18 Aralık 2010 Cumartesi

sıcak şarap, soğuk meydan

"Bu sıcak şarapları git gide daha soğuk mu vermeye başladılar, ne dersiniz?" diye sordu siyah kalpaklı adam İbrahim Bey'e. Bir elinde şarap bardağı vardı, diğer eliyle atkısını düzeltiyordu.

Şarap değil, biziz soğuyan, diye mırıldandı İbrahim Bey kendi dilinde.

"Pardon, dediğinizi anlayamadım" diye üsteledi siyah kalpaklı adam.

"Havalar soğudu, sıcak tutmak zor oluyordur" diye cevapladı yükses sesle ve her zamanki iyimserliğiyle. Gerçekten de buraya geldiğinden beri yaşadığı en soğuk kıştı. Kar çok erken başlamış ve kesileceğe benzemiyordu. O soğuğa ve yalnızlığa meydan okumak adına Noel için kurulan pazara çıkmıştı ve sıcak şarap içip yanından geçen aileleri, yorgun gözlü ihtiyarları ve yaklaşık onbeş dakikadır çalan nefesli çalgıları dinliyordu. Yalnızlığından kurtulmak için insanların içinde yalnız kalmak gerektiğini düşünüyordu.

"Buralardan değilsiniz galiba." diye sordu siyah kalpaklı adam.

O, onu çoktan unutmuştu nefeslileri dinliyordu. Adamın sorusuyla irkildi, neyi zorluyor ki, suratımdaki sakallar ve nefret dolu bakışlarım yeterince korkutmadı mı onu, ilgisini mi çekti acaba?

"Yok, okumak için buradayım."
"Öyle mi? Sormamın sakıncası yoksa nerelerden geliyorsunuz?"
"İstanbul'dan geliyorum efendim, Türkiye"
"A ne kadar güzel, sizin oralarda pek kar yok değil mi? Yabancı geliyordur bu kar size."
Evet, kar yok çölde develerle yaşıyoruz, su da yok.
"Yok Türkiye'ye de kar yağar, bu kadar soğuk olmasa da."
"Ben de Hollandalıyım aslında. Ama uzun süredir bu şehirdeyim. Okumak için gelmiştim ben de, ayrılamadım. Şimdi eşim, çocuklarım ve torunlarımla burada yaşıyoruz."

İbrahim Bey, adamın yüzüne baktı ve o ana kadar yaşlı olduğunu fark etmemiş olduğuna şaştı.

"Eğer izin verirseniz, size bir sıcak şarap daha ısmarlamak isterim, tabii eğer vaktiniz varsa?" diye sordu siyah kalpaklı adam.

Nefesliler sustu. Hadi bakalım, hiç de lazım değildi, ben kendi sessizliğimden memnundum. Hadi artık sıkıl ve uzaklaş benden.

"Teşekkür ederim, memnun olurum."

Aslında reddedecekken son anda kabul etti adamın teklifini. Uzun bir zaman sonra -belki de etrafı sarmış Noel süslerinin de etkisiyle- İbrahim Bey tanımadığı bir adamla uzun bir sohbet etmişti. Dünü ve bugünü olmayan bir sohbetti. Sonunda birbirlerinin ellerini sıkıp kendi yollarına gittiler, karın altında kalan şehrin buz tutmuş meydanları sessizce boşaldı, ayışığı kaldı sadece İbrahim Bey'in yolunu aydınlatan.

9 Aralık 2010 Perşembe

sessizliğe takılan

"Sokakta kar sessizliği vardı." diye yazdı önündeki kağıda İbrahim Bey. Camdan dışarı bakarak o sessizliği duymaya çalışıyordu. Bir kez daha kağıda baktı, okudu cümleyi, tekrar dışarı baktı ve yazdıklarını karaladı. Bütün gün evden dışarı çıkmamıştı. Nerden bilebilirdi ki dışardaki sessizliği veya sesi? O an daha sabahtan beri kendi sesini bile duymadığını fark etti. Sesini özlemiş miydi? Dışarda olup olmadığını bilmediği ancak odasını kaplayan sessizliği dağıtmak için bir şarkıya başladı:

"gözünde bir ışık var,
peşinde bin aşık var,
dudağ..."


