek pek bir şey yoktur bizim buralarda, şu ilerde demiryollarının lokali var oraya bir bak istersen, canlı müzik olur”
“Sağol, zaten ordan geliyorum. Çok gürültülü orası, hem herkes dans ediyor, yorgunum burası daha sakin daha güzel, hem bir şehrin sokaklarında kaybolmazsan o şehri tanıyamazmışsın derler, tanımaya çalışıyorum ben de. Sen buralısın heralde?”
“He, öyleyimdir. Sen nerden gelirsin beyim? Ankara mı? İstanbul mu?”
“Buralara başkası gelmez mi? Hangisini yakıştırdın sen bana?”
“Konuşmandan İstanbullu gibi durursun beyim, ama Demiryolları diyorsan Ankara da olabilir, hiç bilemem ki ben.”
“Doğru bildin, İstanbulluyum. Demiryolları iş icabı bakma sen. Yoruldum, sıkıldım ondan da, belki bırakırım. Okulu yeni bitirdim ama bu işler bana göre değil. Aslında bir roman yazmak istiyorum. İş sadece para kazanmak için ya da –ne bileyim- böyle gezip görmek için de diyebilirsin.”,
“He beyim, güzelmiş. Ben müsadeni isteyeyim. Hanım bekler. Haydin kal sağlıcakla! Birazdan esmeye başlar, çok durma buralarda...”
Vedasını ettikten sonra sigarasını söndürüp yola devam ediyor dalgın adam. Sakallı adamın ismini sormadığını fark ediyor. Kafasında ona bir isim yakıştırıyor: Halim. Rahatlıyor. Böylelikle bu şehri de Halim’le hatırlayacaktır.
Kaldığı konuk evine vardığında, Halim’e bir hikaye yazıyor, belki bir gün tasarladığı romanına ekler diye. Sabahtan beri kendini yorgun hissetmesine rağmen, uykusu bir türlü gelmiyor. O yüzden bir mektup da uzaklardaki arkadaşına yazıyor. Hatta Halim’in hikayesinin bir kopyasını da onun sonuna ekleyip ertesi gün postaya atıyor. Üzerinde uçak çizimli bir pul olan bu mektup birkaç hafta sonra da masama ulaşıyor.
Sesler biraz daha azaldı sanki. Tekrar bakıyorum “Sevgili arkadaşım İbrahim,” diye başlayan mektuba. Sesler artıyor. Mektubu alıp çekmecenin dibine atıyorum. Gaz lambasını söndereceğim birazdan, bu akşamlık bu kadar melankoli hepimize yeter. Hayırlı rüyalar!"
14 Kasım 2011 Pazartesi
bu sonbahar geçmedi.
"Bu sonbahar geçmedi, içimize işledi.
Kahverengi yapraklarıyla yollar boyunca bitip gitmeyen bir mevsim. Belki de son yaprak da düştü ağaçtan ama biz hala kışa hazır değiliz. Zaman zaman vuran sıcak hava dalgaları, ölü yapraklarla birlikte ezilip giden hayallerimizi yeniden diriltmeye de yetti. Hep bir "hava açar mı acaba?" umuduyla bir sonbahar daha bitti. Ama...
Bu sonbahar geçmedi, içimize işledi.
Eski evlerin bulunduğu dar sokaklarda saatlerce yürümek, yürürken de anca üşüyerek vakit geçirmek. Kendi kendinle konuşup, kendinden sıkılıp gölgenle konuşmak. "Her sonbahar diğeriyle aynı" dersin, geri dönüp bakmak zor geliyor biliyor musun eski yazdıklarıma; orada göreceklerimden, o zamanki umutlarımdan veya o zamanki hayal kırıklıklarımdan korkarım biliyor musun, ama istersen sen dön de bir bak. Yanılmıyorsan eğer, ben de herkes gibi sıradan bir insanım, havaların ve mevsimlerin durumundan etkilenen, yanılıyorsan eğer korkarım, bu sessizliğin derinliğinden bir şeyler beklerim. Sen yine de yazılara değil bana bak, çünkü...
Bu sonbahar geçmedi, içimize işledi.
Şimdi sen diyorsun ki, geçer. Bunlar alışılagelmiş bunalımlar. Var sayalım ki öyle. Bu şehir bütün mevsimleri bir yağmurla silerdi. Kar olurdu, karlar erirdi pislik olurdu, yağmur alır götürürdü. Bahar olurdu, çiçek açardı, nem yapardı, boğardı da boğardı, hava kapanırdı, yağmur yağardı yaz gelirdi. Yazın zaten hep yağmur yağardı. Sonra da hava kurur da kurur, öyle bir kurur ki dudağın çatlar, yerler silme yaprak. En sonunda bir yağmur yağardı, yerler yeniden taş, yeniden asfalt. Ama nerde bu mevsimi bitirecek yağmur? Yağmurunu arıyor artık yüzüm.
