İbrahim Bey'in hikayesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İbrahim Bey'in hikayesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Ocak 2014 Pazar

yeni'den

Kendini iyi hissetmiyordu. Boğazında hissettiği şeyin hüzün kaynaklı oluşan bir yumru mu yoksa hastalıktan dolayı şişen boğazları mı olduğunu kestiremiyordu. Yine uzun yollara çıkılmış, uzun cümleler kurulmuş ve İbrahim Bey Pera'nın, Üsküdar'ın ve Kadıköyü'nün o dost sofralarında arkadaşlarıyla yiyip içip eğlenmişti. Şimdi bir tatilin son paragrafında uzun süredir kendine söz verip de başlayamadığı yazıya oturmuştu. Eskiden bir oturur sayfalarca yazıyı nefes almadan ve saatin nasıl geçtiğini anlamadan yazardı. Şimdi bırakın kelimeleri iki harfi yan yana getirirken bile düşünüyor ve dikkati dağılıyordu. Ama 1954 yılının ilk sabahı kendine verdiği sözü tutarcasına ve yolculuktan döndüğü akşamda uyku tutmayan vicdanının da zorlamasıyla oturdu tahta masanın başına. Denize girmeden önce ayaklarını yavaşça suya sokar gibi önce kısa cümleler kurdu. Biraz hatırladı ve sonra hızla bıraktı kendini dalgaların ve gereğinden uzun cümlelerin kucağına. Çok severdi uzun cümleleri, belki de Almanca'nın ona bir hediyesiydi. Anlatacak hikayesi bitmemişti ve o çok uzun bir ara vermişti. Yazı yazmak zamana karşı gelmekti ve o kendi zamanına teslim olmuştu, yazı yazmak hafıza tutmaktı ve o çok güvendiği hafızasına ihanet ediyordu ve en nihayetinde yazı yazmak bir eser oluşturmaktı o kendi eserinden çok kendi hikayesine takılmıştı, hiç kimseye anlatmadan sadece kendine yaşıyordu. Halbuki o bırakacağı hikayesiyle belki de bize -yani ondan çok sonra yaşamış insanlara- umut olacaktı. Bunu o zaman bilmiyordu. O zamanlarda yine bilmediği ama hissettiği bir şey daha vardı o da bu yeni yılın -yani 1954 yılının- hayatında değişimler yılı olacağıydı. Şimdi bu değişimlerin ön odasında bekleme salonunda otururken İbrahim Bey onu bu sene kurtaracak tek şeyin yazmak olduğunu düşünüyordu ve buna işte bu geceden başlayacaktı. Ancak ilk günden denizin içinde fazla kalmak hasta edebilirdi, ayrıca fazla da güneş yanığı olmamak lazımdı. Esnemeye başlayan İbrahim Bey son cümlesini de yazdı ve ışığını kapattı. Son cümle kendinden sonra bizlere şu şekilde ulaştı:
"...sevmek kadar umutlu bir yıl olmalı."

3 Eylül 2013 Salı

yabanmersini etkisi

Çatısında kartal heykelleri olan taş binanın kapısı yavaşça açıldı. Omuzları düşük vaziyette yüzünde yorgun bir huzurla İbrahim Bey göründü kapının ardında. Yanında onunla konuşan veya onu görmeyip yanından geçen, hareretli hareretli tartışan bir grup insan vardı. Onları yararak aralarından sıyrıldı ve sokak lambasının yanına kadar yürüdü. Derin bir "ohh" çekti.

Bundan birkaç ay önce soğuk bir kış günü elinde birkaç parça damgalı kağıtla aynı kapıdan çıkmış, kısık sesle kendine "Mühendis İbrahim Bey" diye fısıldamıştı. Çok hoşuna gitmişti ve gülümsemişti. Sonra da gördüğü ilk birahaneye -pek sevmediği bir yer de olsa- girip gelen ilk birayı birkaç yudumda bitirmişti. -bereket, bu kentte biralar küçük bardaklarda gelirdi.-  Sonra elindeki kağıtlara bakıp ailesine uzun bir mektup yazmıştı, "Bitti bu iş!" cümlesiyle başlayan. Geçmiş günlerin yorgunluğu ve gelecek günlerin huzursuzluğu içinde bir mola olmuştu bu sevinç onun için.

Şimdi ise bu üniversitenin sıralarında yazdığı son sınavdan çıkmış ve üzerinden büyük bir yük kalkmıştı. Bunun farkına varması için zaman geçmesi gerekiyordu, ilk aklına gelen biraz durulmak ve düşünmekti. Geçen seferki gibi içmek geçmiyordu içinden. Yanındaki arkadaşlarının sorularını, tartışan hallerini kibar ve soğukça savuşturup karşıdaki sokağa daldı. Hızlı adımlarla evine yürüyecekti, bir an durup çatısında kartal heykelleri olan binaya bir kez daha baktı. Çok fazla anısı vardı. Bazılarını hatırlamak bile istemiyordu, bazılarını ise bir ömür boyu unutamayacaktı. Bu şehir aklına her düştüğünde önce bu binayı hatırlayacaktı. Ne kadar kaçmak istese de buralardan, Dostoyevski'nin dediği geldi aklına bir kez daha: iki insan birbirini en iyi ayrılmadan önce tanırmış. İbrahim Bey bir adım geriye attı, bisiklet parkının demirine yaslandı. Gerçekten de bu kenti terketmeden önce mi tanıyacaktı? Bu soğuk suratlı insanlar, bu yağmurlu sokaklar, bu eskimiş kütüphane, köşedeki köhne kafe, sokak başında kim bilir kaç kez sarhoş çıktığı birahane ve çatı katındaki solgun evim sizinle şimdi mi tanışacağım, sizi şimdi mi anlayacağım? Söylemek istedikleriniz şimdi mi kulağıma gelecek? Başından beri bana bir şeyler öğretmeye çalışırken direndiğim, yıkılmadığım şehir tam bu ayrılma anında mı yıkacaktı peki beni? Ya son anda değişmek zor gelir de, bırakamam ben burayı diye evime koşarsam? Ya sabahları sıcak ekmek satan pastahanenin kokusu olmadan yaşayamazsam? Ya her sabah erken gittiğimde geç kalan, tam vaktinde gittiğimde erken gelip kaçmış olan otobüs bir daha hiç gelmezse? Ya arkadaşlarım? Ya bütün hayatımı aynı mahallede, aynı büroda, aynı odada geçirirsem? Ya...

Derken bütün bu düşüncelerden bir anda arındı. Önce bıraktığı şehirler şehrini düşündü, sonra yanında onu gördü. Gülümseyerek "Biraz yaban mersini uzatır mısın?" dedi. İlk tanesini ağzına attıktan sonra ona döndü ve "Şimdi güneye gitme zamanı" dedi.

15 Kasım 2012 Perşembe

zamanın göz kırpması

İsteksiz isteksiz garın merdivenlerini çıkıyordu. Midesinde sabahtan beri onu rahatsız eden bir ağrı vardı. Birkaç gündür kimseyle uzun bir sohbete girmemişti. Konu hep aynı yere geliyor, kapatamıyor, unutamıyor, kurtulamıyordu. Sırtındaki çantayı yere bırakıp garın direklerinden birine yaslandı. Bıyıkları sakallarına karışmıştı. İnsanların tanıdığı İbrahim Bey olmaktan çıkmıştı bir süredir. Daha da fenası kendisi de kendini tanımıyordu.

O an bir üşüme hissetti. Uzun süre sonra hissettiği ilk duyguydu. Yalnızlıktan mı, uzaklıktan mı, yoksa kışın gelmesinden mi üşüyordu, bunu bilmiyordu. Önce ağlayacak gibi oldu, gülümsedi tekrardan. Önünde bir tren durdu. Onu aradı gözleri. Orada olmasına imkan yoktu ama işte bir umut, belki o trenden inen insanların arasından çıkardı. Kırmızı paltosunu aradı, siyah saçlarını da. Yoktu. Direğe yaslanıp öbür yöne çevirdi kafasını.