Kesti. Mahmure Hanim'dan sonra kendi sesi de kendine katlanılmaz gelmişti. En iyisi sessizlikti. Bu aralar pek evden çıkası gelmiyordu. Dışarıda ve içinde kopan fırtınalara aldırmadan eylemsizliğin tadını çıkarıyordu. İlerde yapacaklarının umudu ve geçmişte yaptıklarının tadı veya acısı onu ilgilendirmiyordu. O ikisinden de boş zaman çalıyordu, ilerde yaşayacaklarının ya farkındaydı ya değildi. Bir tatil planı diğerine karışıyordu, onun peşinden de büyük adam olma hayalleri. Hepsi sonunda sessizliğe takılıp gidiyordu. Kafasını uzun süre bir konuda sabit tutamıyordu.

Kafasını uzak hayallerden geri toplayıp kağıda yeni bir cümle ve bir denklem yazdı:

"Sevişmek siyasal bir eylemdi."
2 x 2 = 4

Gaz lambasını söndürdü.

2 Aralık 2010 Perşembe

şehre yakarış.

"Şehirler ağlar mı üzerlerindeki binalar yıkıldığında veya yandığında? Ya da canları acır mı biz çok amaçlı ve çok katlı binalarımızı kör bir mızrak gibi ciğerlerine sapladığımızda? Acaba depremlerle, fırtınalarla, sellerle bize anlatmak istedikleri bir şeyler var mıdır? Yoksa onlar kendilerinden beklendiği gibi cansız mıdır?

Eğer yanacak bir canın varsa Aachen -ya da karizmatik adınla Aix la Chapelle-, bizim adımlarımız bile acıtıyordur senin narin göğsünü. Elinden gelse her adımımıza karşılık bir kere sarsarsın bizi. Hatta senin toprağını biraz kazsak o kadar sinirlenirsin ki ateşinle karşılarsın bizi.

Ama öbür yandan sana ne yaparsak yapalım ruhun duymaz İstanbul! Hülyalı gözlerinle denizini seyredersin. Bir yandan poyraz estirir, azıcık canın sıkıldığında da verirsin lodosu. Umrunda mı insanlar kalelerini işgal etsin, surlarını yıksın, binalarını nankörce yaksın, denizlerini derelerini bok içinde bıraksın ya da göğsüne saplasın binlerce ton ağırlığındaki beton hançerlerini? Sen hep işine bakarsın, görmezden gelirsin. Gerçekten de benim dediklerimi duyamayacak kadar cansız mısın? Bu kadar hafızasız mısın?"

anlatıcının notu: Bu notu daha önce görmediğime eminim. Birkaç gün önce defterlerin arasından düştü. İbrahim Bey'in tam olarak neyi kastettiğini bilmiyorum. Çünkü o tarihlerde gerçekleşen kayda değer bir şehir felaketine rastlamadım.

26 Kasım 2010 Cuma

harry haller'la tanıştıktan sonra

"İçimde, benden taşan bir insan var ve zaman zaman da dizginlediğim bir kurt ve bunun arkasından gelen binlerce, milyonlarca "ben" yansımaları. Hepsi birbirini takip ediyor, birbirine paralel duran iki aynanın sonsuz yansımaları gibi. Ben ise her sabah birini seçip başlıyorum günüme, günün içinde değiştirme hakkımı olduğunca saklı tutarak."

Son noktayı koyduktan sonra gözlüğünü düzeltip, gaz lambasının parlaklığını arttırıp yeniden okudu yazdıklarını İbrahim Bey. Annesinden gizli mutfaktan şekerleme kaçıran bir çocuğun muzipliğiyle bir kez daha okudu. Beğendi. Kendininmişçesine yazdığı bu cümle aslında az önce son sayfasını çevirdiği kitabın aklında kalan özetiydi. Her zaman yaptığı gibi kendini romanın kahramanıyla birleştirmiş ve onun hayatını kendisininkiymişçesine yaşamıştı. Bu gece o gaz lambasının ışığında o İbrahim Bey değil, Harry Haller'dı ve yazdığı ve yazacağı her şey de onun hafızasıydı.

"Bazen insanlara kendimi anlatabileceğimi düşünüyorum, ancak bunu yapmaya başladığımda kendim bile kendimden sıkılıyorum ve başkalaşıp bir anda susuyorum."

Hala kendinden bir şeyler yazdığını düşünüyordu ama aslında kitabı yeniden yaratıyordu. (Belki de kitabın ilk tercümesini yapıyordu.)

