Ah arkadaşım,
Gece yarısına göz kırpan bir saatte uzun zaman sonra içtiğim şarabın sarhoşluğuyla eve dönerken boş sokakta yüzüme vuran yağmurla sulandırılmış rüzgarda geldin aklıma. Aslında sen çok uzun bir zamandır hep aklımın bir yerlerindeydin ama benim bunu anlamam için böyle bir roman sahnesine ihtiyacım vardı. Hayatı o kadar lirik yaşıyoruz ki bazen sevinçlerimiz de hüzünlerimiz de bazı kahramanların gölgesinde kalıyor biz de böylelikle gerçek kahramanları unutuyoruz. Son görüşmemizde bana "Yaz!" demiştin elini havaya yazı yazar gibi savurarak. Havaya yazdığın yazıyı ne yazık ki okuyamadım ama söylediğini ciddiye alıp yazıyorum işte hem de bir türlü gelemeyen yaza rağmen yazıyorum.
Sen gittikten sonra iyi şeyler de olmadı değil. Zaten senin gidişinin üstüne biz ölümlülere artık biraz da iyi şeyler olması gerekiyordu. Sen gittikten sonra ben gökyüzüne bakmayı öğrendim, bulutları saymayı ve onların da bir hikayesi olabileceğini öğrendim. Hayat zor geldiğinde bulutlara bakıp gülmeye başladım. Bu şehirde gökyüzünde o kadar çok bulut var ki, bir zamanlar bana hayal kırıklığı olarak gelen şeyler şimdi umut kaynağı inanabiliyor musun? Bizim arkadaşlar senin bildiğin bir semtte, bildiğin bir sokakta bilmediğin bir adreste. Ama bilsen sen de çok seversin, nasıl? A biliyor musun? Bildiğini de biliyorum aslında ben. Okul mu? Okul bitmedi hala arkadaşım. Ama bitecek, bir hayali gerçekleştirmeme az kaldı, aramızdan birisi mühendis olacak galiba. Şiir yazmaya çalışıyorum yeniden. Düz yazıya alışmam şiir yazmamı zorlaştırıyor. Düz rakıya alıştım belki ondandır. Ama en son sen teklif etmiştin şarap içmeyi, işte o zamandan beri ilk defa şarap içtim bu gece, teklifini şimdi değerlendirdim yani senin anlayacağın. Hem belki şarapla şiirin, düz yazıyla rakının bir ilgisi vardır, bakarsın bir sonraki mektubumda bir şiir iliştiriveririm.
Bir mektubu daha rüzgara bırakmadan önce gittiğin yerlere selam gönderiyorum, merak etme burada her şey kontrolümüz altında. Yerin de her zaman, her masada hazır.
Hürmetle,
İbrahim
İbrahim Bey'in mektupları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İbrahim Bey'in mektupları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
16 Haziran 2012 Cumartesi
20 Mart 2012 Salı
'bilinçaltım'daki kulübede bir gece'
Ah arkadaşım,
Sana bu mektubu Bilinçaltım'dan yazıyorum. Uzun zamandır uğramamıştım buralara. Halbuki bir ara seninle ne kadar çok gelirdik ve ne uzun kalırdık. En son buraya geldiğimin ikinci senesinde kısa bir süreliğine gelmiştim, hatta benden birkaç ay sonra da senin geldiğini duymuştum da sevinmiştim, paylaşacak bir şeyimiz daha oldu diye.
Uzun ve yorucu bir yolculuğun sonunda gelebildim, dağların tepesindeki o tanıdık göl kıyısına. Bu sefer yalnız gelmiştim. Zaten eskiden bıraktığım gibi bulamayacağımdan korktuğumdan da yanımda kimseyi getiremezdim bu sefer. Gerçekten de son aklımda kalandan biraz daha dağınık, biraz daha -ne yalan söyleyeyim- pis buldum. Tahta duvarları hep nemden şişmiş, yer yer de küf kaplamış. Duvarlardan birini sarmaşık sarmış, hatta camlardan kısmen evin içine bile girmeyi başarmış. Hele doğramalar desen, hepsi dökülmüş. Camlardan birini kırmışlar, içeriye girmiş olabilirler, ama bilirsin zorla içeri giren aradığını bulamaz hiçbir zaman, o yüzden içerde belli bir kayıp yoktu. Bahçeyi ayrık otları sarmış. Ama gül ağacı hala yaşıyor biliyor musun, baharla birlikte tomurcuklar açmaya başlamış, belki birkaç aya yeniden her renkten gül vermeye başlar, ama şimdi sadece kışın yorgunluğunu görüyorsun üzerinde. Göl kıyısında oturup da göldeki balıklara yem attığımız banklar duruyor hala. Eve girmeden önce gittim biraz oturdum, tertemiz havayı çektim içime, iyi geldi evin halini görmeden önce.