Başını çevirdiği yöndeki rayların üstünden çok hızlı beyaz bir tren geçti, renkler bulanıklaştı, ayağının altındaki taşlar kayar gibi oldu, yanındaki insanları seçemiyordu. Bir boşluktaymışçasına başı dönmeye başladı. İstemdışı elleriyle yüzünü kapadı, gözlerini ovuşturdu ve yeniden açtı. Az önce geçen beyaz tren aynı yönde aynı rayların üzerinden bir kez daha hızla geçti. Baktığı yönde ışıl ışıl bir yapı oluşmuştu. Yüzünde metal parçaları olan bir kız geçti yanından. Elinde ışıklar saçan bir cihaz vardı ve ondan çıkan bir kabloyla kulaklarına bir şey tıkmıştı. Birkaç saniye önce orada olmadığına yemin edebilirdi, ayrıca o elindeki de neydi? Etrafındakileri incelemeye başladı. İnsanlar garipleşmişti. Konuştukları dil garipleşmişti. Ne olduğuna anlam veremezken onu gördü karşısında. Aradığı değildi. Paltosunun yakalarını kaldırmış, üşüyen ellerini cebini sokmuş, düşüncelere dalmış bir adam. Adam gözlüğünü çıkardı gözlerini ovuşturdu tekrar taktı yerine. Sağ elinin baş parmağıyla kulağına dokundu, sonra orta parmağına bastırdı. İbrahim Bey anlam veremediği bir sebepten bu adama takılmıştı.

Kafasında işten kalma sorularla gözlüğünü yeniden gözüne taktığında onu fark etti. Onun yaşlarında, bıyıklı, solgun yüzlü bir adam dikkatle ona bakıyordu. Eski moda giyimiyle bir dizi setinden çıkmış olabileceğini düşündü. Direğe dayanmıştı, doğruldu. Ona doğru bir hamle yapar gibi oldu, korktu. Sonra kafasını başka yöne çevirdi. Ama aklı takılmıştı bir kere. Birkaç saniye sonra tekrar baktı. Aynı adam aynı şekilde bakmaya devam ediyordu. Zaman tünelinden gelmiş gibiydi. Sanki bir şeyler mi söylemek istiyordu ona? Gelecekteki hali miydi? Ama gelecekte neden geçmişteki gibi giyinsin ki? Retroyu anladık da bu kadar değil hem yaşlamıştı da, geçmişten miydi yoksa? Aile büyükleri?, diye düşünürken üşüdüğünü hissetti. Yalnızlıktan mı, uzaklıktan mı, yoksa kışın gelmesinden mi üşüyordu, bunu bilmiyordu. Önce ağlayacak gibi oldu, gülümsedi tekrardan. Ona bakan adamla göz göze geldi bir daha. Sanki düşündüklerini anladı. Sonra önlerinde bir tren durdu. İkisi de yolcuların arasında gözleriyle birisini aradılar. Aslında orada olmadığını bildikleri birisini. Hani belki bir umut çıkar diye. Yok, çıkmadı. Kafasını sağa çevirip "ne yapalım?" dercesine bıyıklı adama baktı. Bıyıklı adamın da yüzünde ilk defa bir ifade belirdi ve gülümsedi. Diğer raylardan beyaz hızlı bir tren geçti. Trene baktı, tekrar döndüğünde adam gitmişti.

İbrahim Bey tren tekrar geçince dengesini kaybedip direğe tutundu. Az önce gördüklerinin hepsi yok olmuştu. Yine alıştığı gardaydı. Midesinde bir bulantı hissetti. Bu yaşadıklarına bir anlam veremedi. Kimdi o siyah paltolu adam? Neden onu görmüştü ve neden onun hissettiklerini hissediyor gibiydi? Ayrıca o cihaz da neydi? Başı dönmeye başladı ve bir anda yere çömelip direğin yanına kusmaya başladı. Etraftan yaşlıca bir teyze yanına yaklaştı. Elini omzuna dayadı ve sordu:

"Mein Herr, geht's Ihnen gut?"

5 Haziran 2012 Salı

yeniden yola çıkış


Tren gecenin karanlığında şehrin deniz kenarındaki batı garından gürültüyle hareket etti. Ülkesini, sokağını, evini, arkadaşlarını bir kez daha bırakırken bu sefer yolculamaya kimsenin gelmesini istememişti İbrahim Bey. Rahat hissetmiyordu kendini veda ederken. Kelimelerini doğru seçemez, gözlerini insanların gözlerinden kaçırırdı. Üzüldüğünden değil de, onlara ayrılırken önemli sözler söyleyip hepsini tüketmekten korkardı. Lokantanın çıkışında validesine sarılıp "Hadi siz burdan eve dönün gerisini ben hallederim" demişti, babası ile validesi gönülsüzce onun bu isteğini kabul etmişlerdi. Eskisinden farklı olarak bu sefer daha güçlü ve daha umutlu olarak çıkıyordu yola. Renk gelmişti dünyasına, bu onun uzun zamandır alışık olmadığı bir değişiklikti.

5 Mayıs 2012 Cumartesi

yeni günün sabahını karşılarken

Bir oda, içinde saat sesi. Yatakta üstü açılmış, saçı başı dağılmış halde yatan İbrahim Bey. Mevsim bahara dönmek üzere olduğundan hava alışılmıştan erken aydınlanmaya başlıyor. Huzursuz bir suratla İbrahim Bey yatakta doğruluyor, saati kendine doğru çevirip, bakıyor: 05:23. 

Güneşli bir deniz kenarında karpuz kokuları içinde Suadiye sahilinde uzanıyor. Yanında genç bir kadın. Henüz onu tanımıyor, ama bakışlarından birkaç dakika sonra tanışacağını anlıyor. Hasır şapkasını yüzünün üzerinden alıp başına takıp, doğruluyor havlusunun üzerinde. Genç kadına dönüyor ve gülümseyerek aklından ilk geçen cümleyi söylüyor: "Karpuz çok güzel koktu." Genç kadın şaşırıyor önce, sonra İbrahim Bey'e dönüp "Şu sıcakta iyi gidiyor, bakmıyorlarken iki tane yürütsek mi?" Kötü açılış cümlesinin iyi karşılık alması hoşuna gidiyor ve oturur pozisyona geçiyor.

"Şu projeyi teslim edemedik bi türlü" diye düşünerek uyanıyor. "Şimdi birazdan kalkıp ona başlasam, işe gitmeme kaç saat varmış?". Saati kendine doğru çevirip bakıyor: 05:27. Tekrar yatıyor.

Karpuzdan bir ısırık alıyor, kolundan bileğine doğru akıyor suyu. Bu esnada onu seyreden genç kadın gülümseyerek çantasından mendilini çıkarıp İbrahim Bey'e uzatıyor. "Buraya sık gelir misin?" "Ara sıra arkadaşlarla kaçarız, ilerde ara sokaklardan birinde arkadaşın annesinin işlettiği ufak bir pansiyon var, orada kalırız. Peki sen?" "Ben Üsküdar'da oturuyorum, günübirlikçiyim anlayacağın, birkaç saate kaçarım. Karpuzun üstüne deniz iyi gelir, ne dersin? "Hadi!"

"Şimdi bu dönem iki sınava girsem, sonra şu tezle projeyi versem, sonra yabancılar bürosunda gösterecek bir şeylerim olur, ama tez de bitecek mi o zamana kadar?" Ter içinde doğruluyor yatağında. Saat sesi. Hem sessiz bırakmayan hem de yalnız olduğunu hatırlatan saat sesi odanın içinde. Bakıyor: 05:31.

Denizden çıktığında İbrahim Bey her zaman yaptığı gibi ayağında en az kum tanesi kalmasına çabalayarak yürüyor  ve genç kadınla birlikte oturdukları yere gidiyorlar. İbrahim Bey, önce kadının havlusunu tutuyor ve havluya sarılmasına yardım ediyor. "Çok gereksiz naziksiniz efendim" "Öyle görmüşüz efendim" Havlulara sarılıp oturuyorlar. "Sen nerede oturuyorsun?" "Emirgan'da, kişisel sorulara mı geçtik, o zaman ben de bir tane sorayım: Ne iş yaparsın?" İbrahim Bey nereye gideceğini bildiğinden rahatsız olduğu bu soruyu biraz duraksayarak cevaplıyor: "Öğrenciyim halen, mühendislik okuyorum. Sen?" "Ben, nası desem, ressamım Akademi'deyim, sen Teknik Üniversite'de misin?" İşte o noktaya geldik, diye geçiriyor içinden. "Yok, Almanya'da okuyorum, Aachen şehrinde." Kadının kaşları kalkıyor. "İlginç, yüzünün halinden anladığım kadarıyla sorunlu bir okul hayatın var."

"Bu dönem o iki sınava girmesem de projeyle teze mi yoğunlaşsam?" Saati arıyor gözleri, bulunca daha uyanmasına çok vardır sevinciyle bakıyor: 05:36. 

