5 Şubat 2011 Cumartesi

yağmurun çağrısı

Hava ısınmıştı. Hatta daha detaylı söylemek gerekirse mevsim normallerinin üstüne çıkmıştı. Ama rüzgar ve yağmur durmuyordu. Sürekli camlara vura vura kendini hatırlatıyordu. İbrahim Bey gelen mektubu gaz lambasının danseden alevinde bir kez daha baştan sona okudu. Kim bilir kaçıncı defa okuyordu. Cümleleri ezberlemişti. Arka arkaya gelen farklı anlamda kelimeler, ayrı ayrı incelesek birbirleriyle hiç alakası olmayan soğuk sözler. Ama işte toplu halde bir anlam oluşturuyorlardı. "Anlam" diye düşündü İbrahim Bey. "Hala anlam arıyoruz biz, amaçsızca." Kendini toparlayıp son bir kez daha okudu mektubun tamamını. Bir şeyler yazması gerekiyordu cevap olarak, ama o kendinde o gücü bulamadı. Dolmakalemini bıraktı masanın üstüne ucu açık bir şekilde. Gaz lambasını söndürdü. Yeni başlayan yağmur onu dışarı çağırıyordu. Bu çağrıya uydu ve koyuldu yola. Belki yağmurda arınırdı içi ve yaşanmışlıkları yeniden anlam kazanırdı, bu sefer farklı anlamlar, tıpkı aradığı gibi. Biz odada kaldık İbrahim Bey'in bütün önemli eşyaları olarak. Hepimizi bıraktı ve gitti. Bizsiz ne yaptığını bilmiyoruz ama geri döndüğünde masanın başına oturdu ve uzun bir mektup yazdı duraksamadan ve hata yapmadan.

21 Ocak 2011 Cuma

'sarı elbise'

Sevgili arkadaşım,

Ne kadar zaman oldu sana yazamadım. Vaktim yoktu demeyeceğim, evde boş boş tavana baktığım zamanlar gelir aklıma, ayıp ederim sana ve en önemlisi kendime. Doğrusu, yazacak bir şey bulamadım. Şimdi de pek bir şey bulmadım ama yazmadıkça mesafeler daha da uzayacak, bu böyle olmaz o yüzden başlıyorum dökülmeye.

Kış geldi yine bu şehre. Ciğerlerimize işliyor soğuk. Beni bilirsin, evden çıkarken atkı takmayı unutuyorum, bere zaten takmıyorum. Bir tane eski bir şapka bulmuştum bit pazarında onu takıyorum zaman zaman. Yakıştığını söylüyorlar, inanıyorum, inanmak hoşuma gidiyor. İşte bu korunmayı bilmememden dolayı hasta oluyorum sürekli. Boğazlarım şişiyor. Kış ayı benim için hastalık ayı, her şey aynı yani. Yazı bekliyorum, bu şehir yazın daha bir umut dolu sanki.

"Yaz" demiştin bana bir keresinde. "Yaza daha çok varken yaz, şehrine dönmene de çok varken yaz, daha nefes alabiliyorken yaz". Hiç aklımdan çıkmadı bu sözlerin. O yüzden yazmaya çalışıyorum işten güçten fırsat buldukça. Malum bizimkisi yazı yazmaya çok uzak bir iş. Kafamı yeniden kurmam gerekiyor yazıya oturmak için, o da zaman alıyor. Ama yazıyorum, sayfalarca yazıyorum. Kim bilir belki bir gün biri bu yazdıklarımı bulur çıkarır ve ünlü olur.

Gördüğün gibi şaka da yapıyorum. Peki sen hala şaka yapabiliyor musun en ciddi anlarda? Yoksa bitirdin mi o şarkıyı? Bak aklıma ne geldi, hani seninle bir gün Kapalıçarşı'yı gezerken (ne de çok tutturmuştun "gidelim" diye) beni kolumdan çekerek manifaturacıya sokmuştun da sarı sarı kumaşlar almıştık, elbise yaparsın diye. Yaptın mı o sarı elbiseyi kendine? Başında durup, sürekli seni övecek birini mi bekliyorsun yoksa hala?

Bana yazmayı bırakma. Mesafeler aşılır, soğuklar sıcacık olur iki sayfa yazıyla.
Validene saygılar.

Aachen'dan hürmetle.
İbrahim


anlatıcının notu: İbrahim Bey'e gelen ve onun hiç göndermediği mektuplarını sakladığı kutunun kilidini kırmayı başardım sonunda. Bundan sonra onları da sizinle paylaşacağım.

13 Ocak 2011 Perşembe

bir şehrin hikayesi


Cama ince ince vuran yağmur tanelerinden ve kafasının içine yapışmış gibi bir türlü çıkarıp atamadığı telaşlarından ve kuşkularından uyuyamadığı için kalkıp geçti camın yanına. Gecenin sessiz bir saatinde uyuyan -ya da uyumaya çalışan- şehre baktı. Yağmur yine günlerdir yağıyordu ve bulutların altında şehir daha bir tutsak ve belki de daha bir masum görünüyordu biz şehrin ölümlü sahiplerine, ölümsüz misafirlerine.

Bir şehir düşünmeye başladı. Her zaman düşündüğü İstanbul şehri değildi bu sefer aklındaki. Prag şehriydi. Köprüleriyle ve kuleleriyle, şehrin her tarafını sarmış barok bir soğuklukla Prag şehrini düşündü.

