Bu düşüncelerle birlikte güverteye çıktığında gemi çoktan tahta iskeleye
yanaşmış, yolcu indirmeye başlamıştı. Geminin ve tahta iskelenin gıcırtıları
arasında hangi gıcırtının hangisinden geldiğini tahmin etmeye çalışırken
kendini U.’nun sahilinde buldu. Kumsalın ona çocukluğunu hatırlatan kokusunu
derin bir şekilde içine çekti. Geceden beri bir şey yemediğinden midesi
gurulduyordu, karaya çıkmak iyi gelmiş, uyandığından beri ilk defa acıktığını
hissetmişti. Aklına kent meydanındaki fırın geldi. Küçükken ordan yediği
sabah poğaçalarını hatırladı, acaba aynı lezzette aynı yerde duruyorlar mıydı?
Yılların yolların değiştirmiş olabileceğini düşündü, ancak birine sormaktansa
çocukluğunun kentinin sokaklarında kaybolmayı tercih edeceğinden sırtladı
çantasını ve yürümeye koyuldu."
hikayelerin başlayışı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hikayelerin başlayışı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
15 Ekim 2012 Pazartesi
u.'ya dönüş.
"Sabahın ilk ışıklarını U. kentinin ilköğretim okulunun kulesinde gördüğüne
yolculuğunun sonuna geldiğini anlamıştı. Masasında duran defterini, kalemini ve
mürekkebinin dikkatlice çantasına yerleştirdi. Dün gece deniz tuttuğundan bir
kelime bile yazamamıştı. Yolculuk öncesi bir sahil kasabasında ince bıyıklı
aşçının çok överek hazırladığı yemeğin buna sebep olduğunu hatırlayınca ince
bir küfür savurdu, bu küfür ona iyi gelmişti. Oysa normal zamanlarda denizle
arası iyiydi, aralarında bir bağ olduğunu düşünürdü, hatta denize bakmak, deniz
havası almak veya ayaklarını deniz duyuna değdirmek onun düşünmesini
kolaylaştırıyordu.
12 Ocak 2012 Perşembe
'rüzgara bırakılan mektuplar'
Ah arkadaşım,
Şimdi seninle oturup konuşabilsek, ben yine bir tren garının soğukluğunda geceler boyunca evim olacak kompartımanıma eşyalarımı bıraktıktan sonra son bir sigara içip şehrimin Aralık soğuğunu duymak için perona çıksam, sen de bana heyecanla yazacağın son öykünün taslağını anlatsan. Evet, seni dikkatle dinlemeye çalışırdım ama aklımda yolculuk ve şehrimi bırakıyor olmanın hüznüyle dediklerine bir türlü odaklanamazdım. En sonunda da sana derdim ki, ne kadar alışmış gibi görünsek de, rüzgara karşı sert dursak da her gitmek yeni bir yara açıyor üzerimde. Gitmek, yola çıkmak değil de zor olan yalnız kalmak, burda kalabalığız iç içeyiz, orda da kalabalığız ama farklı yönlere bakıyoruz, diye devam ederdim. Bu hep böyle olurdu. Sen de her zamanki iyi niyetinle yalnızlığı överdin, gitmenin yola çıkmanın heyecanının da kendine has özelliğinden dem vururdun ve ben yine yalnızlığı ve gitmeyi neden bu kadar sevdiğinden hiç kuşkulanmazdım, gülerek dinler, umutlanmaya çalışırdım, hatta bazen beni anlamadığını bile düşünürdüm. Ama artık anlıyorum. Artık bu hikaye yalnızca benim hikayem değil. Bu noktadan sonra sırf sana değil seni de yazmak düşer bana, işte bundan sonra anlatacağım senin hikayendir. O esen rüzgara karşı sert durmak için rüzgara bırakıyorum sana yazacağım mektuplarımı. Rüzgara mektup mu bırakılırmış, o ne saçma iş dersin bilirim ama bizim buralarda ne ufuk çizgisinde gemileri arayabileceğimiz bir deniz, ne de gürül gürül akan bir ırmak bulunur. Bizde yalnız kuru kuru esen rüzgar var. İşte bu yüzden o rüzgarın her güçlü esişinde bir mektup katacağım önüne, çünkü yazı kalır, mektuplar tarihin tanığıdır. Zaman belki o zaman ileri doğru akmaktan vazgeçer, durur, hatta geriye doğru akar. Daha önce de dediğimiz gibi bütün hikayeler bir yolculukla başlıyorsa, senin hikayen de bir yolculukta başlamalı ama bu sefer alıştığımız gibi yollarda değil zamanda bir yolculuk. Belki bir gün biri bu mektupları bulur ve biz tekrardan yaşarız bütün o anları, belki...