"Çok değil aslında, ama biraz karmaşık." "Olsun, boşver okulu, tatildesin şimdi. Hem de en güzel eylül güneşinin altında, tadını çıkar!" diyip uzanıyor genç kadın. Tamam, bu da buraya kadarmış, diye düşünüyor İbrahim Bey. O da uzanıyor. Denize, güneşe dalıyor. Çoktandır böyle bir deniz kıyısında böyle bir denize bakmadığını hatırlıyor. Yağmurlu yaz sabahları yerine güneşi kemiklerinde hissettiği bir eylül öğleden sonrası. Hava yağmura dönse bile kibar bir yağmur, nazik nazik yüzünü okşayan bir yağmur, deli bir yağmur değil. Bunları düşünürken karnında bir ağırlık hissediyor. Genç kadın ayakta gülerek İbrahim Bey'e bakıyor. "Daldın gittin, ben de kağıt helva iyi gelir diye düşündüm." İbrahim Bey gülümseyerek doğruluyor, tam teşekkür edecekken genç kadın "Sana ne diyeceğim, arkadaşlarım falan dedim ama ben onların yanında biraz sıkılıyorum. Akşam toplu bir yemek var. Şehirden de birkaç arkadaş gelecek. Samimiyetsiz konular, neyse. Eğer şehre erken dönmen gerekmiyorsa, sen de gelir mis..."

Zrrrrrrr. Saat 06.30'u vuruyor. İbrahim Bey kafasındakileri atıp sonunda uyumanın ve alarmla uyanmanın rahatsızlığıyla saatin üstüne vuruyor. Saat susuyor. Bir on dakika daha uyuyayım, hem en azından adını öğrenirim, bir de belki yemeğe katılırım diye düşünüp saati on dakika sonrasına kurup tekrar yatıyor. 

Virajlara girdikçe sallanan bir otobüste Almanya yolunda ilerliyorlar. Otobüste tanıdığı kimse yok. Aslında otobüs de denemez, midibüs gibi bir şey. Bir anda muavin kapıları kitliyor. Gelip yanında oturan adamın üstüne sıcak çayı döküyor. Adam çığlık çığlığa, muavin gülüyor, şöfor arkasını dönüyor o da gülüyor. İlerde bir kadına tokat atıyor muavin. Bir diğerinin de üstündeki ceketi tutuşturuyor. Şöfor arkasını dönüp hırlayarak kusuyor midibüsün içine. İkisi de gülüyor, çanlar çalıyor. Yanındaki adam İbrahim Bey'e "bir şeyler yapmalıyız der gibi bakıyor. Bunu gören muavin cebinden tabancasını çıkarıp adamı alnın ortasından vuruyor. Bu esnada bir kadının boynundaki zinciri sıkıyor. İbrahim Bey'in de sırtına kırbaçla vuruyor. İbrahim Bey son kuvvetiyle şöforun üzerine atlıyor ve midibüs uçurumdan aşağıya yuvarlanmaya başlıyor.

Zrrrrrrr. İbrahim Bey yatakta hızla doğruluyor. Bakıyor etrafına, odasında. Saat sesi yerinde. İstanbul uzakta, kabus gerçek değilmiş, yaşanmamış. Elleri titriyor. Baş ucundaki suyun tamamını içip yataktan çıkıyor. Karmaşık duygular içinde havlusunu alıp ortak kullanılan duşa gidiyor, yeni güne hazırlanmak için.

29 Şubat 2012 Çarşamba

bir yirmidokuz şubat yazısı

Takvimsel kışın son günüydü, hava da bunu anlatmak istercesine bahara göz kırpan bir sıcaklıktaydı, hatta ara sıra güneş kendisini gösteriyordu. İbrahim Bey sırtında çantası burnunu çeke çeke arnavut kaldırımlı sokaktan geçti. "Bir yirmidokuz şubat yazısı yazmak lazım" diye geçirdi içinden. Bir yandan da üzerinde bir halsizlik, hasta olmanın arifesindeymiş gibi bir his vardı. Oysa buna hiç gerek yoktu, önünde çok sıkışık bir program ve yapması gereken çok iş vardı. "Olmam ben hasta, masta efendi!" diye kendi kendini ikna etmeye çalıştı.
Uzaktan bir arkadaşını gördü, el etti yürümeye devam etti. İnsanlarla hoş-beş edecek gücü kendinde hissetmiyordu. Yürüdükçe önündeki yol uzuyor sanki evine bir adım daha uzaklaşıyordu. Bir ara aklından "dursam, otursam mı?" diye geçirdi. Sonra kendine kendine kızdı. "Yalnızlıktan iyice saçmaladın İbrahim, şımaracak kimse olmayınca kendine şımarıyorsun."
Sokaktan evinin bulunduğu avluya girdi ve dört katı sürünerek çıktı çatı katındaki odasına. Girer girmez yatağa uzandı. Tam uyuyacaktı ki, açtı gözlerini ve toparlanıp bir sıcak duş aldı. Duştan sonra biraz daha iyiydi. Önüne günlüğünün yeni bir sayfasını açtı ve yazmaya başladı:
"bugün yirmidokuz şubat. ne önemi var bilmiyorum, takvimsel bir olay. düşünüyorum ama bulamıyorum. zaten üç gecedir giriyorum yatağa, dönüyorum dönüyorum uyuyamıyorum. hasta olmaya teşne bir halim var. anlamıyorum, bir gün fazla yaşayınca bir gün daha mı az yaşlanıcaz. aslında yirmidokuz şubat sadece insana dört yıl daha yaşlandığının hatırlatılmasıdır ve benim bu şehirde geçirdiğim ikinci yirmidokuz şubat, e matematiği sana bırakıyorum ibrahim!"

Aslında yazdığı kadar da kötümser değildi. Yazılarında bu havaya girmesini nedendir çözemiyordu bir süredir. İçten içe baharın yaklaştığını, doğanın uyanmaya başladığını hissediyordu. Yirmidokuz şubat bir yandan da baharın müjdecisiydi, hava bile daha geç kararmaya başlamıştı. Bu bahar sanki ötekilerinden daha iyi geçecekti. Peki bu baharın yanında getireceği sürprizlere İbrahim Bey hazır mıydı? İşte bunu o esnada kimse bilmiyordu.

21 Şubat 2012 Salı

formülize edilmiş bir yazı

Karanlık parkın içinden geçerken kafasını kaldırıp gökyüzüne baktı. Tane tane yıldızlar gözüküyordu. Ağzından çıkan buhara baktı, uzun zamandır sigara içmediğini hatırladı. Cebinde ıslanmaktan kurtulmuş son sigarasını buldu, çakmağıyla yaktı. Bir nefes çekip "güzel, bir süre yağış olmaz" diye düşündü.

İbrahim Bey yine birkaç gün evde kaldıktan sonra yalnız başına yürüyüşe çıkmıştı. Hareketli karnaval günlerinin ardından şehir durulmuş, sokaklarda kırılmış şampanya şişeleri, yapış yapış alkol ve şeker artıkları, ezilmiş çikolatalarla birlikte geriye derin bir sessizlik kalmıştı. Kendini eve kapatmış olan İbrahim Bey de bu sessizliği fırsat bilip dışarı çıkmıştı. "Yazılan yazının uzunluğu, çıkılan yalnız yürüyüşün süresi ile doğru orantılıdır." diye düşündü. Bu aralar yazı yazamamasına, eskisi gibi kağıtları dolduramamasına takmıştı. "Bunu ampirik bir formül olarak görürsek başına bir de denklemin eğimini belirleyecek bir faktör getirmemiz gerekir." Sessizliği gölden bir ördeğin çığlığı bozdu. "Gaağğk gak! Be hayvan ödümü kopardın." İbrahim Bey ördeğe bağırdı. "Bu k-faktörü ise duygusal yoğunluktan, havanın sıcaklığından, mevsimden, yaklaşan sınavların sayısından bağımlı bir faktördür. Deneysel araştırmaların sonucuna göre duygusal yoğunluk artarsa yazı yazma isteği bir noktaya kadar artıyor, ancak bir noktadan sonra stabilize oluyor. Belli bir değerin altında ise terse etki yapıyor, yani negatif. Buldum, ln-fonksiyonu gibi. Havanın sıcaklığı ile kesinlikle doğru orantılı. Hava soğukken hiç bişey yapasın gelmiyor, aynı şekilde mevsim baharken çok şey yazıyor insan, yazın biraz tembellik gelse de yine de bir şeyler çıkıyor. Optimal sıcaklık 15 ile 20 derece arası. Not edelim! Sınavlar ve sorumluluklar yaklaştıkça insan onlardan kaçıp abuk subuk şeyler yapmak istiyor ve yürüyüşe çıkıyor. Böylelikle formulün içinde yürüyüş süresi bir kez daha karşımıza çıkıyor." Önündeki karaltılardan bir çocuk sesi geldi. İbrahim Bey yaklaşık yirmi metre önünde yürüyen aileyi fark etti. Adımlarını onların adımlarına uydurmaya çalıştı. Parkın ortasında kendi kendine konuşarak yürüyordu, kendini susturamayacağını bildiğinden öndekileri rahatsız etmek istemedi. "Yazdığın yazının güzelliği, yok güzellik ne demek, bana doygunluk verme derecesi ise çıkan yürüyüşün süresiyle ilk başta doğru orantılı, ancak bir süre sonra da ters orantılı. Yani belli mesafeden uzun yürüyüşler sonunda bayık bayık yazılara sebep oluyor. O zaman bu formülün sonuna da bir dönme noktası getirmemiz gerekiyor. O zaman da polinom en az üçüncü dereceye çıkıyor. Kağıt, kalem gerek bana Alfred!"