Her zamanki gibi kapıyı azcık zorlayarak içeri girdim. Örümcek ağları sarmış her yeri. Uzun süre uğranılmamış bir yerin hüznü vardı her yerde, ilk gözüme çarpan bu oldu. Her zaman olduğu gibi yanıma eşya almadan gelmiştim, çok kalmayacağım umuduyla. Ama bakıma ihtiyacı olduğu açıktı, o yüzden bu sefer çok kalmasam bile bu aralar biraz daha sık buralara uğramam gerektiğini anladım. Sonra girişte soldaki odaya girdim. Girer girmez içimi bir hüzün kapladı. Duvarlarda çok eskide bıraktığım renkler ve fotoğraflar asılı kalmıştı. O kadar unutmuşum ki o odada bıraktıklarımı. Hep eski notlar, eski şiirler, eski şarkılar. Bugünlerde ihtiyacım olan ama bana hiç uğramayan İlham o odada taslaklarımla birlikte oturuyordu. Gittim kafasını sevdim yaşlı kedinin. Bir zamanlar insan fotoğrafları biriktirirdim hatırlar mısın, onlardan bazılarını buldum orada, tozlu rafların arasında. Ne zamandır unutmuşum ama hiçbir yere de kaybolmamışlar. O odada o küf kokusu içinde yaklaşık bir saat kaldım. Birçok duyguyu iç içe yaşadım, hayal kırıklığı, heyecan, pişmanlık, şefkat, nefret ve sevgi. Yormadı.
Sonra çıktım o odadan. Karşıdaki odanın kapısı kitliydi. Anahtarını arandım bir vakit, bulamadım. Biraz zorladım kapıyı, baktım "bana mısın?" demiyor ben de bıraktım, zaten kapı eski duruyordu daha da zarar vermek istemedim. Ondan vazgeçince yanındaki odaya girdim. O odaya girdiğim anda boynumda, karnımda ve hatta kalbimde bir ağrı başladı. Ağrı sürekli yer değiştiriyordu. Önce odadaki bir şeye karşı alerjik bir reaksiyon olduğunu düşündüm. Ancak zamanla anladım ki bu tarif edemediğim şey bir duygu olabilirdi. Adını koyamadığım bir duygu. Oturdum masanın yanındaki tahta sandalyeye. Seninle oradaki oturmalarımız geldi aklıma. Duvarlarda senin çektiğim fotoğraflar asılıydı, aralarında da senin fotoğrafların. Senin ve diğer birkaç kişinin... Fark ettim ki, uzun zamandır bakmamışım o fotoğraflara ya da böyle içten bakmamışım. O ağrı biraz daha arttı. Sandalyede doğruldum, sandalye gıcırdadı. Dışardan bir kumru sesi geldi: gu-guuuuk-guk... gu-guuk-guk. O ses alay etti benle, o resimlerdeki bir daha göremeyeğimi düşündüm ve ben de sonunda koyverdim işte kendimi o an o tahta masanın yanında. Karardı ortalık, renkler değişti. O odada ne kadar kaldım, bilmiyorum. Sonra bir anda dışarı çıktım, cebimden kibriti çıkardım. Evi yakmak geçti içimden, hatta bütün ormanı yakmak. Ama yapamadım, bu şekilde bir yere varamayacağımı düşündüm. Gölün kenarına gittim, yüzümü yıkadım, kuyudan bir yudum su içtim ve tekrardan içeri girdim. Geceyi geçirecek bir yer yaptım kendime ve uyudum.
Bu sabah Aachen'a geri dönmem gerekiyor. Ama kendi kendime bir karar aldım. Buraya daha fazla uğrayıp, son girdiğim odadan başlayarak tamamını derleyip toparlayacağım. Sırayla ve yavaş yavaş, tek başıma veya birkaç kişi yardımıyla odadan odaya temizleyeceğim, çünkü burayı böyle bırakmamak gerekiyor, sonuçta yıllarımız burada geçti ve daha birçok yıl daha geçirmeyi planlıyorum. Bundan sonra daha sık giderim arkadaşım ve sana da her gittiğimde yeni mektuplar yazar, yaptıklarımı anlatırım. Sen burayı göremesen de, yazdıklarımdan kafanda güzel bir resmini yapacağından eminim.
Hürmetle,
İbrahim
Sana bu mektubu Bilinçaltım'dan yazıyorum. Uzun zamandır uğramamıştım buralara. Halbuki bir ara seninle ne kadar çok gelirdik ve ne uzun kalırdık. En son buraya geldiğimin ikinci senesinde kısa bir süreliğine gelmiştim, hatta benden birkaç ay sonra da senin geldiğini duymuştum da sevinmiştim, paylaşacak bir şeyimiz daha oldu diye.
Uzun ve yorucu bir yolculuğun sonunda gelebildim, dağların tepesindeki o tanıdık göl kıyısına. Bu sefer yalnız gelmiştim. Zaten eskiden bıraktığım gibi bulamayacağımdan korktuğumdan da yanımda kimseyi getiremezdim bu sefer. Gerçekten de son aklımda kalandan biraz daha dağınık, biraz daha -ne yalan söyleyeyim- pis buldum. Tahta duvarları hep nemden şişmiş, yer yer de küf kaplamış. Duvarlardan birini sarmaşık sarmış, hatta camlardan kısmen evin içine bile girmeyi başarmış. Hele doğramalar desen, hepsi dökülmüş. Camlardan birini kırmışlar, içeriye girmiş olabilirler, ama bilirsin zorla içeri giren aradığını bulamaz hiçbir zaman, o yüzden içerde belli bir kayıp yoktu. Bahçeyi ayrık otları sarmış. Ama gül ağacı hala yaşıyor biliyor musun, baharla birlikte tomurcuklar açmaya başlamış, belki birkaç aya yeniden her renkten gül vermeye başlar, ama şimdi sadece kışın yorgunluğunu görüyorsun üzerinde. Göl kıyısında oturup da göldeki balıklara yem attığımız banklar duruyor hala. Eve girmeden önce gittim biraz oturdum, tertemiz havayı çektim içime, iyi geldi evin halini görmeden önce.