Aachen'dan ve bugünden hürmetle,
İbrahim
Şimdi seninle oturup konuşabilsek, ben yine bir tren garının soğukluğunda geceler boyunca evim olacak kompartımanıma eşyalarımı bıraktıktan sonra son bir sigara içip şehrimin Aralık soğuğunu duymak için perona çıksam, sen de bana heyecanla yazacağın son öykünün taslağını anlatsan. Evet, seni dikkatle dinlemeye çalışırdım ama aklımda yolculuk ve şehrimi bırakıyor olmanın hüznüyle dediklerine bir türlü odaklanamazdım. En sonunda da sana derdim ki, ne kadar alışmış gibi görünsek de, rüzgara karşı sert dursak da her gitmek yeni bir yara açıyor üzerimde. Gitmek, yola çıkmak değil de zor olan yalnız kalmak, burda kalabalığız iç içeyiz, orda da kalabalığız ama farklı yönlere bakıyoruz, diye devam ederdim. Bu hep böyle olurdu. Sen de her zamanki iyi niyetinle yalnızlığı överdin, gitmenin yola çıkmanın heyecanının da kendine has özelliğinden dem vururdun ve ben yine yalnızlığı ve gitmeyi neden bu kadar sevdiğinden hiç kuşkulanmazdım, gülerek dinler, umutlanmaya çalışırdım, hatta bazen beni anlamadığını bile düşünürdüm. Ama artık anlıyorum. Artık bu hikaye yalnızca benim hikayem değil. Bu noktadan sonra sırf sana değil seni de yazmak düşer bana, işte bundan sonra anlatacağım senin hikayendir. O esen rüzgara karşı sert durmak için rüzgara bırakıyorum sana yazacağım mektuplarımı. Rüzgara mektup mu bırakılırmış, o ne saçma iş dersin bilirim ama bizim buralarda ne ufuk çizgisinde gemileri arayabileceğimiz bir deniz, ne de gürül gürül akan bir ırmak bulunur. Bizde yalnız kuru kuru esen rüzgar var. İşte bu yüzden o rüzgarın her güçlü esişinde bir mektup katacağım önüne, çünkü yazı kalır, mektuplar tarihin tanığıdır. Zaman belki o zaman ileri doğru akmaktan vazgeçer, durur, hatta geriye doğru akar. Daha önce de dediğimiz gibi bütün hikayeler bir yolculukla başlıyorsa, senin hikayen de bir yolculukta başlamalı ama bu sefer alıştığımız gibi yollarda değil zamanda bir yolculuk. Belki bir gün biri bu mektupları bulur ve biz tekrardan yaşarız bütün o anları, belki...
Aachen'dan ve bugünden hürmetle,
İbrahim
15 Temmuz 2010 Perşembe
anlatıcının ilk notu
Bu şehre ilk geldiğimde günler geçmek bilmezdi. Şehir benden uzak, ben şehre yabancı yaşardım. Ne de olsa daha büyük şehirlerle nişanlanmıştık, dişimize göre değildi burası. Ancak zamanla bu şehirle başka bir bağım olabileceği düşüncesine kapıldım. Sanki günümüzden bir süre önce başka bir kılıkta, başka bir adam benimle aynı duyguları yaşamıştı ve o adam bana ulaşmak istiyordu. Evet, evet yüzünü seçer gibi oluyordum bazen. Rüyalarıma girip benimle konuşuyordu. Bütün bunları bu şehirde geçirdiğim yalnız ve soğuk gecelere bağladım başlarda. Hatta bunun devamında uykusuz geceler de kesilir gibi oldu ama sanki zamanın öbür ucundan bir el yakama yapışmıştı ve beni bırakmıyordu. Benden bir şey yapmamı istiyordu, insanlara bir öykü anlatmamı istiyordu. Ben o sese kulak vermedim. Gördüklerimi yorgunluğuma verdim ve yoluma devam ettim.