İbrahim Bey bir anda boş parkta kendi sesinin yankısından irkildi. Öndeki aile dönüp ona bakmıştı. Üşüdüğünü ve eve dönme zamanının geldiğini anladı, bu esnada da bulduğu formülü deneysel bir biçimde kanıtlamış olmuştu, uzun yürüyüşler ve uzun yalnız kalışlar saçmalamalara neden olabiliyordu.

20 Ocak 2012 Cuma

üşüyen bir kış yazısı

Güneşin sadece aydınlatıcı görevi gördüğü soğuk parkta tek başına yürüyordu İbrahim Bey. Az önce dinen yağmur eskimiş paltosundan kıyafetlerine ve sonunda vücuduna ulaşmayı başarmıştı. Ayakkabıları da su geçirmesine rağmen eve girmeden önce her zaman oturduğu banka oturmak istedi. Bank ıslaktı, aldırmadı. Ceplerini yokladı, cebinden kahverengi defterini çıkardı. Kurşun kalemiyle defterine bir şeyler karalayacaktı. Aklında bir şarkı, çok eskiden dinlediği bir şarkı. Yeniden diline takılmıştı:
"İnliyorum derinden bana bilmem ne oldu"

Şimdi yazmaya başlasa o şarkının sözlerinden başkasını yazamazdı heralde. Biraz etrafına bakındı. Tam o esnada bisikletli bir kız geçti önünden. İbrahim Bey'in gözü kızın rüzgarda hareket eden saçına takıldı, kız bunun farkına varmadı. İbrahim Bey kafasında içinde o kız geçen bir hikaye yazdı, gülümsedi. O şimdi yalnız ayaküstü uydurulmuş hikayelerin kahramanıydı, kendi hikayesini yaşamayı bırakın, yazacak gücü bile bulamıyordu kendinde.

Bir anda bir ürperti hissetti. Daha fazla üşümemesi gerektiğini anladı. Kalktı banktan, kışın fazla uzun durulmuyordu dışarda. Defteri yine boş kalmıştı. Bu yazı da, İbrahim Bey'in bankta oturması kadar kısa süren bir yazı oldu böylelikle.

23 Ekim 2011 Pazar

pazar duran zaman

Olması gerektiği gibi işliyordu her şey. Evet bir saat gibi, sadece ileri. Hiç geri bakmadan "tik tak, tik tak" diye ilerliyordu zaman. Durdurmak akıldan geçmiyordu, çekilmek en kolay yoldu. "Bekleyip görelim" demekse ancak bizim gibilerin kendilerine uygun gördüğü bir çözüm olurdu.

Sadece pazardan pazara yaşadığını fark ettiği günlerdeydi. Masanın üstünde mecmualar, kitaplar okunmayı bekleyen, masanın üstünde mektupları uçları bükülmüş, üçları yanmış, yazılar yer yer silinmiş, yer yer karalanmış. Hepsinin üzerinde ince bir toz örtüsü, uzun süredir dokunulmamış, uzun süredir hissedilmemiş duygular birliği. Zaman geçiyor, yetişilmiyor. Zaman geçiyor, yaşananlar unutulmuyor, yaşayanlar unutuluyor.

Pazar sabahının güneşi bile artık evde istenmiyor. Perdeler sonuna kadar kapanıyor. Amaç daha fazla uyumak, daha fazla rüya, daha az gerçek. Çünkü gerçek akıp gidiyor, rüya ise kalıcı. Gerçek inandırıcı, rüya ise ... rüya işte, inanmak istenildiği gibi, bazen yaşanmış, bazen kabul edilmemiş. Pazar günü başlıyor. Aslında geç kalkmak ve biraz tembellik yapmak dışında diğerlerinden farklı olmaması gereken bir gün.

Hava biraz daha güneşli, hava biraz daha sıcak, ama genel olarak soğuk. Normal insan tepkisi: dışarı çıkmak. İbrahim Bey tepkisi: içerde kalmak. Uzun zamandır dokunmadığı çalışma masasını seyretmek. Üzerine kırmızı kalemlerle "Artık şunu oku!" yazdığı notlarına bakıp, kendi kendine bir kez daha ihanet etmek ve artık bundan gizli ve tatlı bir keyif almak.

Çünkü o zamanlar içinde bir yerlerde biliyordu İbrahim Bey. Her şey için yeterli zaman vardı. Bir tek kendi için hiçbir zaman yoktu. Kendi kendine kaldığında ne yapacağını bilmez haldeydi diyemeyiz ama çok da bir fikri olduğunu sanmıyoruz. Şimdi dışarı çıksaydı yine her şey aynı olacaktı. Parlayan sonbahar güneşinde güler yüzlü insanlar. Kafelerden yükselen kahkahalar ve polka sesleri. Geniş meydanlardan dar sokaklara taşan bit pazarı ve anılarını satmak zorunda kalan insanlar. Kahvesine şeker katarken etrafına şüpheli şüpheli bakan Belçikalı kadın, pazar gününün ilk birasını içen kafasının üst kısmı hafif kelleşmiş orta yaşlı Alman erkekle göz göze gelince gözlerini kaçıracak ve bunu sadece İbrahim Bey fark edecek, aklına Çiçek Pasajı'nda yaşadığı o değişik akşam ve sanki hiç bitmeyecekmiş gibi gelen sohbet gelecek. Sonra yine o şehir ve aradaki mesafeler, o mesafalerin insanlara yaptığı ve zamanın insanlara yaptıkları derken yine başladığı yere dönecek. Güneş rengini kaybedecek. Rüzgar yerdeki sarı ve ölü yaprakları kıpırdatacak ve gün yavaş yavaş bitecek. Eve dönerken aklına şey gelecek, ne gelecek... İbrahim Bey yazı masasının çekmecesinden uzun süredir yazmadığı defterini çıkardı. Tozlar saçıldı odaya, sayfaları çevirdi tozlar dağıldı, aradı aradı ve pazar günleri ile ilgili bir kitaptan not ettiği alıntıyı hatırladı:

"Ardımda, kentin içinde, geniş ve dümdüz yollarda, lambaların soğuk aydınlığında, yaman bir toplumsal olay can çekişiyordu, pazar gününün bitişiydi."

Çok uzun zaman önce okumasına rağmen hep aklına geliyordu o kitap. Belki de -değişiklik olarak- o yazarın şehrine gidip artık onunla tanışması gerekiyordu. Bu bir başlangıçtı.

4 Ekim 2011 Salı

büyümenin hayali

Çıtırdayarak hareket etmeye başladı tren. Kafasını okuduğu kitabından kaldırıp gözlüğünü düzelterek güneşli çiçekli gara bir kez daha baktı İbrahim Bey. Sonra kondüktörün Fransızca anonsı başladı. "Nasıl olsa anlamayacağım." diyerek kitabına geri döndü. Önünde yaklaşık iki saatlik yol vardı.

Dörtlü koltukta karşısında oturan çifte bakınca aşkı düşündü İbrahim Bey. Uzun süredir düşünmüyordu. Ya da düşünmedi. Şimdi bütün bu olanları, olacakları, yani kısacası gerçekleri dramatize etmek için de böyle yazıyor olabilirim. İbrahim Bey'in dişlilerle, dinamolarla dolu, vidalarla tutturulmuş hayatında böyle mekanik olmayan şeylere yer yoktu. En azından o böyle olduğunu düşünüyordu. Onun kafasında şu an sadece yapacağı iki günlük kısa tatil, çıktığı yol ve içeceği bira vardı. Çok yorulmuştu. Hayal kurmuyordu.