Bu sonbahar geçmedi, içimize işledi.
Günlerdir oturuyorum yazıya, güler yüzlü neşeli bir şeyler yazayım diye. Galiba bizim gibilerin yeteneği doğuştan alınmış. Biz zaten doğru düzgün yazamayız, yazsak da hep kara yazılar yazarız. Şimdi bu yazıya bir renk vermeni istesem ne dersin? Kırmızı, yeşil, sarı falan der misin? Kırmızı aşkmış, yeşil ümitmiş, sarı neşeymiş, geç bunları, olmaz; olsa olsa gri, siyah, en iyi ihtimalle kahrevengi. O da bir sonbahar yazısı olduğundan. Eğer iyi yazdıysam bir yerlerde mutlaka kahverengi bir yaprak canlanmıştır aklında. O yaprak görüntüsüne bakıp sen de hayatında en az bir kere şaşırmışsındır zaten. O yüzden de aklına kahverengi gelecektir. Zaten defterin kapağı da sayfaları da hepsi kahverengi. Yoksa bu renk...
Bu sonbahar geçmedi, içimize işledi.
Şimdi bu defteri kapatıp, kalkıp gidiyorum. Evde duramam daha fazla. Dışarıya çıkmam gerekiyor. Biraz ölü yaprak ezip, adımlarım yerine onların çürüyüşlerinin sesini dinlemeliyim. Düşüncelerimi duymak istemiyorum, belki doğanın çürüyüşünü duyarım. Sonra belki bir ıslık çalarım ve yağmur başlar. O zaman belki kurtulurum senden sonbahar. Bu sonbahar, bu hüzün geçemedi, içimize işledi artık..."
Kahverengi yapraklarıyla yollar boyunca bitip gitmeyen bir mevsim. Belki de son yaprak da düştü ağaçtan ama biz hala kışa hazır değiliz. Zaman zaman vuran sıcak hava dalgaları, ölü yapraklarla birlikte ezilip giden hayallerimizi yeniden diriltmeye de yetti. Hep bir "hava açar mı acaba?" umuduyla bir sonbahar daha bitti. Ama...
Bu sonbahar geçmedi, içimize işledi.
Eski evlerin bulunduğu dar sokaklarda saatlerce yürümek, yürürken de anca üşüyerek vakit geçirmek. Kendi kendinle konuşup, kendinden sıkılıp gölgenle konuşmak. "Her sonbahar diğeriyle aynı" dersin, geri dönüp bakmak zor geliyor biliyor musun eski yazdıklarıma; orada göreceklerimden, o zamanki umutlarımdan veya o zamanki hayal kırıklıklarımdan korkarım biliyor musun, ama istersen sen dön de bir bak. Yanılmıyorsan eğer, ben de herkes gibi sıradan bir insanım, havaların ve mevsimlerin durumundan etkilenen, yanılıyorsan eğer korkarım, bu sessizliğin derinliğinden bir şeyler beklerim. Sen yine de yazılara değil bana bak, çünkü...
Bu sonbahar geçmedi, içimize işledi.
Şimdi sen diyorsun ki, geçer. Bunlar alışılagelmiş bunalımlar. Var sayalım ki öyle. Bu şehir bütün mevsimleri bir yağmurla silerdi. Kar olurdu, karlar erirdi pislik olurdu, yağmur alır götürürdü. Bahar olurdu, çiçek açardı, nem yapardı, boğardı da boğardı, hava kapanırdı, yağmur yağardı yaz gelirdi. Yazın zaten hep yağmur yağardı. Sonra da hava kurur da kurur, öyle bir kurur ki dudağın çatlar, yerler silme yaprak. En sonunda bir yağmur yağardı, yerler yeniden taş, yeniden asfalt. Ama nerde bu mevsimi bitirecek yağmur? Yağmurunu arıyor artık yüzüm.
Bu sonbahar geçmedi, içimize işledi.
Günlerdir oturuyorum yazıya, güler yüzlü neşeli bir şeyler yazayım diye. Galiba bizim gibilerin yeteneği doğuştan alınmış. Biz zaten doğru düzgün yazamayız, yazsak da hep kara yazılar yazarız. Şimdi bu yazıya bir renk vermeni istesem ne dersin? Kırmızı, yeşil, sarı falan der misin? Kırmızı aşkmış, yeşil ümitmiş, sarı neşeymiş, geç bunları, olmaz; olsa olsa gri, siyah, en iyi ihtimalle kahrevengi. O da bir sonbahar yazısı olduğundan. Eğer iyi yazdıysam bir yerlerde mutlaka kahverengi bir yaprak canlanmıştır aklında. O yaprak görüntüsüne bakıp sen de hayatında en az bir kere şaşırmışsındır zaten. O yüzden de aklına kahverengi gelecektir. Zaten defterin kapağı da sayfaları da hepsi kahverengi. Yoksa bu renk...