Her zamanki gibi kapıyı azcık zorlayarak içeri girdim. Örümcek ağları sarmış her yeri. Uzun süre uğranılmamış bir yerin hüznü vardı her yerde, ilk gözüme çarpan bu oldu. Her zaman olduğu gibi yanıma eşya almadan gelmiştim, çok kalmayacağım umuduyla. Ama bakıma ihtiyacı olduğu açıktı, o yüzden bu sefer çok kalmasam bile bu aralar biraz daha sık buralara uğramam gerektiğini anladım. Sonra girişte soldaki odaya girdim. Girer girmez içimi bir hüzün kapladı. Duvarlarda çok eskide bıraktığım renkler ve fotoğraflar asılı kalmıştı. O kadar unutmuşum ki o odada bıraktıklarımı. Hep eski notlar, eski şiirler, eski şarkılar. Bugünlerde ihtiyacım olan ama bana hiç uğramayan İlham o odada taslaklarımla birlikte oturuyordu. Gittim kafasını sevdim yaşlı kedinin. Bir zamanlar insan fotoğrafları biriktirirdim hatırlar mısın, onlardan bazılarını buldum orada, tozlu rafların arasında. Ne zamandır unutmuşum ama hiçbir yere de kaybolmamışlar. O odada o küf kokusu içinde yaklaşık bir saat kaldım. Birçok duyguyu iç içe yaşadım, hayal kırıklığı, heyecan, pişmanlık, şefkat, nefret ve sevgi. Yormadı.
Sonra çıktım o odadan. Karşıdaki odanın kapısı kitliydi. Anahtarını arandım bir vakit, bulamadım. Biraz zorladım kapıyı, baktım "bana mısın?" demiyor ben de bıraktım, zaten kapı eski duruyordu daha da zarar vermek istemedim. Ondan vazgeçince yanındaki odaya girdim. O odaya girdiğim anda boynumda, karnımda ve hatta kalbimde bir ağrı başladı. Ağrı sürekli yer değiştiriyordu. Önce odadaki bir şeye karşı alerjik bir reaksiyon olduğunu düşündüm. Ancak zamanla anladım ki bu tarif edemediğim şey bir duygu olabilirdi. Adını koyamadığım bir duygu. Oturdum masanın yanındaki tahta sandalyeye. Seninle oradaki oturmalarımız geldi aklıma. Duvarlarda senin çektiğim fotoğraflar asılıydı, aralarında da senin fotoğrafların. Senin ve diğer birkaç kişinin... Fark ettim ki, uzun zamandır bakmamışım o fotoğraflara ya da böyle içten bakmamışım. O ağrı biraz daha arttı. Sandalyede doğruldum, sandalye gıcırdadı. Dışardan bir kumru sesi geldi: gu-guuuuk-guk... gu-guuk-guk. O ses alay etti benle, o resimlerdeki bir daha göremeyeğimi düşündüm ve ben de sonunda koyverdim işte kendimi o an o tahta masanın yanında. Karardı ortalık, renkler değişti. O odada ne kadar kaldım, bilmiyorum. Sonra bir anda dışarı çıktım, cebimden kibriti çıkardım. Evi yakmak geçti içimden, hatta bütün ormanı yakmak. Ama yapamadım, bu şekilde bir yere varamayacağımı düşündüm. Gölün kenarına gittim, yüzümü yıkadım, kuyudan bir yudum su içtim ve tekrardan içeri girdim. Geceyi geçirecek bir yer yaptım kendime ve uyudum.
Bu sabah Aachen'a geri dönmem gerekiyor. Ama kendi kendime bir karar aldım. Buraya daha fazla uğrayıp, son girdiğim odadan başlayarak tamamını derleyip toparlayacağım. Sırayla ve yavaş yavaş, tek başıma veya birkaç kişi yardımıyla odadan odaya temizleyeceğim, çünkü burayı böyle bırakmamak gerekiyor, sonuçta yıllarımız burada geçti ve daha birçok yıl daha geçirmeyi planlıyorum. Bundan sonra daha sık giderim arkadaşım ve sana da her gittiğimde yeni mektuplar yazar, yaptıklarımı anlatırım. Sen burayı göremesen de, yazdıklarımdan kafanda güzel bir resmini yapacağından eminim.