Yaşadığı şehir ona ilk başlarda hayal kurmayı öğretmişti. Uçsuz bucaksız hayaller kurardı soğuk gecelerde, özellikle gaz lambasının gazı bittiğinde karanlıkta. Karanlıkta kurulan bu hayallerin aslında büyük bir kısmı gerçekleşti. Ama onlar gerçekleşirken İbrahim Bey'den alıp götürdüklerinin yerleri dolmuyordu. Hiçbir zaman umutsuzluklarının, kalp sancılarının, hayal kırıklıklarının peşinde kendini kaybeden bir adam olmamıştı. Ancak şimdi karanlık gecelerde hayal kurmak yerine o kayıpları düşünüyordu. Belki de bu da büyümenin bir parçasıydı.

13 Eylül 2011 Salı

bağlanma farkı

Bahçe kapısından geçtikten sonra, bahçenin içindeki taş yoldan ürkek adımlarla ilerledi. Adres doğruydu ama gideceğini düşündüğü ev böyle bir yer değildi. Taşların üzerindeki su birikintilerine basmamaya dikkat ede ede ilerlerken, Fransız işgali döneminden kalma olduğu anlaşılan şatodan bozma ev karşısında git gide yükseliyordu. Kapı, onu ve diğer davetlileri bekliyormuşçasına açıktı ve kapının önünde kimse yoktu. İbrahim Bey paniğinden yine ilk gelen olmuştu, gerçi o hala doğru yere geldiğinden pek emin değildi. Bahçeyi geçmiş, mıcırla dolu girişte ilerliyordu. Öne doğru çıkıntı yapmış bir oval bakon ve onu tutan 6 sütun vardı kapının üzerinde. İbrahim Bey korkak adımlarla ve şaşkın bir ifadeyle yoluna devam etti.

Kapıdan içeri girdiğinde duvarları ahşap kaplamalı geniş tavanlı bir salon karşıladı onu. "U" şeklinde dizilmiş tahta masalar ve etrafında sandalyeler vardı. Bütün sandalyeler aynı boydaydı ancak iki tanesi diğerlerinden büyükçe ve bir tanesinin de sırtı İbrahim Bey'in boyundan uzundu. Taht benzeri bir sandalyeydi. İbrahim Bey buna benzer bir sandalyeyi şehrin belediye binasında görmüştü. Napolyon döneminden kalma bir antikaydı. Oraya doğru ilerledi. Bir yandan da duvardaki eski resimlere bakıyordu. Resimlerde farklı farklı gruplarda gençler aynı kapının önünde -İbrahim Bey'in de az önce içinden geçtiği- farklı zamanlarda resim çektirmişlerdi. Her resimde gülen mutlu suratlar dikkat çekiyordu. Büyük sandalyenin arkasındaki şömineye doğru ilerledi. Üzerinde kırmızı, yeşil ve altın renklerinden oluşan bir arma vardı. Ortasında pi harfine benzer bir şekil bulunuyordu. Yanında da görkemli bir kılıç asılı duruyordu. Kendini kontrol edemeyerek kılıca elini uzattı. O esnada duyduğu sesle irkildi: "İbrahim!"

Şimdi İbrahim Bey'in bu eve nasıl davet edildiğini ve orada ne aradığını birazcık bilmemiz gerekiyor. Bir gün rastgele bir muhabbette orda olmaması gerektiği halde orada olduğu için aynı dönemde okuyan arkadaşları tarafında akşam yemeğine davet edilmişti İbrahim Bey. Gerçek böyle olmasa da o bunu böyle kabullenmişti. Onlarla arasını hiç iyi edememişti. Daveti geri çevirmek ayıp olur diyerek o da yola koyulmuştu yaza veda edercesine sıcak bir cumartesi öğleden sonrası. "Verbindungshaus" denilip duruyordu. Bunun bir özel kavram olduğunu anlamıştı ama kavrama yabancıydı. Türkçe'ye çeviriyordu: "Bağlantı evi". Mantıklı bir açıklama getiremiyordu. O da "E görelim madem" diye yola koyuldu.

İşte bu şekilde geldi "Bağlantı evi"nin kapısına. Arkadaşlarından biri onu görmüş olacak ki çok büyük bir hata yapmadan onu durdurdu. İbrahim Bey az kalsın o evde yaşamışlar, o anda yaşayanlar ve yıllar sonra yaşayacaklar için kutsal sayılan, törenden törene yerinden oynatılan kılıca dokunacaktı ve farkında olmadan ufak çaplı bir felakete yol açacaktı.

Duvardaki resimlerle ilgilendiğini gören arkadaşı açıklama ihtiyacı hissetti:
"O ilk resimde gördüğün buranın ilk hali, bak buradaki resimdeki kel kafalı adam ve yanındaki gözlüklü kişi bu evin kurucularından: Gözlüklu olan Wilfred Musil. Aslen Avusturyalı, diğeri Alman: Martin Dams. 1853'te, yani yaklaşık yüzyıl önce kurmuşlar burayı. O zamandan beri bizim gibi öğrencilere ev sahipliği yapıyor. 13 kişi şu anda aktif olarak burada yaşıyor ve tabi bu sayıdan çok daha fazla dostumuz burayla bağlarını koparmamış durumda. Beraber eğleniyoruz, beraber yemek yiyoruz, beraber ders çalışıyoruz. Yediğimiz içtiğimi ayrı gitmiyor senin anlayacağın. Bira ister misin?"

Çekingence "Olur, alırım" dedi İbrahim Bey. Ancak arkadaşı onun cılız sesini duymadı, kafa hareketinden bira istediğini çıkarttı. Birayı uzatırken, "Herhangi bir dini bağlantımız yok, hatta nasyonel bağlatılarımız da yok, koşullarımıza uyan herkese kapımız açık." dedi.

Nasyonel kelimesi de ağzınıza ne kadar çok yakışıyor, diye geçirdi içinden İbrahim Bey. Dışındansa "Nedir koşullarınız?" diye sordu.

"İlk olarak erkek olmalı, üniversitede okuması gerekiyor. Aachen'ı sevmesi gerekiyor ve bu evle bağlarını koparmaması gerektiği için Aachen'dan da çok uzakta yaşamaması gerekiyor. Bunun yanı sıra eskrim bizim simgesel sporumuz, yapmak zorunda tabii ki. -hafifçe sırıtarak- senin bileğin kuvvetli mi İbrahim?" dedi sarışın arkadaşı.

İbrahim Bey arkadaşının anlattıklarından çok bardağın üstündeki özel hazırlanmış desenle ilgilenmişti. Adını duyunca irkildi ve daha önceden hazırladığı soruyu ilgileniyormuşçasına sordu: "Aranızdaki hiyerarşik durum veya bağlar nedir, ya da var mı böyle bir şey?"

"Olmaz mı, tabii ki var." dedi sarışın arkadaşı. "Mesela.. aa hoşgeldin Jürgen! Benim misafirleri karşılamam gerekiyor İbrahim, sonra anlatırım" diyerek uzaklaştı.

İbrahim Bey duvardaki resimleri incelemeye devam etti. Sonra bira fıçısının üstündeki herkesin aynı kıyafeti giydiği resimlere baktı. Suratlarda hep gülümseme vardı ama bu ifadeler çok yapmacık gelmişti. Burada yaşamış herkesin o mavi takım elbiseyi giyip, kafalarına o komik şapkaları takması gerekiyor demek ki, diye düşündü İbrahim Bey resimlere bakarken.

Gün ilerledi. Yemekler yendi, biralar içildi. Konular konuları açtı. Belli bir süreye kadar eğlendi de İbrahim Bey. Ama sonra o ayrıma gelindi. Birayla yumuşayan Alman arkadaşları hangi biranın tadının nasıl çıkarılacağından bahsederken, İbrahim Bey rakının yanına hangi mezeleri, hangi sırayla yenmesi gerektiğini düşünüyordu. Onlar kışın kuru hava, yazın fırtınalı hava derken, İbrahim Bey lodostan ve poyrazdan bahsetmek istiyordu. Onlar at sürerek geçirdiği haftasonularını anlatırken, İbrahim Bey kafasının içinde Üsküdar'dan kayığa binip zorlana zorlana Boğaz'ı geçiyordu. Zaten bu etrafındaki hiyerarşik yapıyı da hiç sevememişti. İlk başta buraya bağlı kişilerin arasında sıkı bir arkadaşlık bağı varmış gibi gözükse de, aslında hepsi sıcak arkadaşlık ilişkileri kuramayan bir topluma bunu öğretme biçimiydi. Ayrıca bir şehre bağlı kalacaksa onun hangi şehir olacağını da gayet iyi biliyordu İbrahim Bey.