"Bir gün biri karşıma çıksa, bana bir ayna tutsa ve ben de kendimi ve ondaki kendimi görebilsem. Ama bugüne kadar konuştuklarımın hiç biri beni muhabbetiyle doyuramadı."

Yine kitaptan aklında kalan kısımları kendi düşünceleriymiş gibi farkında olmadan yazıyordu. Üstelik yazdıkları gerçek bile değildi.

"Ama ne olursa olsun, bütün gündelik ve genel sıkıntılarım bir yana, sanırım uzun bir aradan sonra "ohh" deme fırsatı verdi hayat bana. Bunu değerlendirmem gerek. Bu sefer önüme yenilenmiş bir şekilde konan oyunu aynı hataları tekrarlamadan baştan oynamam gerek."

İşte sonunda özgün bir paragraf yazabilmişti İbrahim Bey önündeki kağıda. (Son kısmı yine de pek özgün değildi ama ilk cümlelerin beklenmezliği son kısmı görmezden gelmemize yetmişti.) Kağıdı, diğer kağıtların arasına koydu. Gözlüğünü çıkarıp başucuna bıraktı, gaz lambasını söndürdü ve yatağına girdi. Yarın yorucu bir gün olacaktı.

10 Kasım 2010 Çarşamba

karasal ikilem.

"Eski notları kurcalıyordum. Bir kısmı çekmecenin arasındaki boşluğa düşmüş, onları oradan alamadım, açıkçası üşendim. Ama elime eskiden karaladığım bir kağıt parçası geldi. Üzerinde silik eski bir tarih "6 Şubat 1950". Soğuk, hatta karlı bir kış gecesi olduğunu varsayıyorum. Aynen şöyle yazıyor:

"Boğazlara, akan sulara alışmışsan
Ölmüş sevdalara bile mezar olamaz
İçinden nehir geçmeyen şehirler"

İkinci senemde yazmışım, sonradan devamına bir şeyler eklerim diye de yarım bırakmışım, eklememişim. Ne kadar da zor gelirdi o zamanlar denizi olmayan bir şehirde yaşamak. Kuru havalardan sürekli dudaklarım çatlardı. Yüzüme ince ince dokunan yağmura küfrederdim; gözlüğüm, üstüm başım hep ıslak olurdu. İstanbul'dayken de şehirlerin ancak denizlerle bittiğini savunan bizler çok takılırdık Ankaralı gördüğümüz zamanlarda.

Eh demek ki cezamız buymuş. Karasal iklime, susuz şehirlere alışmakmış ve kendimizi akarsularla avutmak. İstanbul'a her gittiğimde oraya daha az ait mi hissediyorum ben kendimi? Yok böyle bir şey olamaz. Geri döneceğim değil mi? İstanbul?"

anlatıcının notu: İbrahim Bey'in yukarıda bahsettiği notu defterleri arasında henüz bulamadım. Fakat arasına kaçanları almaya üşendiği çekmeceyi neredeyse parçaladığımı göz önünde bulundurursak yakın bir zamanda onu da bulabileceğimi düşünüyorum. Ayrıca ufak bir dipnot daha: İbrahim Bey İstanbul'a geri dönüyor ve ilerde onunla ilgili daha umutlu şeyler yazabiliyor, yani kendini ona daha ait hissediyor.

2 Kasım 2010 Salı

dünya'nın sonu mu?.

"Şimdi size bir öykü anlatacağım. Siz buna ister inanırsınız, ister gülüp geçersiniz, isterseniz de çoğunun yaptığı gibi sonuna kadar okumadan sayfayı çevirirsiniz. İşte başlıyorum benden söylemesi, sesimden sıkılanın her şeyi yapması serbesttir:

Geçenlerde sık sık yaptığım gibi yine hava almak için dışarıya çıkmıştım. Artık sonbahar gelmiş, günler kısalmaya başlamıştı, buna binayen hava da erken kararmaya başlamıştı. Hikayelerdeki sırları aramayı seven okuyucularıma baştan söyleyeyim: yorgun değildim, uykumu almıştım ve kanımda keyif verici hiçbir madde yoktu, zihnim gayet açıktı. Yürürken bir anda yerdeki sarı yapraklardan birinin yukarı doğru yükseldiğini gördüm. "Rüzgardandır" dedim, devam ettim.