Hürmetle,
İbrahim
10 Şubat 2012 Cuma
'yazamamayı yazmak'
Ah arkadaşım,
Yazı yazamıyorum. Yine bilindik boşluklarda, daha önceden çıkılmış sürgünlerde kayboluyorum. Şehrimden ve insanlardan uzaklaşıyorum ve bunu bu sefer istemediğim halde yapıyorum. Sana senin hikayeni yazacağımı söylediğimde ben de umutlanmıştım, yeniden kaleme geri dönerim diye. Şimdilerde sadece çizim yapmak için kullanıyorum kalemlerimi. Ardı ardına iki kelime gelse gözüme batıyor ve yırtıyorum sayfaları. Bu sessizliğin sonunda ya içime sinen bir hikaye çıkacak ya da ben iyice gömüleceğim sessizliğimin içine. Daha önceleri beni bu sessizlikten senin yazı yazmanın basitliğini ve her zaman yapılabilirliğini anlattığın sözlerin çıkarırdı, şimdi bana o sözlerden birkaç tane gerek. Eski mektuplarını karıştırsam bulur muyum diye düşünüyorum ama bulacağım başka şeylerden korktuğumdan bunu da yapamıyorum.
Bu bir kısır döngü ah arkadaşım. Aklım yazı yazmak istese de, yüreğim ya da artık neremle yazıyorsam beni yarı yolda bırakıyor ve sonunda zorlama cümlelere kalıyorum ve böyle anca yazamamayı yazıyorum. Üstelik bir de dişim ağrıyor son birkaç gündür. Baksana konu yine nerelere geldi. Şu mektubu bile yırtmak istiyorum, ama o zaman kendime verdiğim sözlerden de vazgeçerim diye rüzgara bırakıyorum. Ama sen bana bir kıvılcım gönder ki hikayelere başlayabileyim ya da bana bir giriş bölümü ver ki ben devamını getirebileyim.
Bu şehirden ve bu zamandan hürmetle!
İbrahim
Yazı yazamıyorum. Yine bilindik boşluklarda, daha önceden çıkılmış sürgünlerde kayboluyorum. Şehrimden ve insanlardan uzaklaşıyorum ve bunu bu sefer istemediğim halde yapıyorum. Sana senin hikayeni yazacağımı söylediğimde ben de umutlanmıştım, yeniden kaleme geri dönerim diye. Şimdilerde sadece çizim yapmak için kullanıyorum kalemlerimi. Ardı ardına iki kelime gelse gözüme batıyor ve yırtıyorum sayfaları. Bu sessizliğin sonunda ya içime sinen bir hikaye çıkacak ya da ben iyice gömüleceğim sessizliğimin içine. Daha önceleri beni bu sessizlikten senin yazı yazmanın basitliğini ve her zaman yapılabilirliğini anlattığın sözlerin çıkarırdı, şimdi bana o sözlerden birkaç tane gerek. Eski mektuplarını karıştırsam bulur muyum diye düşünüyorum ama bulacağım başka şeylerden korktuğumdan bunu da yapamıyorum.
Bu bir kısır döngü ah arkadaşım. Aklım yazı yazmak istese de, yüreğim ya da artık neremle yazıyorsam beni yarı yolda bırakıyor ve sonunda zorlama cümlelere kalıyorum ve böyle anca yazamamayı yazıyorum. Üstelik bir de dişim ağrıyor son birkaç gündür. Baksana konu yine nerelere geldi. Şu mektubu bile yırtmak istiyorum, ama o zaman kendime verdiğim sözlerden de vazgeçerim diye rüzgara bırakıyorum. Ama sen bana bir kıvılcım gönder ki hikayelere başlayabileyim ya da bana bir giriş bölümü ver ki ben devamını getirebileyim.
Bu şehirden ve bu zamandan hürmetle!
İbrahim
12 Ocak 2012 Perşembe
'rüzgara bırakılan mektuplar'
Ah arkadaşım,
Şimdi seninle oturup konuşabilsek, ben yine bir tren garının soğukluğunda geceler boyunca evim olacak kompartımanıma eşyalarımı bıraktıktan sonra son bir sigara içip şehrimin Aralık soğuğunu duymak için perona çıksam, sen de bana heyecanla yazacağın son öykünün taslağını anlatsan. Evet, seni dikkatle dinlemeye çalışırdım ama aklımda yolculuk ve şehrimi bırakıyor olmanın hüznüyle dediklerine bir türlü odaklanamazdım. En sonunda da sana derdim ki, ne kadar alışmış gibi görünsek de, rüzgara karşı sert dursak da her gitmek yeni bir yara açıyor üzerimde. Gitmek, yola çıkmak değil de zor olan yalnız kalmak, burda kalabalığız iç içeyiz, orda da kalabalığız ama farklı yönlere bakıyoruz, diye devam ederdim. Bu hep böyle olurdu. Sen de her zamanki iyi niyetinle yalnızlığı överdin, gitmenin yola çıkmanın heyecanının da kendine has özelliğinden dem vururdun ve ben yine yalnızlığı ve gitmeyi neden bu kadar sevdiğinden hiç kuşkulanmazdım, gülerek dinler, umutlanmaya çalışırdım, hatta bazen beni anlamadığını bile düşünürdüm. Ama artık anlıyorum. Artık bu hikaye yalnızca benim hikayem değil. Bu noktadan sonra sırf sana değil seni de yazmak düşer bana, işte bundan sonra anlatacağım senin hikayendir. O esen rüzgara karşı sert durmak için rüzgara bırakıyorum sana yazacağım mektuplarımı. Rüzgara mektup mu bırakılırmış, o ne saçma iş dersin bilirim ama bizim buralarda ne ufuk çizgisinde gemileri arayabileceğimiz bir deniz, ne de gürül gürül akan bir ırmak bulunur. Bizde yalnız kuru kuru esen rüzgar var. İşte bu yüzden o rüzgarın her güçlü esişinde bir mektup katacağım önüne, çünkü yazı kalır, mektuplar tarihin tanığıdır. Zaman belki o zaman ileri doğru akmaktan vazgeçer, durur, hatta geriye doğru akar. Daha önce de dediğimiz gibi bütün hikayeler bir yolculukla başlıyorsa, senin hikayen de bir yolculukta başlamalı ama bu sefer alıştığımız gibi yollarda değil zamanda bir yolculuk. Belki bir gün biri bu mektupları bulur ve biz tekrardan yaşarız bütün o anları, belki...