Bütün bunları düşünürken bir anda içi ürperdi ve istemdışı gökyüzüne baktı. Mevsimin ilk leylekleri sıcak ülkelere gitmek için bu toprakları terkediyordu.

29 Haziran 2011 Çarşamba

tanıdık yaz kokuları

Yeni tamir ettiği bisikletinin üzerinde çocuklar gibi şen, çocukluk anılarını hatırlayarak yolunu parktan geçiriyordu İbrahim Bey. Yaz sonunda gelmişti bu şehre de. Daha doğrusu yaz zaten çoktan gelmişti ama onun bildiği gibi güneşli yazlar ancak senede birkaç hafta yüzünü gösterirdi. Çok sıcaktı. "Ne soğuğu bildiğim soğuk, ne sıcağı bildiğim sıcak!" diye geçirdi içinden. Ama mutluydu. Kafası cevapsız sorularla dolu olmasına rağmen mutluydu, birkaç haftalığına ziyaret ettiği şehrinden yeni dönmüş ve ruhunun bütün parçalarını orada bırakmasına rağmen mutluydu. Sebepsiz bir huzur gelmiş, kaplamıştı içini. Hava böyle güzel olduğunda hep aynı umudu yaşardı: Gelecek günlerin geçmişteki günlerine hiç benzemeyeceğine inanırdı. Kimi değişimin başlangıcı diyebilirdi bu duruma, kimi fırtına öncesi sessizlik. Belki de İbrahim Bey için de umut vardı, yıllardır boşluğa sorduğu sorulara cevap verebilecek birileri vardı. Bunu bilemiyordu.

Parktan çıkmak üzereyken burnuna tanıdık bir koku geldi. Küçükken öğle saatlerinde validesiyle birlikte deniz kıyısına giderken duyardı bu kokuyu. Küçük bir kovası vardı tenekeden, kumlarla oynamayı sevmese de götürür biraz da oynardı adet yerini bulsun diye. Kafasında validesinin zorla taktırdığı hasır şapkası, altında küçük mayosu ve üstünde atletiyle hazır bir şekilde deniz kıyısına giderdi küçük İbrahim. İşte o yolun bir noktasında bilmediği bir bahçedeki bilmediği bir bitkiden kokular gelirdi burnuna, çocukluğunun küçük şeylere mutlu olduğu zamanlarından kalma bir koku. İşte o aynı bilinmeyen bitki İbrahim Bey'in peşinden kilometrelerce yol gelmiş ve bu parkta açmış, sırf İbrahim Bey'i yaz sabahları güldürebilmek için, en azından İbrahim Bey bunun böyle olduğunu düşünmek istiyordu. İçindeki huzur çocukluk mutluluğu ile daha da arttı. Parktan çıkarken bisikletin ziliyle parkın kapısındaki kuğuları ve yavrularını selamladı, okulunun yolunu tuttu.

Bu mutluluk hikayenin sonuna yazılmış bir mutlu son değil, aksine iç içe örülmüş güler yüzlü ama sıkıntılı birçok hikayenin başlangıcıydı.

8 Nisan 2011 Cuma

sessizliğin ardından

Söylenecek bütün sözler tükendiğinde suskunluk hakim olurdu geceye. Yine şehrin yağmurlu havalara veda ettiği bir gece vakti, yıldızlı gökyüzüne dalmıştı İbrahim Bey. Uzun süren sessizliğin iyi şeylere işaret olmadığını öğrenmişti daha çok küçük yaşlarda. Top oynamaya çıktığında hava kararmasına rağmen annesi onu eve çağırmıyorsa bir sorun var demekti. Şimdi de uzun süren sessizliğin ardından gelen mektup ona iyi şeyler getiremezdi, getirmedi de. Sadece buruk, sönük bir dört hece vardı mektupta. Geri kalan bütün kelimeleri karartan dört hece, dokuz harf. İşte en çok o zaman canı yanmıştı şehrinden uzakta kaldığından dolayı, işte en çok o zaman istemişti şehrine dönmeyi hem de her şeyi bırakıp. O mektup uykusuz bir geceye ve birkaç ıslanmış peçeteye karşılık gelmişti İbrahim Bey'in adaletinde. Ertesi sabah elinde ufak bir çanta garın tozlu peronunda tren bekliyordu, sessizliğin ardına takılıp gidiyordu kimseye haber vermeden usulca.

20 Şubat 2011 Pazar

kırmızı basınç

Kafasındaki ses hala durmamıştı. İki saat boyunca rakamlara boğuştuktan sonra saçı başı dağınık, yanakları hafif kızarmış bir şekilde sınav salonundan çıktı. Yanındaki arkadaşları sürekli ona ne yaptığını soruyordu. Düşünmeden aklına gelen ilk cevapları söylüyordu ve onların cevaplarıyla hiç ilgilenmiyordu. Aklı ne birazdan yiyeceği yemekte ne de eve dönünce yıkaması gereken çamaşırlarındaydı, sadece bir soru takılmıştı, onunla uğraşıyordu. E şimdi akım sola doğru hızlanıyorsa bası... Durdu. Bir anda bütün sesler durdu, bütün renkler durdu. Kapının açılma hareketi durdu, gökyüzü durdu hatta havadaki soğuk bile durdu. Sadece tek bir renk hakimdi. Kırmızı! İbrahim Bey yutkundu. İlk defa bu kadar keskince gözlerinin içine bakıyordu. Bu kadar heyecanlı olmasaydı onun da aynı ifadeyle gözlerinin içine baktığını fark edecekti. Ama İbrahim Bey kırmızıdan başka hiçbir şey seçemiyordu. Kalp çarpıntılarının hızlandığı hissetti. Nefes alabilseydi göğsünde bir sıkışma olduğunu bile anlayabilirdi. O durmuştu, zaman gibi mekan gibi. Mekanda bir çift mavi göz ve kırmızı bir palto vardı, zaman ise bir saniyeden çok da fazla değildi. İkisi de hızla başlarını başka yöne çevirdiler. İbrahim Bey yanındakilere dönüp:
"Akım hızlanıyorsa durağan basınç azalır. Bernoulli işte!" dedi.
Akımın hızlanıp hızlanmadığını bilmiyorum ama basınç kesinlikle artmıştı.

5 Şubat 2011 Cumartesi

yağmurun çağrısı

Hava ısınmıştı. Hatta daha detaylı söylemek gerekirse mevsim normallerinin üstüne çıkmıştı. Ama rüzgar ve yağmur durmuyordu. Sürekli camlara vura vura kendini hatırlatıyordu. İbrahim Bey gelen mektubu gaz lambasının danseden alevinde bir kez daha baştan sona okudu. Kim bilir kaçıncı defa okuyordu. Cümleleri ezberlemişti. Arka arkaya gelen farklı anlamda kelimeler, ayrı ayrı incelesek birbirleriyle hiç alakası olmayan soğuk sözler. Ama işte toplu halde bir anlam oluşturuyorlardı. "Anlam" diye düşündü İbrahim Bey. "Hala anlam arıyoruz biz, amaçsızca." Kendini toparlayıp son bir kez daha okudu mektubun tamamını. Bir şeyler yazması gerekiyordu cevap olarak, ama o kendinde o gücü bulamadı. Dolmakalemini bıraktı masanın üstüne ucu açık bir şekilde. Gaz lambasını söndürdü. Yeni başlayan yağmur onu dışarı çağırıyordu. Bu çağrıya uydu ve koyuldu yola. Belki yağmurda arınırdı içi ve yaşanmışlıkları yeniden anlam kazanırdı, bu sefer farklı anlamlar, tıpkı aradığı gibi. Biz odada kaldık İbrahim Bey'in bütün önemli eşyaları olarak. Hepimizi bıraktı ve gitti. Bizsiz ne yaptığını bilmiyoruz ama geri döndüğünde masanın başına oturdu ve uzun bir mektup yazdı duraksamadan ve hata yapmadan.