Bu sonbahar geçmedi, içimize işledi.
Şimdi bu defteri kapatıp, kalkıp gidiyorum. Evde duramam daha fazla. Dışarıya çıkmam gerekiyor. Biraz ölü yaprak ezip, adımlarım yerine onların çürüyüşlerinin sesini dinlemeliyim. Düşüncelerimi duymak istemiyorum, belki doğanın çürüyüşünü duyarım. Sonra belki bir ıslık çalarım ve yağmur başlar. O zaman belki kurtulurum senden sonbahar. Bu sonbahar, bu hüzün geçemedi, içimize işledi artık..."
4 Eylül 2011 Pazar
boşluktan çıkamayan hikaye.
"Günlerdir içimde sebebsizce büyüyen boşluğu kağıt aklığına dökebilmek için oturuyorum masa başına. Ama bir cümle yazsam, gerisi gelmiyor veya sonu gelmez bol virgüllü az noktalı cümleler kuruyorum. Zaten bu bahsettiğim de uzun sürmüyor. Gözüm masanın üzerindeki teknik mecmuasına, duvarda asılı çizimlere, yarım kalan kitabın aklımda kalan cümlesine, "kimseye şikayet etmeyeceğini" söyleyen şarkının dizelerine takılıyor. Bir zamanlar sayfalarca yazı yazan o İbrahim gitmiş yerine yorgun bakışlı duygusuz bir mühendis gelmiş sanki. Mühendis de olamadık ya henüz o da ayrı mesele. Bak işte gene oldu, yine konu istemediğim yerlere geldi. Eğer bir şeyler yazabilecek gücüm olsaydı bir hikaye yazardım ve o da böyle başlardı:
"Güneşin deniz üzerinden battığı bir sahil kentinde sabah serinliğini kendini yavaşça sabah sıcaklığına bıraktığı saatlerde küçük bir oğlan çocuğu yatağında doğrularak uyanmış. Kafasını kaldırmış yanındaki yatakta yatan annesini görmüş. Uyuyormuş hala. Fazla ses yapmadan parmak uçlarına basarak evin bahçesine çıkmış. Güneş yüzüne vurunca önce biraz irkilmiş, ancak sabah açan hanımeli kokuları burnuna gelince tekrardan mutlu olmuş. Sonra ilk iş olarak bisikletine yönelmiş."
İşte böyle başlardı hikayem. Ancak fazla mutlu ve bir yere gitmiyor bu hikaye. Belki çocuk bisikletiyle bir yere giderdi ama bizim hikaye olduğu yerde kalırdı. Yazıya oturduğum zamanlarda aklıma bir şey gelmiyor, içimden de bir şey gelmiyor. Sanıyorum bizim hikayelerimiz biraz hüzün içermeli. Daha doğrusunu söylemek gerekirse bizim hikayelerimiz hüzünle başlıyor hüzünle bitiyor. Arada bir yerlerde yüzümüz gülüyor, heyecanlar yaşıyoruz, ama bölüp paylaştırdığımız hep hüznümüz.
Bu hüzünlü hikayelerden birisi de yazılmadan bitti ve buruş buruş tarihin çöplüğündeki yerini aldı. Bu boşluğu dolduramazsam, ancak boş çöp kutusunu doldururum."
"Güneşin deniz üzerinden battığı bir sahil kentinde sabah serinliğini kendini yavaşça sabah sıcaklığına bıraktığı saatlerde küçük bir oğlan çocuğu yatağında doğrularak uyanmış. Kafasını kaldırmış yanındaki yatakta yatan annesini görmüş. Uyuyormuş hala. Fazla ses yapmadan parmak uçlarına basarak evin bahçesine çıkmış. Güneş yüzüne vurunca önce biraz irkilmiş, ancak sabah açan hanımeli kokuları burnuna gelince tekrardan mutlu olmuş. Sonra ilk iş olarak bisikletine yönelmiş."