Aachen'dan ve bugünden hürmetle,
İbrahim
Şimdi seninle oturup konuşabilsek, ben yine bir tren garının soğukluğunda geceler boyunca evim olacak kompartımanıma eşyalarımı bıraktıktan sonra son bir sigara içip şehrimin Aralık soğuğunu duymak için perona çıksam, sen de bana heyecanla yazacağın son öykünün taslağını anlatsan. Evet, seni dikkatle dinlemeye çalışırdım ama aklımda yolculuk ve şehrimi bırakıyor olmanın hüznüyle dediklerine bir türlü odaklanamazdım. En sonunda da sana derdim ki, ne kadar alışmış gibi görünsek de, rüzgara karşı sert dursak da her gitmek yeni bir yara açıyor üzerimde. Gitmek, yola çıkmak değil de zor olan yalnız kalmak, burda kalabalığız iç içeyiz, orda da kalabalığız ama farklı yönlere bakıyoruz, diye devam ederdim. Bu hep böyle olurdu. Sen de her zamanki iyi niyetinle yalnızlığı överdin, gitmenin yola çıkmanın heyecanının da kendine has özelliğinden dem vururdun ve ben yine yalnızlığı ve gitmeyi neden bu kadar sevdiğinden hiç kuşkulanmazdım, gülerek dinler, umutlanmaya çalışırdım, hatta bazen beni anlamadığını bile düşünürdüm. Ama artık anlıyorum. Artık bu hikaye yalnızca benim hikayem değil. Bu noktadan sonra sırf sana değil seni de yazmak düşer bana, işte bundan sonra anlatacağım senin hikayendir. O esen rüzgara karşı sert durmak için rüzgara bırakıyorum sana yazacağım mektuplarımı. Rüzgara mektup mu bırakılırmış, o ne saçma iş dersin bilirim ama bizim buralarda ne ufuk çizgisinde gemileri arayabileceğimiz bir deniz, ne de gürül gürül akan bir ırmak bulunur. Bizde yalnız kuru kuru esen rüzgar var. İşte bu yüzden o rüzgarın her güçlü esişinde bir mektup katacağım önüne, çünkü yazı kalır, mektuplar tarihin tanığıdır. Zaman belki o zaman ileri doğru akmaktan vazgeçer, durur, hatta geriye doğru akar. Daha önce de dediğimiz gibi bütün hikayeler bir yolculukla başlıyorsa, senin hikayen de bir yolculukta başlamalı ama bu sefer alıştığımız gibi yollarda değil zamanda bir yolculuk. Belki bir gün biri bu mektupları bulur ve biz tekrardan yaşarız bütün o anları, belki...
Aachen'dan ve bugünden hürmetle,
İbrahim
24 Temmuz 2011 Pazar
'huzurlu, huzursuz'
Sevgili İbrahim,
O elem olay yüzünden İstanbul'a gelmenin ve görüşmemizin üzerinden fazla bir vakit geçmemiş olmasına rağmen sana yazıyorum. Kanlıca'dan Emirgan'a geçen vapuru kaçırınca son sefer görüştüğümüz çay bahçesine oturup sana yazmaya karar verdim. Takvimsel olarak pek bir ilerleme olmadı. Bahar bitti yaz geldi, ancak hayatımda çok fazla yenilik oldu, seninle paylaşmazsam olmaz.