13 Ocak 2011 Perşembe

bir şehrin hikayesi


Cama ince ince vuran yağmur tanelerinden ve kafasının içine yapışmış gibi bir türlü çıkarıp atamadığı telaşlarından ve kuşkularından uyuyamadığı için kalkıp geçti camın yanına. Gecenin sessiz bir saatinde uyuyan -ya da uyumaya çalışan- şehre baktı. Yağmur yine günlerdir yağıyordu ve bulutların altında şehir daha bir tutsak ve belki de daha bir masum görünüyordu biz şehrin ölümlü sahiplerine, ölümsüz misafirlerine.

Bir şehir düşünmeye başladı. Her zaman düşündüğü İstanbul şehri değildi bu sefer aklındaki. Prag şehriydi. Köprüleriyle ve kuleleriyle, şehrin her tarafını sarmış barok bir soğuklukla Prag şehrini düşündü.

Bundan çok uzun zaman önce yorulmuş gözleri, kalın, beyaz gocuğu, yırtılmış çarığı ve uzun sakalıyla bir adam girdi bu şehirden içeri. O zaman şehir de yoktu ya o bölgede olsun o geldi oraya ve orada kuralacak şehri gördü. Döndü arkasındakilere "vatanımız burası!" dedi.

Prag'da güneşin açtığı seyrek sabahlardan birinde uykulu gözleriyle bir anne yanında çocuklarıyla girdi bu kente. İlk bakışta tanıdı Klementinum'un kulesini. Kendisi gibi Dünya'nın yükünü yüklenmiş Atlas'ın figürü vardı üzerinde. Uyayan çocuklarından birinin kulağına eğilip "yeni evimiz işte burası!" dedi.

İnsanların din adına birbirlerini öldürdükleri bir çağda (böyle olmayan bir çağ var mı bilmiyorum ama) kolunun altında birtakım kağıtlarla arkasına baka baka genç bir adam girdi bu şehre. Vltava nehrinin kenarına geldiğinde yukarıda gördüğü kaleye ulaşmasının yeterli olacağını düşünüyordu. Şimdi ayakta olmayan bir köprünün üzerinde sine sine yürürken sırtından saplanan bir ok tarafından yere düştü. Kağıtlar Vltava'ya saçıldı, adam kağıtları Kale'ye ulaştıramadı. Bize malum olmadı adamın sırrı.

Yahudi bir tüccar girdi bu kente sonbahar akşamlarından birinde. Şehrin en eski sinagoguna kadar yürüdü. Yollarını beğendi bu şehrin. Geniş binaların arasında Arnavut kaldırımından dar sokaklar ve görkemli caddeler. Buraya yerleşmeyi geçirdi aklından. Hatta bir süre kalmayı denedi. Ama alışık değildi kış soğuklarına. Bir sonraki bahar gelmeden şehri terketti.

Kırmızı burunlu bir Alman girdi bu kente bir sabah. Önce işlerini halletti. Sonra ufak bir şehir turu atıp, gördüğü ilk birahaneye oturdu. Tadını çıkara çıkara Çek birasını içti. Beğendi, bir tane daha içti, bir tane daha, bir tane daha. Sonunda bu sakin şehrin sokaklarında sendeleye sendeleye kaldığı yere döndü. Sabah uyandığında midesi ağrıyordu. Onun ağzında hep o biranın tadı olarak kaldı Prag şehri.

Çok uzak olmayan bir süre önce yazar Kafka girdi bu şehre. O zamana kadar ne doğduğu şehirden bu kadar uzak kalmıştı, ne de yazar olmuştu henüz. Geceleri kendini rahatlatmak için bir şeyler yazan gündüzleri işini yapan bir avukattı sadece. Sessiz ve karanlık sokakte evine doğru giderken kafasında ne olduğunu bilemeyiz ama yazdıklarından anladığımız kadarıyla o da bu şehir gibi kendini bir eşiğin üzerinde aşağıya bakarken hayal ediyordu. Belki de o esnada bunları düşünüyordu ev hasretinin yanı sıra.

Güneşli ve soğuk bir kış sabahı renkli gözlü bir ressam girdi bu kentin kapısından içeri. Şehrin sokaklarında kaybolduktan sonra dinlenmek için bir kafeye oturdu. Birasını söyledi. İlk yudumunu aldı ve bir eskiz çizdi, Prag şehrinden aklında kalanlarla. Daha sonra çok ünlü olan bu tablonun ilk çizimleri o şehirde o kafenin tozlu masasında atıldı. İlerleyen zamanlarda Prag'a geri dönmek istese de o ressam, ne yazık ki bunu başaramadı.

Bu sefer güneşli olmayan çok soğuk bir kış sabahında İbrahim Bey girdi bu şehrin kapısından, durup durup kalkan güçsüz bir otobüsün tekerinin üstünde. Yanında kimliği ve birkaç eşyası dışında hiç bir şeyi yoktu. İlk adımlarını attı kırmızı bayraklı sokaklarda. İnsanların yüzlerine baktı, binaların dışına, köprülerin altına, nehrin kıyısına, birahanelerdeki biraların tadına, kaldırımların soğuğuna ve kulelerin en tepelerine baktı. Aradı, durdu. Aradığı şey özlediği şehri İstanbul değildi, bulunması daha zor bir şeydi. Bulsa belki o da anlardı neyi aradığını. Belki uzun zamandır özlemini çektiği bir şeydi. Bulamadı ve geri döndü o şehirden.

Düşünmeye devam etti İbrahim Bey. Belki bundan birkaç sene sonra İstanbullu bir şair girecekti Prag şehrinin kapısından. Uzun bir süre de konaklayacaktı bu şehirde. Doktor Faust'un evine de gitse, şehrin baroğunda kendini kayıp da etse, o da bulamayacaktı aradığı şeyi, İstanbul'u.

Sonra sokaklarında savaş, sokaklarında katliam ve sokaklarında şenlik olacaktı bu şehrin ve en sonunda donuk yüzlü turistlere teslim olacaktı Prag şehri. Kuleler şehre sırtını dönecekti, köprüler isteksizce sallanacaktı Vltava'nın üzerinde.

İşte o turistlerin içinde birkaç genç çocuk olacaktı bir gün. Prag'a kendilerini ve şehri anlamaya geleceklerdi. Başta birkaç turiste uysalar da aradıklarına yakın şeyleri bulacaklardı bu şehrin labirent sokaklarında kaybola kaybola. Sorular sorup, cevaplar alacaklardı. Belki o zaman Dünya daha güzel bir yer bile olabilirdi.

O yağmurlu gecede bunları düşünen İbrahim Bey, bir anda kafasındakileri unutup, bütün ümidini o çocuklara bağlamıştı. Huzurlu bir şekilde uykusuna devam edebildi.

18 Aralık 2010 Cumartesi

sıcak şarap, soğuk meydan

"Bu sıcak şarapları git gide daha soğuk mu vermeye başladılar, ne dersiniz?" diye sordu siyah kalpaklı adam İbrahim Bey'e. Bir elinde şarap bardağı vardı, diğer eliyle atkısını düzeltiyordu.

Şarap değil, biziz soğuyan, diye mırıldandı İbrahim Bey kendi dilinde.

"Pardon, dediğinizi anlayamadım" diye üsteledi siyah kalpaklı adam.

"Havalar soğudu, sıcak tutmak zor oluyordur" diye cevapladı yükses sesle ve her zamanki iyimserliğiyle. Gerçekten de buraya geldiğinden beri yaşadığı en soğuk kıştı. Kar çok erken başlamış ve kesileceğe benzemiyordu. O soğuğa ve yalnızlığa meydan okumak adına Noel için kurulan pazara çıkmıştı ve sıcak şarap içip yanından geçen aileleri, yorgun gözlü ihtiyarları ve yaklaşık onbeş dakikadır çalan nefesli çalgıları dinliyordu. Yalnızlığından kurtulmak için insanların içinde yalnız kalmak gerektiğini düşünüyordu.

"Buralardan değilsiniz galiba." diye sordu siyah kalpaklı adam.

O, onu çoktan unutmuştu nefeslileri dinliyordu. Adamın sorusuyla irkildi, neyi zorluyor ki, suratımdaki sakallar ve nefret dolu bakışlarım yeterince korkutmadı mı onu, ilgisini mi çekti acaba?