İşte böyle başlardı hikayem. Ancak fazla mutlu ve bir yere gitmiyor bu hikaye. Belki çocuk bisikletiyle bir yere giderdi ama bizim hikaye olduğu yerde kalırdı. Yazıya oturduğum zamanlarda aklıma bir şey gelmiyor, içimden de bir şey gelmiyor. Sanıyorum bizim hikayelerimiz biraz hüzün içermeli. Daha doğrusunu söylemek gerekirse bizim hikayelerimiz hüzünle başlıyor hüzünle bitiyor. Arada bir yerlerde yüzümüz gülüyor, heyecanlar yaşıyoruz, ama bölüp paylaştırdığımız hep hüznümüz.
Bu hüzünlü hikayelerden birisi de yazılmadan bitti ve buruş buruş tarihin çöplüğündeki yerini aldı. Bu boşluğu dolduramazsam, ancak boş çöp kutusunu doldururum."
19 Temmuz 2011 Salı
beyaz sayfa.
"Uzun bir zaman sonra önümde beyaz bir sayfa. Bomboş, tek bir çizgi bile yok. Ne sayılarla dolu bir tablo, ne de ufacık bir detay çizimi. Sadece saman kağıdının soluk beyazlığı. Özlemişim böyle bir kağıda bakmayı. Telaşla oradan oraya koştururken, bir vaktim olsa da yine eskiden olduğu gibi sayfalarca yazı yazsam diyordum. Evet, işte sana vakit, yaz yazabildiğin kadar:
Gün doğuyor, uyanıyorum zorla, sonra her sabahki gibi kahvaltımı ediyorum, kahvemi içiyorum (neyse ki kaçak kahve sorunu bitti). Sonra istemeye istemeye kumaş pantolonumu çekiyorum dolaptan, bir de gömlek buluyorum eskilerin arasından, ütüsüz. Evden çıkmadan aynaya bakardım eskiden, onu da yapmıyorum bugünlerde. Nasılsam öyle çıkıyorum. Sonra dersliklerin tozu, laboratuvarın benzin ve mazot kokusu, büroların kahve kokusu, kütüphanenin eskimiş kitap kokusu ve yemekhanelerin tütün ve yağ kokusu birbirine karışıyor, hepsi birden üzerime siniyor. Eve geldiğimde bütün günün izlerini taşıyan bir harita gibi çöküyorum koltuğa. Kitabımı alıyorum elime. İki-üç sayfa anca okuyabiliyorum. İlk gençlik yıllarımda Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilen bu romanın gidişatını o zamandan bilsem bile, bu bilgi beni okumaya teşvik edemiyor.
Gün bitiyor, o günden geriye sadece kokular, kirlenmiş elbiseler, her köşesi karalanmış kağıtlar, silgi tozları, kalem uçları ve bir de camları iz içinde bir gözlük kalıyor. Elim deftere uzanıyor, vazgeçiyorum, "Bugün de bir şey çıkmaz, İbrahim" diyorum, "ne yaşadın ki?". Kendi kendime hak verip gaz lambasını söndürüyorum. Yatağa girmeden önce perdeyi açıyorum ki erken doğan günle birlikte uyanabileyim.
Bu günlerden farklı olarak bugün önüme bir beyaz sayfa koyuyorum, üzerine nokta konulmamış. Ama ona da yine aynı şeyleri yazıyorum, kim bilir belki de kendi hafızamı kendim için tutuyorum."
Gün doğuyor, uyanıyorum zorla, sonra her sabahki gibi kahvaltımı ediyorum, kahvemi içiyorum (neyse ki kaçak kahve sorunu bitti). Sonra istemeye istemeye kumaş pantolonumu çekiyorum dolaptan, bir de gömlek buluyorum eskilerin arasından, ütüsüz. Evden çıkmadan aynaya bakardım eskiden, onu da yapmıyorum bugünlerde. Nasılsam öyle çıkıyorum. Sonra dersliklerin tozu, laboratuvarın benzin ve mazot kokusu, büroların kahve kokusu, kütüphanenin eskimiş kitap kokusu ve yemekhanelerin tütün ve yağ kokusu birbirine karışıyor, hepsi birden üzerime siniyor. Eve geldiğimde bütün günün izlerini taşıyan bir harita gibi çöküyorum koltuğa. Kitabımı alıyorum elime. İki-üç sayfa anca okuyabiliyorum. İlk gençlik yıllarımda Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilen bu romanın gidişatını o zamandan bilsem bile, bu bilgi beni okumaya teşvik edemiyor.
Gün bitiyor, o günden geriye sadece kokular, kirlenmiş elbiseler, her köşesi karalanmış kağıtlar, silgi tozları, kalem uçları ve bir de camları iz içinde bir gözlük kalıyor. Elim deftere uzanıyor, vazgeçiyorum, "Bugün de bir şey çıkmaz, İbrahim" diyorum, "ne yaşadın ki?". Kendi kendime hak verip gaz lambasını söndürüyorum. Yatağa girmeden önce perdeyi açıyorum ki erken doğan günle birlikte uyanabileyim.