Öncelikle aylardır içimi kemiren, uzadıkça uzayan ve bütün hayatıma sahip olan doktora tezimi verdim. Artık istediğim kitapları okumakta özgürüm. Doktora tezimi verdikten sonra birkaç hafta hiçbir şey yapmadım, aylak aylak dolandım. Havalar güzelleşip, bahar kendini mis gibi kokan güller ile birlikte yaza bırakınca ben de her sene yaptığım gibi Büyük Ada'ya gitmeye başladım. İhsan ve Macide yoğunlardı, ben de tek başıma gidip geliyordum. İşte zaten bütün hikaye de o yolculuklarda başladı. Adile Hanım'ı görüp selam verdiğimde yanlarında oturan o güzel hanımı hemen fark etmiştim. Tanıştırıldım, adı Nuran'dı. Bu ismi iyi oku İbrahim, bundan sonra çok duyacaksın benden. O gün birçok konudan konuştuk yol boyunca. Adile Hanım'a da biraz ayıp oldu sanırım. En çok da musiki üzerine konuştuk. Hani senin bir türlü öğrenemediğin konular. Hatırlarsan sana "Mahur Beste"yi anlatmıştım. Nuran mahur bestenin güftecisinin torunuymuş, ona da sana anlattığım gibi ahkam keserek anlatıyordum lafı ağzıma tıktı. Neyse o günden sonra Ada'da da birkaç defa karşılaştık. Birbirimizi arkadaşlığından çok keyif almaya başladık. Bir de çocuğu var, adı Fatma. Babasına duyduğu derin sevgiden dolayı bana kötü davranıyor. Ama umuyorum ki zamanla birbirimize alışacağız.
Seni kıskandırmak istemem ama Nuran'la bu aralar İstanbul'u geziyoruz. Bir gün Çemberlitaş'tayız, bir gün Süleymaniye'de. Ama en çok Boğaz'dayız. Benim ufak teknemle bir çıkıyoruz, sonra uzun bir vakit bütün Dünya'dan soyutlanmışçasına şarkılar söylüyoruz, yıldızlara bakıyoruz. İstanbul'da yazı hiç bu kadar sevmemiştim azizim. Bu duyguyu da daha önce yaşadığımı hatırlamıyorum. O yanımdayken kendimi çok güçlü hissediyorum. Bütün zorlukları aşabilirmişim gibi geilyor. İbrahim, ben o eski çekingen ve mahsun adam değilim artık. Nuran gibi bir kadının varlığı her şeyi ne kadar hızlı değiştirdi, inanamazsın. Görsen belki de tanımazsın. Ah eski dostum, bizim gibi insanların hayatına böyle kadınlar girmeli işte. Her şeyi kökünden değiştirebilecek güçte olanları.
Ama işte bizi bilirsin İbrahim. Her zaman biraz huzursuzuzdur. Her şey çok güzel gidiyor, çok iyi anlaşıyoruz. Ancak bütün bunlar bir gün sona erebilirmiş korkusu kaplıyor içimi. Sanki yaz bitince bizim ilişkimiz de, sevgimiz de bitecekmiş gibi geliyor. İşlerin yolunda gitmesi gözümü korkutuyor. Bana bir şeyler söyle İbrahim, kız, bağır, çağır da içimdeki o karanlığı dağıt.
Bu konular hakkında sayfalar dolusu yazabilirim. Ancak senin gurbet hayatında çektiğin sıkıntıları tahmin ettiğimden o çok sevdiğin şehir ve bizler hakkında mutlu öyküler anlatıp, hasretini daha da arttırmak istemem. Ama senin bana sayfalar dolusu yazmana izin var. Kara mektuplarını özlemediğimi söylesem gerçeği çarpıtmış olurum. Nasılsın? Havalar nasıl? Yanlış hatırlamıyorsam, geçen yaz havaların yazın soğuk olduğundan bahsetmiştin. Biraz serinlik bu sıcak şehre iyi gelir aslında. Ama sen herhalde şu an İstanbul sıcağına bile hasret kalmışsındır. Okulun nasıl gidiyor mühendis bey? Ne zaman alıyorsun diplomayı, geri geliyorsun? Arkadaş ortamlarında yine adın çok geçer oldu. Geçen gün İhsan'a da sana mektup yazacağımı söyledi. "Selam söyle en huysuz öğrencime!" dedi. Üzerimde kalmasın, selamını ileteyim. Asıl sormak istediğim soru ise ne zaman geleceğin? Yakın zamanda seni görebilecek miyiz İbrahim? Nuran'la seni tanıştırmak için heyecanlanıyorum.
Mektupların sonuna şiir koymak adetimizdi. Bu seferlik işin biraz dışına çıkayım yukarda bahsettiğimiz Mahur Beste'den bir beyit koyayım. Neşati'ye saygıyla:
Gittin emma ki kodun hasret ile canı bile
İstemem sensiz geçen sohbet-i yâranı bile
Şehirler şehri İstanbul'dan, güzel bir yaz akşamından hürmetle ve hasretle.
Mümtaz
O elem olay yüzünden İstanbul'a gelmenin ve görüşmemizin üzerinden fazla bir vakit geçmemiş olmasına rağmen sana yazıyorum. Kanlıca'dan Emirgan'a geçen vapuru kaçırınca son sefer görüştüğümüz çay bahçesine oturup sana yazmaya karar verdim. Takvimsel olarak pek bir ilerleme olmadı. Bahar bitti yaz geldi, ancak hayatımda çok fazla yenilik oldu, seninle paylaşmazsam olmaz.