"Yok, okumak için buradayım."
"Öyle mi? Sormamın sakıncası yoksa nerelerden geliyorsunuz?"
"İstanbul'dan geliyorum efendim, Türkiye"
"A ne kadar güzel, sizin oralarda pek kar yok değil mi? Yabancı geliyordur bu kar size."
Evet, kar yok çölde develerle yaşıyoruz, su da yok.
"Yok Türkiye'ye de kar yağar, bu kadar soğuk olmasa da."
"Ben de Hollandalıyım aslında. Ama uzun süredir bu şehirdeyim. Okumak için gelmiştim ben de, ayrılamadım. Şimdi eşim, çocuklarım ve torunlarımla burada yaşıyoruz."

İbrahim Bey, adamın yüzüne baktı ve o ana kadar yaşlı olduğunu fark etmemiş olduğuna şaştı.

"Eğer izin verirseniz, size bir sıcak şarap daha ısmarlamak isterim, tabii eğer vaktiniz varsa?" diye sordu siyah kalpaklı adam.

Nefesliler sustu. Hadi bakalım, hiç de lazım değildi, ben kendi sessizliğimden memnundum. Hadi artık sıkıl ve uzaklaş benden.

"Teşekkür ederim, memnun olurum."

Aslında reddedecekken son anda kabul etti adamın teklifini. Uzun bir zaman sonra -belki de etrafı sarmış Noel süslerinin de etkisiyle- İbrahim Bey tanımadığı bir adamla uzun bir sohbet etmişti. Dünü ve bugünü olmayan bir sohbetti. Sonunda birbirlerinin ellerini sıkıp kendi yollarına gittiler, karın altında kalan şehrin buz tutmuş meydanları sessizce boşaldı, ayışığı kaldı sadece İbrahim Bey'in yolunu aydınlatan.

9 Aralık 2010 Perşembe

sessizliğe takılan

"Sokakta kar sessizliği vardı." diye yazdı önündeki kağıda İbrahim Bey. Camdan dışarı bakarak o sessizliği duymaya çalışıyordu. Bir kez daha kağıda baktı, okudu cümleyi, tekrar dışarı baktı ve yazdıklarını karaladı. Bütün gün evden dışarı çıkmamıştı. Nerden bilebilirdi ki dışardaki sessizliği veya sesi? O an daha sabahtan beri kendi sesini bile duymadığını fark etti. Sesini özlemiş miydi? Dışarda olup olmadığını bilmediği ancak odasını kaplayan sessizliği dağıtmak için bir şarkıya başladı:

"gözünde bir ışık var,
peşinde bin aşık var,
dudağ..."


Kesti. Mahmure Hanim'dan sonra kendi sesi de kendine katlanılmaz gelmişti. En iyisi sessizlikti. Bu aralar pek evden çıkası gelmiyordu. Dışarıda ve içinde kopan fırtınalara aldırmadan eylemsizliğin tadını çıkarıyordu. İlerde yapacaklarının umudu ve geçmişte yaptıklarının tadı veya acısı onu ilgilendirmiyordu. O ikisinden de boş zaman çalıyordu, ilerde yaşayacaklarının ya farkındaydı ya değildi. Bir tatil planı diğerine karışıyordu, onun peşinden de büyük adam olma hayalleri. Hepsi sonunda sessizliğe takılıp gidiyordu. Kafasını uzun süre bir konuda sabit tutamıyordu.

Kafasını uzak hayallerden geri toplayıp kağıda yeni bir cümle ve bir denklem yazdı:

"Sevişmek siyasal bir eylemdi."
2 x 2 = 4

Gaz lambasını söndürdü.

26 Kasım 2010 Cuma

harry haller'la tanıştıktan sonra

"İçimde, benden taşan bir insan var ve zaman zaman da dizginlediğim bir kurt ve bunun arkasından gelen binlerce, milyonlarca "ben" yansımaları. Hepsi birbirini takip ediyor, birbirine paralel duran iki aynanın sonsuz yansımaları gibi. Ben ise her sabah birini seçip başlıyorum günüme, günün içinde değiştirme hakkımı olduğunca saklı tutarak."

Son noktayı koyduktan sonra gözlüğünü düzeltip, gaz lambasının parlaklığını arttırıp yeniden okudu yazdıklarını İbrahim Bey. Annesinden gizli mutfaktan şekerleme kaçıran bir çocuğun muzipliğiyle bir kez daha okudu. Beğendi. Kendininmişçesine yazdığı bu cümle aslında az önce son sayfasını çevirdiği kitabın aklında kalan özetiydi. Her zaman yaptığı gibi kendini romanın kahramanıyla birleştirmiş ve onun hayatını kendisininkiymişçesine yaşamıştı. Bu gece o gaz lambasının ışığında o İbrahim Bey değil, Harry Haller'dı ve yazdığı ve yazacağı her şey de onun hafızasıydı.

"Bazen insanlara kendimi anlatabileceğimi düşünüyorum, ancak bunu yapmaya başladığımda kendim bile kendimden sıkılıyorum ve başkalaşıp bir anda susuyorum."

Hala kendinden bir şeyler yazdığını düşünüyordu ama aslında kitabı yeniden yaratıyordu. (Belki de kitabın ilk tercümesini yapıyordu.)

"Bir gün biri karşıma çıksa, bana bir ayna tutsa ve ben de kendimi ve ondaki kendimi görebilsem. Ama bugüne kadar konuştuklarımın hiç biri beni muhabbetiyle doyuramadı."

Yine kitaptan aklında kalan kısımları kendi düşünceleriymiş gibi farkında olmadan yazıyordu. Üstelik yazdıkları gerçek bile değildi.

"Ama ne olursa olsun, bütün gündelik ve genel sıkıntılarım bir yana, sanırım uzun bir aradan sonra "ohh" deme fırsatı verdi hayat bana. Bunu değerlendirmem gerek. Bu sefer önüme yenilenmiş bir şekilde konan oyunu aynı hataları tekrarlamadan baştan oynamam gerek."

İşte sonunda özgün bir paragraf yazabilmişti İbrahim Bey önündeki kağıda. (Son kısmı yine de pek özgün değildi ama ilk cümlelerin beklenmezliği son kısmı görmezden gelmemize yetmişti.) Kağıdı, diğer kağıtların arasına koydu. Gözlüğünü çıkarıp başucuna bıraktı, gaz lambasını söndürdü ve yatağına girdi. Yarın yorucu bir gün olacaktı.

27 Ekim 2010 Çarşamba

yeniden başlamak



Gara indiğinde yüzüne tokat gibi çarpan soğuk ve arkasında bıraktığı sıcaklıkların hüznü artık eskisi kadar yormuyordu yüreğini. Alışmıştı artık gidip gelmelere. Her gidip gelişinde iki taraftan da biraz daha koptuğunu hissediyordu.

Paltosunun yakalarını kaldırdı ve valizini yüklenip garın merdivenlerinden aşağıya doğru inmeye başladı. İlk gözüne çarpan değişiklik garın yıkılan kısımlarının onarımı tamamen bitmiş olmasıydı. Böylelikle gar eski orjinal haline çok benziyordu ve Almanya'da orjinal halini tamamen koruyabilmiş birkaç gardan biri olarak kalacaktı.

Bu gündelik düşünceler içinde garın çıkış kapısına geldi. Önünde şehir aynen bıraktığı şekilde duruyordu. Yağmur yeni durmuş ve güneş açmıştı, ağaçların yapraklarının, çiçeklerin, büfenin, tramvayın ve hatta insanların üstünde yağmur damlacıkları parlıyordu. Yüzünde acı bir gülümseme belirdi. Yaşadığı iyi kötü bütün anıları tekrardan yerine oturmuştu tatilden sonra. Sanki tatilin verdiği dinlenmişlik bir anda içinden çekilmişti.

Tekrardan bavulunu omzuna alıp tramvay durağına doğru yürümeye başladı bu esnada da dudaklarından sessizce "hadi yeniden başlayalım bakalım" sözleri döküldü. İbrahim Bey bir şeylerin değişeceğine inanarak gelmişti tekrardan bu şehre. Kendi hikayesine ve hatıratına katacağı yeni anılar ve yeni isimler olmasını umuyordu, ama sabırsızdı. Yaşanacakları atlayıp hemen sonuçları görmek istiyordu.

Ben, bu satırların yazarı, hikayenin bu noktasında bir değişiklik yapıp, o garın önünde durup acı acı gülümseyen İbrahim Bey'in yanına gidip elimini omzuna koyup "Umut ettiğin her şey er ya da geç gerçekleşecek İbrahim! Çok yakında!" diyorum. Çünkü hikayeler bizi bu yönde sürüklüyor.