Bu günlerden farklı olarak bugün önüme bir beyaz sayfa koyuyorum, üzerine nokta konulmamış. Ama ona da yine aynı şeyleri yazıyorum, kim bilir belki de kendi hafızamı kendim için tutuyorum."
10 Temmuz 2011 Pazar
yorgun, mutlu.
"Yorgun hayatlar yaşıyorum. Başkalarından kalmış yorgun hayatlar. Benim üzerimde hiçbir değeri yokmuş gibi duran, kenarından yırtılmış, dizinden yamalanmış eski hayatlar. Sanki yaralarım ben doğmadan önce de varmış ve benden sonra da hep olacakmış gibi geliyor. Dinleniyorum, “hah bu kadar uyku yetti” diyorum, ama bir süre geçiyor aynı ağrı geri tepiyor. Bir kısır döngünün içine sıkışmış gibiyim, kilidimi kırıp dışarı çıkamıyorum. Tam diyorum ki “bu kişi kilidi kırar, beni özgürleştirir”, kilide biraz bakıyor, inceliyormuş gibi yapıyor ve sıkılıp gidiyor. Bu ne kadar daha böyle gidecek bilmiyorum. Mevsimler değişiyor, şehirler değişiyor, yüzler değişiyor, içilen içkiler bile değişiyor ama o yük kalkmıyor ve o sınırsız boşluk dolmuyor. Ne kadar çabalasam da dışarda akan hayata uyum sağlayamıyorum.
Mutlu hayatlar yaşıyorlar. Kendi hayatlarını başkalarınınkiymiş gibi yaşıyorlar. Yaşadıklarını ve yaşayacaklarını üzerlerinde gururla ve sıcak pastel renklerle taşıyorlar. Birbirlerine sokularak, birbirlerinin titreşimlerinden yararlanarak yaşıyorlar. Gülerek, en ufak ayrıntıda mutlu olarak, sanki sonsuz bir huzur içindeymişçesine gözüküyorlar. Hayatlarına girecek kişileri büyük bir özenle değil de kıyafet seçermişçesine bir rahatlıkla ve kısa süreliğine seçiyorlar. Birbirlerinin kıyafetlerine ve kıyafet gibi hayatlarında olduğunu söylediği kişilere takıyorlar. Birbirlerini severek, kıskanarak, zaman zaman nefret ederek, birbirlerine bağırarak, küfrederek, birbirleriyle kavga ederek veya çok iyi geçinerek sonsuz bir uyumun sürekli devinim içindeki parçaları gibi dönüp duruyorlar. Çabaları, umutları, yoksunlukları ve bollukları hep aynı düzlemde ve ortak bilinçaltında.
Farklı hayatlar yaşıyoruz. Sonunda aynı sorunun birbirine benzeyen ama aralarındaki farkı bulmak için ustaca elenmesi gereken iki cevap şıkkıyız. Diğer şıkları eledikten sonra biz kalıyoruz. Soru sürekli soruluyor ve birisi bu soruya hep cevap veriyor. Doğru cevap belki yok ama bir cevabın diğerine baskın geldiği, hatta diğerini devamlı olarak tükettiği kabullenilmiş bir gerçek."
anlatıcının notu: Yukarıdaki yazının İbrahim Bey'e ait olup olmadığından emin değilim, yazısı pek benzemiyor. Ancak hatıratında bazen farklı bir yazıyı kullandığını da gözlemlemek mümkün. O yüzden anonimmiş gibi okuyabilirsiniz, çünkü İbrahim Bey'in hikayesinde o kadar önemli bir yeri olmayacak bir not.
Mutlu hayatlar yaşıyorlar. Kendi hayatlarını başkalarınınkiymiş gibi yaşıyorlar. Yaşadıklarını ve yaşayacaklarını üzerlerinde gururla ve sıcak pastel renklerle taşıyorlar. Birbirlerine sokularak, birbirlerinin titreşimlerinden yararlanarak yaşıyorlar. Gülerek, en ufak ayrıntıda mutlu olarak, sanki sonsuz bir huzur içindeymişçesine gözüküyorlar. Hayatlarına girecek kişileri büyük bir özenle değil de kıyafet seçermişçesine bir rahatlıkla ve kısa süreliğine seçiyorlar. Birbirlerinin kıyafetlerine ve kıyafet gibi hayatlarında olduğunu söylediği kişilere takıyorlar. Birbirlerini severek, kıskanarak, zaman zaman nefret ederek, birbirlerine bağırarak, küfrederek, birbirleriyle kavga ederek veya çok iyi geçinerek sonsuz bir uyumun sürekli devinim içindeki parçaları gibi dönüp duruyorlar. Çabaları, umutları, yoksunlukları ve bollukları hep aynı düzlemde ve ortak bilinçaltında.