Biraz ilerlediğimde bir taşın düzgün doğrusal bir hareket yaparak yukarı doğru aynı düzlemde yükseldiğine tanık oldum. Bu ilk gördüğümden daha ilginçti, çünkü dışarıdan bir kuvvet uygulanmadıkça böyle bir şey olamayacağını biliyorduk. Eski hiyelkarların bile ilk bildiği kanundu bu, ama ilk kez arz cazibesini* formüle döken Sör İsak Nivtondu.

Sonra bir süre oturup taşın hareketini seyrettim. Arz cazibesi kaybolmamıştı ben yerimden kıpırdamıyordum zıpladığımda veya durup dururken, hiçbir kuvvet uygulanmadan. Ama daha detaylı baktığımda anladım ki bizim bildiğimiz kanıtladığımız sevdiğimiz moment kaybolmuştu. Taşın bulunduğu yerde moment yoktu ve taş da bu hareketini Dünya'nın dönüş hareketine tepki olarak yapıyordu. "actio=reactio". Moment alamadığı için sadece düzgün doğrusal hareketle yetiniyordu.

Bu anomalinin başka yerlerde de görülüp görülmeyeceğini bilmiyorum. Görülüyorsa da umrumda değil. Yetkilere falan da bildirmeyeceğim. Eğer böyle bir şey Yerküre'nin tamamında olacak olursa zaten işsizim demektir. Amaaan ne rahat, gideyim evime şarap içip kitap okuyayım o zaman ben de..."

*Arz cazibesi= Yerçekimi anlamına gelmekteymiş. O dönemlerde bu kelimenin kullanılıp kullanılmadığını bilmiyorum ama İbrahim Bey'in bu kelimeyi çok sevdiği belli.

anlatıcının notu: İbrahim Bey bu yazısını sonradan arkadaşlarının israrıyla birkaç dergiye göndermiş fakat yayınlanmayınca diğer yazılarını göndermekten vazgeçmiş. Ben onun elyazısını çözebildikçe diğer yazılarını da paylaşmaya devam edeceğim.

27 Ekim 2010 Çarşamba

yeniden başlamak



Gara indiğinde yüzüne tokat gibi çarpan soğuk ve arkasında bıraktığı sıcaklıkların hüznü artık eskisi kadar yormuyordu yüreğini. Alışmıştı artık gidip gelmelere. Her gidip gelişinde iki taraftan da biraz daha koptuğunu hissediyordu.

Paltosunun yakalarını kaldırdı ve valizini yüklenip garın merdivenlerinden aşağıya doğru inmeye başladı. İlk gözüne çarpan değişiklik garın yıkılan kısımlarının onarımı tamamen bitmiş olmasıydı. Böylelikle gar eski orjinal haline çok benziyordu ve Almanya'da orjinal halini tamamen koruyabilmiş birkaç gardan biri olarak kalacaktı.

Bu gündelik düşünceler içinde garın çıkış kapısına geldi. Önünde şehir aynen bıraktığı şekilde duruyordu. Yağmur yeni durmuş ve güneş açmıştı, ağaçların yapraklarının, çiçeklerin, büfenin, tramvayın ve hatta insanların üstünde yağmur damlacıkları parlıyordu. Yüzünde acı bir gülümseme belirdi. Yaşadığı iyi kötü bütün anıları tekrardan yerine oturmuştu tatilden sonra. Sanki tatilin verdiği dinlenmişlik bir anda içinden çekilmişti.

Tekrardan bavulunu omzuna alıp tramvay durağına doğru yürümeye başladı bu esnada da dudaklarından sessizce "hadi yeniden başlayalım bakalım" sözleri döküldü. İbrahim Bey bir şeylerin değişeceğine inanarak gelmişti tekrardan bu şehre. Kendi hikayesine ve hatıratına katacağı yeni anılar ve yeni isimler olmasını umuyordu, ama sabırsızdı. Yaşanacakları atlayıp hemen sonuçları görmek istiyordu.

Ben, bu satırların yazarı, hikayenin bu noktasında bir değişiklik yapıp, o garın önünde durup acı acı gülümseyen İbrahim Bey'in yanına gidip elimini omzuna koyup "Umut ettiğin her şey er ya da geç gerçekleşecek İbrahim! Çok yakında!" diyorum. Çünkü hikayeler bizi bu yönde sürüklüyor.

3 Ekim 2010 Pazar

"ab in den Orient-Express!"