Ancak her şey geçtiğimiz kış yeniden başladı. Korkunç rüyalardan uyandığım bir gece vakti antika çekmecemin iç kısmına iki katının arasına gizlice yerleştirilmiş tozlu kahverengi bir defter buldum. Kapağını açtığımda hayatımın geri kalanını derinden etkileyecek bir adamın ilk cümlesini okudum: "Burada yazılanların hepsi ya yaşandı ya da yaşanacaktır." İbrahim adında maceraperest bir üniversite öğrencisinin günlüğüydü bu. (ya da hatıratı onun deyişiyle). İlk yazısının başında titrek bir el yazısıyla "10 Ocak 1951" yazıyordu ve tarihler böylece ilerliyordu. O gece sabaha kadar o günlüğü okudum. Sadece eğlenceydi benim için. Ancak gün geçtikçe evin çeşitli yerlerinde, tavan arasında farklı farklı defterler bulmaya başladım. Sanki bu İbrahim Bey ben okudukça yani yazılar yazıyor, yeni defterler bitiriyor, onları evin bir köşesine saklıyor ve beni izliyordu. Yazıların başına tarih konmamaya ve içerikler de değişmeye başlamıştı.
Sonunda karar verdim. Bütün bu yazıları toplayıp İbrahim Bey'in hikayesini anlatmam gerekiyordu. Onun o zaman yaşadıklarını ve o zamanki duygularını bugün anlatmak benim görevimdi. Bilmediğim tek bir şey vardı: Zamanla benim hayatım onun, onun hayatı benim olacaktı ve hangisi benim sözüm hangisi onun düşünceleri bunu kimse bilemeyecekti. Biz sadece geçmişin ve geleceğin izdüşümlerinde kaybolmuş iki kimsesiz yolcuyduk.
Ancak her şey geçtiğimiz kış yeniden başladı. Korkunç rüyalardan uyandığım bir gece vakti antika çekmecemin iç kısmına iki katının arasına gizlice yerleştirilmiş tozlu kahverengi bir defter buldum. Kapağını açtığımda hayatımın geri kalanını derinden etkileyecek bir adamın ilk cümlesini okudum: "Burada yazılanların hepsi ya yaşandı ya da yaşanacaktır." İbrahim adında maceraperest bir üniversite öğrencisinin günlüğüydü bu. (ya da hatıratı onun deyişiyle). İlk yazısının başında titrek bir el yazısıyla "10 Ocak 1951" yazıyordu ve tarihler böylece ilerliyordu. O gece sabaha kadar o günlüğü okudum. Sadece eğlenceydi benim için. Ancak gün geçtikçe evin çeşitli yerlerinde, tavan arasında farklı farklı defterler bulmaya başladım. Sanki bu İbrahim Bey ben okudukça yani yazılar yazıyor, yeni defterler bitiriyor, onları evin bir köşesine saklıyor ve beni izliyordu. Yazıların başına tarih konmamaya ve içerikler de değişmeye başlamıştı.
Sonunda karar verdim. Bütün bu yazıları toplayıp İbrahim Bey'in hikayesini anlatmam gerekiyordu. Onun o zaman yaşadıklarını ve o zamanki duygularını bugün anlatmak benim görevimdi. Bilmediğim tek bir şey vardı: Zamanla benim hayatım onun, onun hayatı benim olacaktı ve hangisi benim sözüm hangisi onun düşünceleri bunu kimse bilemeyecekti. Biz sadece geçmişin ve geleceğin izdüşümlerinde kaybolmuş iki kimsesiz yolcuyduk.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)