Farklı hayatlar yaşıyoruz. Sonunda aynı sorunun birbirine benzeyen ama aralarındaki farkı bulmak için ustaca elenmesi gereken iki cevap şıkkıyız. Diğer şıkları eledikten sonra biz kalıyoruz. Soru sürekli soruluyor ve birisi bu soruya hep cevap veriyor. Doğru cevap belki yok ama bir cevabın diğerine baskın geldiği, hatta diğerini devamlı olarak tükettiği kabullenilmiş bir gerçek."
anlatıcının notu: Yukarıdaki yazının İbrahim Bey'e ait olup olmadığından emin değilim, yazısı pek benzemiyor. Ancak hatıratında bazen farklı bir yazıyı kullandığını da gözlemlemek mümkün. O yüzden anonimmiş gibi okuyabilirsiniz, çünkü İbrahim Bey'in hikayesinde o kadar önemli bir yeri olmayacak bir not.
25 Nisan 2011 Pazartesi
uzaktaki şehrimin.
"Uzaktaki şehrimin damları üzerinden
ve Marmara denizinin dibinden geçip
sonbahar topraklarını aşarak
olgun ve ıslak
geldi sesin.
Bu, üç dakikalık bir zamandı.
Sonra, telefon simsiyah kapandı...
nazım hikmet"
anlatıcının notu: İbrahim Bey Usta'nın bu şiirini hatıratının bir sayfasına kocaman harflerle yazmış ve altına şu notu düşmüştü:
Istanbul şaşırtmacadır.
ve Marmara denizinin dibinden geçip
sonbahar topraklarını aşarak
olgun ve ıslak
geldi sesin.
Bu, üç dakikalık bir zamandı.
Sonra, telefon simsiyah kapandı...
nazım hikmet"
anlatıcının notu: İbrahim Bey Usta'nın bu şiirini hatıratının bir sayfasına kocaman harflerle yazmış ve altına şu notu düşmüştü:
Istanbul şaşırtmacadır.
6 Şubat 2011 Pazar
bir makinenin doğumu.

"Binsekizyüzdoksanaltı yılının soğuk bir Aralık sabahıydı. Elinde deri çantasıyla gözlüklü bir adam evinin kapısını yavaşça kapattı ve parmak uçlarına basarak sessizce merdivenleri indi. Saat daha çok erkendi ve komşularını uyandırmak istemiyordu. Apartman kapısını da usulca kapattıktan sonra dün geceden beri yağan karın etkisiyle derin bir sessizliğe bürünmüş Augsburg sokaklarına adımını attı.
Gideceği fabrika yaklaşık yirmi dakikalık mesafedeydi. Haftalardır eve uğradığı yoktu, fabrikada yaşıyordu, uzun zamandır üzerinde çalıştığı tasarruflu enerji dönüşümü makinesinin her parçasını kendi elleriyle çizmişti ve hepsinin yapımını teker teker takip etmişti. En sonunda iki gün önce bütün parçalar bittiğinde arkadaşlarına ve kendisine iki gün süre vermişti. Böylelikle karısı ve çocuklarını görme fırsatını bulacaktı, ne de olsa uzun zamandır onları ihmal ediyordu.
Kağıt üstünde beş yıllık bir çalışmaydı bu ama o gençliğinden beri kafasında planlıyordu. Annesine ve babasına dokumacılık okulunu bırakıp mühendis olmaya karar verdiğini söylediği günü hatırladı. Babası başta biraz bozulmuştu, küçük oğlunun kendi işlerini devralacağının hayalini kurmuştu o hep. Ama oğlunun matematiğe olan yeteneğinin de farkındaydı, bu yüzden bu kararını açıkladığında onu çok fazla sorgulamadan Augsburg’a amcasının yanına yolladılar. Orada liseyi okuyacaktı ve oradan mühendislik okuluna geçecekti. Liseyi iyi bir dereceyle bitirince Münih’in yolunu tuttu. Bölgenin en iyi teknik okuluydu, o da, kendine yakışır bir şekilde o zamana kadar görülmüş en iyi dereceyle bitirdi okulu. Üniversitedeyken bir dönem hastalığından dolayı sınavlara girememişti. Böyle ufak tefek şeyleri önemsemezdi. Bu boşluğu enerji dönüşümlerine ve kendi planlarına ayırmıştı. Hatta hocasının fabrikasında çalışma fırsatı bile bulmuştu. O zamanlar da bir kız vardı… Durdu. Fabrikanın kapısına gelmişti. Geçmişi düşünmekten vazgeçti.