Güneşli meydanlarda uçuşan yapraklarla, yazdan kalma kimi zaman güzel kimi zaman acı veren yorgunluklarla ve sınıf duvarlarındaki özlemle geldi sonbahar. Yapacak hiçbir şeyi olmamanın yani kavganın yakınında olup kavganın içine girememenin verdiği huzursuzlukla -aslında biraz da rahatlıkla- oturdu meydandaki banklardan birine.

Birkaç sene önce savaşta yıkılmış meydanın taşlandırması yeni bitmişti. Şehrin iki büyük yapısı arasındaki bu kare şeklindeki taş meydan tarihi ağırlığını hala koruyordu bu "kutsal" şehirde. Napolyon'u bile taşımıştı da sesini çıkarmamıştı, Amerikan bombaları onu ne kadar sarsabilirdi ki. Ayrılıkçıların güçlü seslerini ve yumruklarını da taşımıştı, ona dokunan haklıysa haklı kalmıştı, haksızsa kaybetmişti. Şehrin belki de tek adil yeriydi, bazı uzak meydanlar gibi.

Tarihe tanıklık etmiş meydan şimdi İbrahim Bey'e tanıklık ediyordu. Akşamdan kalmış olmanın verdiği hafif bir tatsızlık ve ayılamamanın çözümü kahveyle birlikte oturuyordu. Elini çenesine koydu ve düşünmeye başladı. "Şarlman yüzünden mi şehir bilim merkezi olmuş yoksa Şarlman da bunun farkına vardığı için mi buraya yerleşmiş? Üniversite bu yüzden mi kurulmuş bu şehre, yani bunların hepsi tesadüf mü yoksa şehirdeki termal kaynaklarda bir numara mı var? Peki İkinci Dünya Savaşı'nda ne kadar yardımcı olmuş üniversite yönetimdekilere? Bundan 20-30 yıl önce şehirde doğan isyan ruhu kendini sütliman bir gelirgeçerciliğe mi terk etmiş? Ya ne diyorum ben ya, kafayı toplamam lazım, karıştırmamam lazım, şarapla birayı da karıştırmamam lazım ama o ayrı."

Saatine baktı. Burda yalnız başına böyle abuk subuk şeyler düşüneceğine gidip valizini hazırlamaya başlaması gerekiyordu. Birkaç saat sonra Paris'e giden trene atlayıp ordan da Orient Express değilse bile onun muadili bir trenle onun gittiği son durağa gidecekti. Yorgunluğunu atabileceği tek yere gidiyordu, İstanbul'a.

Ayağa kalkınca gülümseyerek "ab in den Orient-Express!" diye mırıldandı. Onun şakayla kendisine söylediği söz, bundan yıllar sonra bir nefret sembolü olarak duvarlara yazılacaktı ve tarih yine kendini tekrar edecekti.

19 Eylül 2010 Pazar

garda geçen gece

Lokomotifin fren sesiyle bir anda uyandı. Uzun bir gecenin ardından gardaki banklardan birinde uyuyakalmıştı. Gözlerini oğuşturdu, bankta doğruldu. Sağ tarafına döndü ve güneşin doğmasıyla birlikte katedral kendini karanlıktan kurtarıyordu. Onun arkasında ise Ren nehri ve yepyeni bir güne "merhaba" demeye hazırlanan yıkık dökük Köln kenti uzanıyordu.

Bankın rahatsızlığından boynu tutulmuştu. Sonuçta uyumak için çok da uygun bir yer değildi. Ama neden böyle olmuştu? Neden evinde sıcak yatağında uyumak varken bu soğuk sonbahar gecesinde tatsız bir garın iki büklüm banklarından birinde uyumuştu?

Tam bunların nedenini hatırlamaya çalışırken önünde duran tren kalktı ve arkasında bir süre baktıktan sonra yanına dönüp,

-İstanbul'a gitmek istiyorum artık ben, dedi.

Uzun bir süredir kurduğu ilk cümleydi. Sesi kendine yabancı geldi. Nefesinden gelen içki kokusu onu bile rahatsız etti. Anlaşılan o ki pek fazla da hatırlayamadığı bir gecenin ardından son treni kaçırıp çaresiz kuytuda bulduğu banklardan birine oturmuştu ve uyuyakalmıştı, ya da sızmıştı.

-Sen hiç İstanbul'a gittin mi?, diye sordu yanındakine, veya bu şehirden başka bir şehre gittin mi, gitmeyi düşündün mü?