Öncelikle aylardır içimi kemiren, uzadıkça uzayan ve bütün hayatıma sahip olan doktora tezimi verdim. Artık istediğim kitapları okumakta özgürüm. Doktora tezimi verdikten sonra birkaç hafta hiçbir şey yapmadım, aylak aylak dolandım. Havalar güzelleşip, bahar kendini mis gibi kokan güller ile birlikte yaza bırakınca ben de her sene yaptığım gibi Büyük Ada'ya gitmeye başladım. İhsan ve Macide yoğunlardı, ben de tek başıma gidip geliyordum. İşte zaten bütün hikaye de o yolculuklarda başladı. Adile Hanım'ı görüp selam verdiğimde yanlarında oturan o güzel hanımı hemen fark etmiştim. Tanıştırıldım, adı Nuran'dı. Bu ismi iyi oku İbrahim, bundan sonra çok duyacaksın benden. O gün birçok konudan konuştuk yol boyunca. Adile Hanım'a da biraz ayıp oldu sanırım. En çok da musiki üzerine konuştuk. Hani senin bir türlü öğrenemediğin konular. Hatırlarsan sana "Mahur Beste"yi anlatmıştım. Nuran mahur bestenin güftecisinin torunuymuş, ona da sana anlattığım gibi ahkam keserek anlatıyordum lafı ağzıma tıktı. Neyse o günden sonra Ada'da da birkaç defa karşılaştık. Birbirimizi arkadaşlığından çok keyif almaya başladık. Bir de çocuğu var, adı Fatma. Babasına duyduğu derin sevgiden dolayı bana kötü davranıyor. Ama umuyorum ki zamanla birbirimize alışacağız.
Seni kıskandırmak istemem ama Nuran'la bu aralar İstanbul'u geziyoruz. Bir gün Çemberlitaş'tayız, bir gün Süleymaniye'de. Ama en çok Boğaz'dayız. Benim ufak teknemle bir çıkıyoruz, sonra uzun bir vakit bütün Dünya'dan soyutlanmışçasına şarkılar söylüyoruz, yıldızlara bakıyoruz. İstanbul'da yazı hiç bu kadar sevmemiştim azizim. Bu duyguyu da daha önce yaşadığımı hatırlamıyorum. O yanımdayken kendimi çok güçlü hissediyorum. Bütün zorlukları aşabilirmişim gibi geilyor. İbrahim, ben o eski çekingen ve mahsun adam değilim artık. Nuran gibi bir kadının varlığı her şeyi ne kadar hızlı değiştirdi, inanamazsın. Görsen belki de tanımazsın. Ah eski dostum, bizim gibi insanların hayatına böyle kadınlar girmeli işte. Her şeyi kökünden değiştirebilecek güçte olanları.
Ama işte bizi bilirsin İbrahim. Her zaman biraz huzursuzuzdur. Her şey çok güzel gidiyor, çok iyi anlaşıyoruz. Ancak bütün bunlar bir gün sona erebilirmiş korkusu kaplıyor içimi. Sanki yaz bitince bizim ilişkimiz de, sevgimiz de bitecekmiş gibi geliyor. İşlerin yolunda gitmesi gözümü korkutuyor. Bana bir şeyler söyle İbrahim, kız, bağır, çağır da içimdeki o karanlığı dağıt.
Bu konular hakkında sayfalar dolusu yazabilirim. Ancak senin gurbet hayatında çektiğin sıkıntıları tahmin ettiğimden o çok sevdiğin şehir ve bizler hakkında mutlu öyküler anlatıp, hasretini daha da arttırmak istemem. Ama senin bana sayfalar dolusu yazmana izin var. Kara mektuplarını özlemediğimi söylesem gerçeği çarpıtmış olurum. Nasılsın? Havalar nasıl? Yanlış hatırlamıyorsam, geçen yaz havaların yazın soğuk olduğundan bahsetmiştin. Biraz serinlik bu sıcak şehre iyi gelir aslında. Ama sen herhalde şu an İstanbul sıcağına bile hasret kalmışsındır. Okulun nasıl gidiyor mühendis bey? Ne zaman alıyorsun diplomayı, geri geliyorsun? Arkadaş ortamlarında yine adın çok geçer oldu. Geçen gün İhsan'a da sana mektup yazacağımı söyledi. "Selam söyle en huysuz öğrencime!" dedi. Üzerimde kalmasın, selamını ileteyim. Asıl sormak istediğim soru ise ne zaman geleceğin? Yakın zamanda seni görebilecek miyiz İbrahim? Nuran'la seni tanıştırmak için heyecanlanıyorum.
Mektupların sonuna şiir koymak adetimizdi. Bu seferlik işin biraz dışına çıkayım yukarda bahsettiğimiz Mahur Beste'den bir beyit koyayım. Neşati'ye saygıyla:
Gittin emma ki kodun hasret ile canı bile
İstemem sensiz geçen sohbet-i yâranı bile
Şehirler şehri İstanbul'dan, güzel bir yaz akşamından hürmetle ve hasretle.
Mümtaz
21 Ocak 2011 Cuma
'sarı elbise'
Sevgili arkadaşım,
Ne kadar zaman oldu sana yazamadım. Vaktim yoktu demeyeceğim, evde boş boş tavana baktığım zamanlar gelir aklıma, ayıp ederim sana ve en önemlisi kendime. Doğrusu, yazacak bir şey bulamadım. Şimdi de pek bir şey bulmadım ama yazmadıkça mesafeler daha da uzayacak, bu böyle olmaz o yüzden başlıyorum dökülmeye.