Kapıdaki nöbetçiye başıyla selam verdi. Uykulu adam şaşırmıştı patronunun işe bu kadar erken gelmesine. Üst kattaki odasına geçti. Şapkasını ve paltosunu askıya astı, masasına oturdu. Masasının üstündeki kağıtları karıştırdı. Aradığını buldu. Beş yıl öncesinden bir kağıt, krallık patent ofisinden damgalı. Kuyrukta uzun uzun beklemişti ve beklerken de Bay Otto’yu düşünmüştü. Acaba o da aynı noktada aynı heyecanı yaşamış mıydı? Onun bütün çalışmalarını okumuştu. Ürettiği makinenin geliştirilmesini de yakından takip etmişti ama yine üretilenden tatmin edici bir verim alındığını düşünmüyordu. Kendi bulgusu onu biraz da olsa tatmin edebilmişti.
Neyse şimdi işi geçmişi kurcalamak değildi. O gün edindiği patent kağıdını da yanına alıp atelyeye indi. Herkes onu bekliyordu. Üç ayak üzerine oturtulmuş eksantrikli bir makineydi bu. Motor giriş çıkışları en ince ayrıntısına kadar hesaplanmıştı. Yüksek devirler için tasarlanmıştı, ancak şimdilik tek devir yeterli olacaktı. İşaretini verdi ve mühendislerden biri ilk hareketi verecek kolu güçlükle çevirdi. Makine derin bir uykudan uyanır gibi hareket etti, bir başka deyişle canlandı. İçindeki yaylardan oluşan sistem kağıdın üzerine ilk çizimleri aktarmaya başladı. İlk devir tamamlandığında gözlüklü adam kağıdı eline alındı, çıkan sonucu beğenmedi. Üzerinde “Maschinen Fabrik Augsburg” yazan kağıtlardan bir tane daha aldı ve yeniden yerleştirdi. Bir tecrübe daha yapılması gerekiyordu. Aynı hareket tekrarlandı. Makine bu sefer daha canlı bir şekilde tamamladı hareketini. Bir tur daha attırdılar ve kağıdın üstüne sürekli aynı şekli çıkarmaya başladı. Basınç-hacim diyagramı çizilmiş oldu böylece. Yeni kağıda baktı gözlüğünü düzelterek. Gülümsedi. Üzerine tecrübenin saatini not etti: 9:28. Altına imzasını attı: Rudolf Diesel"
2 Aralık 2010 Perşembe
şehre yakarış.
"Şehirler ağlar mı üzerlerindeki binalar yıkıldığında veya yandığında? Ya da canları acır mı biz çok amaçlı ve çok katlı binalarımızı kör bir mızrak gibi ciğerlerine sapladığımızda? Acaba depremlerle, fırtınalarla, sellerle bize anlatmak istedikleri bir şeyler var mıdır? Yoksa onlar kendilerinden beklendiği gibi cansız mıdır?
Eğer yanacak bir canın varsa Aachen -ya da karizmatik adınla Aix la Chapelle-, bizim adımlarımız bile acıtıyordur senin narin göğsünü. Elinden gelse her adımımıza karşılık bir kere sarsarsın bizi. Hatta senin toprağını biraz kazsak o kadar sinirlenirsin ki ateşinle karşılarsın bizi.
Ama öbür yandan sana ne yaparsak yapalım ruhun duymaz İstanbul! Hülyalı gözlerinle denizini seyredersin. Bir yandan poyraz estirir, azıcık canın sıkıldığında da verirsin lodosu. Umrunda mı insanlar kalelerini işgal etsin, surlarını yıksın, binalarını nankörce yaksın, denizlerini derelerini bok içinde bıraksın ya da göğsüne saplasın binlerce ton ağırlığındaki beton hançerlerini? Sen hep işine bakarsın, görmezden gelirsin. Gerçekten de benim dediklerimi duyamayacak kadar cansız mısın? Bu kadar hafızasız mısın?"
anlatıcının notu: Bu notu daha önce görmediğime eminim. Birkaç gün önce defterlerin arasından düştü. İbrahim Bey'in tam olarak neyi kastettiğini bilmiyorum. Çünkü o tarihlerde gerçekleşen kayda değer bir şehir felaketine rastlamadım.
Eğer yanacak bir canın varsa Aachen -ya da karizmatik adınla Aix la Chapelle-, bizim adımlarımız bile acıtıyordur senin narin göğsünü. Elinden gelse her adımımıza karşılık bir kere sarsarsın bizi. Hatta senin toprağını biraz kazsak o kadar sinirlenirsin ki ateşinle karşılarsın bizi.