Cevap gelmedi. Sağ elini cebinden çıkarttı yanağını kaşımak için. İşaret parmağı ve orta parmağı mürekkep lekesi olmuştu. Hatırladı, bir önceki gün sınavdayken mürekkep hokkasının kapağını açarken eli kaymıştı ve bir kısmı üzerine ve ellerine sıçramıştı. "Sanki oy atmışım gibi" diye geçirdi içinden gülümsedi. Henüz oy kullanmamıştı.

-Memlekette yeni kitaplar basılıyor, yeni şarkılar besteleniyor, yeni olaylar oluyor ve biz bu yeni haberleri haftalar, aylar sonra öğreniyoruz, bizim evde neler olup bittiğini de ayda bir, hatta bazen iki ayda bir gelen mektuplardan. Burada da öğrendiğimiz, yaşadığımız şeyler bizleri onlar gibi doyurmuyor, arada bir yerde kaldık, bir çeşit Araf burası! Sen hiç Araf'ta kaldın mı?, dedi.

Yine bir ses gelmedi. Ama son soruyu sorarken sesini biraz yükseltmiş olacak, yanındaki kafasını kaldırıp İbrahim Bey'in gözlerine baktı. Konuşmaya hali yok gibiydi. O da yorgundu, bütün gece beraber oturmuşlardı.

-Ah! Şimdi şuradan ilk trene atlasam da 3-4 gün sonra Sirkeci Garı'nda simit alsam çay ilen yesem. Sonra eve geldiğimde de Valide Hanım kızsa, kahvaltıyı beklemeden bir şeyler yedim diye, oysa ben her türlü o kahvaltıyı da ederim anneciğim. Zor ya zor! Biraz yıprandım. Ne dersin, zor zamanlardan geçiyoruz öyle değil mi?

İbrahim Bey, ait olduğunu düşündüğü iki şehre de uzak garlardan birinde -hiç ait olmadığı bir yerde- oturmuş, geride kalan altı ayın dökümünü yapıyordu. Yani sarhoş olmadan önce bıraktığı yerdeydi. Zaten bu yüzden sarhoş olmuştu. Bir süre daha kafası aynı mevzularla uğraşıyor olacaktı, ta ki İstanbul'a gidip balık yenen bir lokantadan rakısından ilk yudumu alana kadar.

Dün geceden beri beklediği tren sonunda perona yanaşmıştı. Elleriyle iki yandan destek alarak kalktı, üzerinde "Aachen Hbf" yazan trene doğru yürüdü. Onun kalkmasıyla rahatı bozulan gece boyunca dizinde yatan kedi bir süre İbrahim Bey'e baktıktan sonra arkasını dönüp uykusuna devam etti. Tren gürültüyle hareket etti.

8 Eylül 2010 Çarşamba

başkalarının zamanı

Mum ışığının bir yanıp bir sönen alevi altında üç sayfa süren hesabının sonlarına geliyordu. Gözleri kanlanmıştı artık ve uykudan kapanıyordu ara ara. Ama bir türlü istenilen sonucu bulamıyordu. Zamanı kalmamıştı, eriyip gitmişti işte o aylar, haftalar, sonuç cümlesini söyleme zamanı gelmişti. Yorulmuş ve yıpranmıştı. Söyleyecek sözleri vardı ama hepsini ertelemişti. Fark etmeden yaz geçmiş ağaçlar yapraklarını dökmüş, çiçekler solmuş ve bütün bunlar olurken o masasından bir milimetre bile kımıldamamıştı. Şu an bulunduğu yerin ve zamanın çok ötesinde bir boyuta ait hissediyordu kendini. Sanki şu anda kağıtlara eğilmiş ölçüm yapmıyordu da benzer bir odada farklı bir zamanda hiç bilmediği bir aletin tuşlarına basan bir çocuğu izliyordu. Hareketlerini takip ediyordu sakince. Onun yüzündeki telaşı okuyordu ama sanki kendinden daha mutlu olduğunu düşünüyordu. Karşısındaki ışıklar saçan teknolojik alete bakarken sanki hayatında hiçbir sıkıntı yokmuşçasına gülümseyebiliyordu. Başka zamanlarda şu an olduğundan daha mutlu olunabileceğini umuyordu. Zaten hep başkalarının hayatları bize kolay ve anlaşılır gelmemiş miydi?