Kış geldi yine bu şehre. Ciğerlerimize işliyor soğuk. Beni bilirsin, evden çıkarken atkı takmayı unutuyorum, bere zaten takmıyorum. Bir tane eski bir şapka bulmuştum bit pazarında onu takıyorum zaman zaman. Yakıştığını söylüyorlar, inanıyorum, inanmak hoşuma gidiyor. İşte bu korunmayı bilmememden dolayı hasta oluyorum sürekli. Boğazlarım şişiyor. Kış ayı benim için hastalık ayı, her şey aynı yani. Yazı bekliyorum, bu şehir yazın daha bir umut dolu sanki.
"Yaz" demiştin bana bir keresinde. "Yaza daha çok varken yaz, şehrine dönmene de çok varken yaz, daha nefes alabiliyorken yaz". Hiç aklımdan çıkmadı bu sözlerin. O yüzden yazmaya çalışıyorum işten güçten fırsat buldukça. Malum bizimkisi yazı yazmaya çok uzak bir iş. Kafamı yeniden kurmam gerekiyor yazıya oturmak için, o da zaman alıyor. Ama yazıyorum, sayfalarca yazıyorum. Kim bilir belki bir gün biri bu yazdıklarımı bulur çıkarır ve ünlü olur.
Gördüğün gibi şaka da yapıyorum. Peki sen hala şaka yapabiliyor musun en ciddi anlarda? Yoksa bitirdin mi o şarkıyı? Bak aklıma ne geldi, hani seninle bir gün Kapalıçarşı'yı gezerken (ne de çok tutturmuştun "gidelim" diye) beni kolumdan çekerek manifaturacıya sokmuştun da sarı sarı kumaşlar almıştık, elbise yaparsın diye. Yaptın mı o sarı elbiseyi kendine? Başında durup, sürekli seni övecek birini mi bekliyorsun yoksa hala?
Bana yazmayı bırakma. Mesafeler aşılır, soğuklar sıcacık olur iki sayfa yazıyla.
Validene saygılar.
Aachen'dan hürmetle.
İbrahim
anlatıcının notu: İbrahim Bey'e gelen ve onun hiç göndermediği mektuplarını sakladığı kutunun kilidini kırmayı başardım sonunda. Bundan sonra onları da sizinle paylaşacağım.
Ne kadar zaman oldu sana yazamadım. Vaktim yoktu demeyeceğim, evde boş boş tavana baktığım zamanlar gelir aklıma, ayıp ederim sana ve en önemlisi kendime. Doğrusu, yazacak bir şey bulamadım. Şimdi de pek bir şey bulmadım ama yazmadıkça mesafeler daha da uzayacak, bu böyle olmaz o yüzden başlıyorum dökülmeye.
Kış geldi yine bu şehre. Ciğerlerimize işliyor soğuk. Beni bilirsin, evden çıkarken atkı takmayı unutuyorum, bere zaten takmıyorum. Bir tane eski bir şapka bulmuştum bit pazarında onu takıyorum zaman zaman. Yakıştığını söylüyorlar, inanıyorum, inanmak hoşuma gidiyor. İşte bu korunmayı bilmememden dolayı hasta oluyorum sürekli. Boğazlarım şişiyor. Kış ayı benim için hastalık ayı, her şey aynı yani. Yazı bekliyorum, bu şehir yazın daha bir umut dolu sanki.
"Yaz" demiştin bana bir keresinde. "Yaza daha çok varken yaz, şehrine dönmene de çok varken yaz, daha nefes alabiliyorken yaz". Hiç aklımdan çıkmadı bu sözlerin. O yüzden yazmaya çalışıyorum işten güçten fırsat buldukça. Malum bizimkisi yazı yazmaya çok uzak bir iş. Kafamı yeniden kurmam gerekiyor yazıya oturmak için, o da zaman alıyor. Ama yazıyorum, sayfalarca yazıyorum. Kim bilir belki bir gün biri bu yazdıklarımı bulur çıkarır ve ünlü olur.
Gördüğün gibi şaka da yapıyorum. Peki sen hala şaka yapabiliyor musun en ciddi anlarda? Yoksa bitirdin mi o şarkıyı? Bak aklıma ne geldi, hani seninle bir gün Kapalıçarşı'yı gezerken (ne de çok tutturmuştun "gidelim" diye) beni kolumdan çekerek manifaturacıya sokmuştun da sarı sarı kumaşlar almıştık, elbise yaparsın diye. Yaptın mı o sarı elbiseyi kendine? Başında durup, sürekli seni övecek birini mi bekliyorsun yoksa hala?
Bana yazmayı bırakma. Mesafeler aşılır, soğuklar sıcacık olur iki sayfa yazıyla.
Validene saygılar.
Aachen'dan hürmetle.
İbrahim
anlatıcının notu: İbrahim Bey'e gelen ve onun hiç göndermediği mektuplarını sakladığı kutunun kilidini kırmayı başardım sonunda. Bundan sonra onları da sizinle paylaşacağım.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)