Ama öbür yandan sana ne yaparsak yapalım ruhun duymaz İstanbul! Hülyalı gözlerinle denizini seyredersin. Bir yandan poyraz estirir, azıcık canın sıkıldığında da verirsin lodosu. Umrunda mı insanlar kalelerini işgal etsin, surlarını yıksın, binalarını nankörce yaksın, denizlerini derelerini bok içinde bıraksın ya da göğsüne saplasın binlerce ton ağırlığındaki beton hançerlerini? Sen hep işine bakarsın, görmezden gelirsin. Gerçekten de benim dediklerimi duyamayacak kadar cansız mısın? Bu kadar hafızasız mısın?"
anlatıcının notu: Bu notu daha önce görmediğime eminim. Birkaç gün önce defterlerin arasından düştü. İbrahim Bey'in tam olarak neyi kastettiğini bilmiyorum. Çünkü o tarihlerde gerçekleşen kayda değer bir şehir felaketine rastlamadım.
10 Kasım 2010 Çarşamba
karasal ikilem.
"Eski notları kurcalıyordum. Bir kısmı çekmecenin arasındaki boşluğa düşmüş, onları oradan alamadım, açıkçası üşendim. Ama elime eskiden karaladığım bir kağıt parçası geldi. Üzerinde silik eski bir tarih "6 Şubat 1950". Soğuk, hatta karlı bir kış gecesi olduğunu varsayıyorum. Aynen şöyle yazıyor:
"Boğazlara, akan sulara alışmışsan
Ölmüş sevdalara bile mezar olamaz
İçinden nehir geçmeyen şehirler"
İkinci senemde yazmışım, sonradan devamına bir şeyler eklerim diye de yarım bırakmışım, eklememişim. Ne kadar da zor gelirdi o zamanlar denizi olmayan bir şehirde yaşamak. Kuru havalardan sürekli dudaklarım çatlardı. Yüzüme ince ince dokunan yağmura küfrederdim; gözlüğüm, üstüm başım hep ıslak olurdu. İstanbul'dayken de şehirlerin ancak denizlerle bittiğini savunan bizler çok takılırdık Ankaralı gördüğümüz zamanlarda.
Eh demek ki cezamız buymuş. Karasal iklime, susuz şehirlere alışmakmış ve kendimizi akarsularla avutmak. İstanbul'a her gittiğimde oraya daha az ait mi hissediyorum ben kendimi? Yok böyle bir şey olamaz. Geri döneceğim değil mi? İstanbul?"
anlatıcının notu: İbrahim Bey'in yukarıda bahsettiği notu defterleri arasında henüz bulamadım. Fakat arasına kaçanları almaya üşendiği çekmeceyi neredeyse parçaladığımı göz önünde bulundurursak yakın bir zamanda onu da bulabileceğimi düşünüyorum. Ayrıca ufak bir dipnot daha: İbrahim Bey İstanbul'a geri dönüyor ve ilerde onunla ilgili daha umutlu şeyler yazabiliyor, yani kendini ona daha ait hissediyor.
"Boğazlara, akan sulara alışmışsan
Ölmüş sevdalara bile mezar olamaz
İçinden nehir geçmeyen şehirler"
İkinci senemde yazmışım, sonradan devamına bir şeyler eklerim diye de yarım bırakmışım, eklememişim. Ne kadar da zor gelirdi o zamanlar denizi olmayan bir şehirde yaşamak. Kuru havalardan sürekli dudaklarım çatlardı. Yüzüme ince ince dokunan yağmura küfrederdim; gözlüğüm, üstüm başım hep ıslak olurdu. İstanbul'dayken de şehirlerin ancak denizlerle bittiğini savunan bizler çok takılırdık Ankaralı gördüğümüz zamanlarda.
Eh demek ki cezamız buymuş. Karasal iklime, susuz şehirlere alışmakmış ve kendimizi akarsularla avutmak. İstanbul'a her gittiğimde oraya daha az ait mi hissediyorum ben kendimi? Yok böyle bir şey olamaz. Geri döneceğim değil mi? İstanbul?"
anlatıcının notu: İbrahim Bey'in yukarıda bahsettiği notu defterleri arasında henüz bulamadım. Fakat arasına kaçanları almaya üşendiği çekmeceyi neredeyse parçaladığımı göz önünde bulundurursak yakın bir zamanda onu da bulabileceğimi düşünüyorum. Ayrıca ufak bir dipnot daha: İbrahim Bey İstanbul'a geri dönüyor ve ilerde onunla ilgili daha umutlu şeyler yazabiliyor, yani kendini ona daha ait hissediyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)