Bundan çok uzun zaman önce yorulmuş gözleri, kalın, beyaz gocuğu, yırtılmış çarığı ve uzun sakalıyla bir adam girdi bu şehirden içeri. O zaman şehir de yoktu ya o bölgede olsun o geldi oraya ve orada kuralacak şehri gördü. Döndü arkasındakilere "vatanımız burası!" dedi.

Prag'da güneşin açtığı seyrek sabahlardan birinde uykulu gözleriyle bir anne yanında çocuklarıyla girdi bu kente. İlk bakışta tanıdı Klementinum'un kulesini. Kendisi gibi Dünya'nın yükünü yüklenmiş Atlas'ın figürü vardı üzerinde. Uyayan çocuklarından birinin kulağına eğilip "yeni evimiz işte burası!" dedi.

İnsanların din adına birbirlerini öldürdükleri bir çağda (böyle olmayan bir çağ var mı bilmiyorum ama) kolunun altında birtakım kağıtlarla arkasına baka baka genç bir adam girdi bu şehre. Vltava nehrinin kenarına geldiğinde yukarıda gördüğü kaleye ulaşmasının yeterli olacağını düşünüyordu. Şimdi ayakta olmayan bir köprünün üzerinde sine sine yürürken sırtından saplanan bir ok tarafından yere düştü. Kağıtlar Vltava'ya saçıldı, adam kağıtları Kale'ye ulaştıramadı. Bize malum olmadı adamın sırrı.

Yahudi bir tüccar girdi bu kente sonbahar akşamlarından birinde. Şehrin en eski sinagoguna kadar yürüdü. Yollarını beğendi bu şehrin. Geniş binaların arasında Arnavut kaldırımından dar sokaklar ve görkemli caddeler. Buraya yerleşmeyi geçirdi aklından. Hatta bir süre kalmayı denedi. Ama alışık değildi kış soğuklarına. Bir sonraki bahar gelmeden şehri terketti.

Kırmızı burunlu bir Alman girdi bu kente bir sabah. Önce işlerini halletti. Sonra ufak bir şehir turu atıp, gördüğü ilk birahaneye oturdu. Tadını çıkara çıkara Çek birasını içti. Beğendi, bir tane daha içti, bir tane daha, bir tane daha. Sonunda bu sakin şehrin sokaklarında sendeleye sendeleye kaldığı yere döndü. Sabah uyandığında midesi ağrıyordu. Onun ağzında hep o biranın tadı olarak kaldı Prag şehri.

Çok uzak olmayan bir süre önce yazar Kafka girdi bu şehre. O zamana kadar ne doğduğu şehirden bu kadar uzak kalmıştı, ne de yazar olmuştu henüz. Geceleri kendini rahatlatmak için bir şeyler yazan gündüzleri işini yapan bir avukattı sadece. Sessiz ve karanlık sokakte evine doğru giderken kafasında ne olduğunu bilemeyiz ama yazdıklarından anladığımız kadarıyla o da bu şehir gibi kendini bir eşiğin üzerinde aşağıya bakarken hayal ediyordu. Belki de o esnada bunları düşünüyordu ev hasretinin yanı sıra.

Güneşli ve soğuk bir kış sabahı renkli gözlü bir ressam girdi bu kentin kapısından içeri. Şehrin sokaklarında kaybolduktan sonra dinlenmek için bir kafeye oturdu. Birasını söyledi. İlk yudumunu aldı ve bir eskiz çizdi, Prag şehrinden aklında kalanlarla. Daha sonra çok ünlü olan bu tablonun ilk çizimleri o şehirde o kafenin tozlu masasında atıldı. İlerleyen zamanlarda Prag'a geri dönmek istese de o ressam, ne yazık ki bunu başaramadı.

Bu sefer güneşli olmayan çok soğuk bir kış sabahında İbrahim Bey girdi bu şehrin kapısından, durup durup kalkan güçsüz bir otobüsün tekerinin üstünde. Yanında kimliği ve birkaç eşyası dışında hiç bir şeyi yoktu. İlk adımlarını attı kırmızı bayraklı sokaklarda. İnsanların yüzlerine baktı, binaların dışına, köprülerin altına, nehrin kıyısına, birahanelerdeki biraların tadına, kaldırımların soğuğuna ve kulelerin en tepelerine baktı. Aradı, durdu. Aradığı şey özlediği şehri İstanbul değildi, bulunması daha zor bir şeydi. Bulsa belki o da anlardı neyi aradığını. Belki uzun zamandır özlemini çektiği bir şeydi. Bulamadı ve geri döndü o şehirden.

Düşünmeye devam etti İbrahim Bey. Belki bundan birkaç sene sonra İstanbullu bir şair girecekti Prag şehrinin kapısından. Uzun bir süre de konaklayacaktı bu şehirde. Doktor Faust'un evine de gitse, şehrin baroğunda kendini kayıp da etse, o da bulamayacaktı aradığı şeyi, İstanbul'u.

Sonra sokaklarında savaş, sokaklarında katliam ve sokaklarında şenlik olacaktı bu şehrin ve en sonunda donuk yüzlü turistlere teslim olacaktı Prag şehri. Kuleler şehre sırtını dönecekti, köprüler isteksizce sallanacaktı Vltava'nın üzerinde.

İşte o turistlerin içinde birkaç genç çocuk olacaktı bir gün. Prag'a kendilerini ve şehri anlamaya geleceklerdi. Başta birkaç turiste uysalar da aradıklarına yakın şeyleri bulacaklardı bu şehrin labirent sokaklarında kaybola kaybola. Sorular sorup, cevaplar alacaklardı. Belki o zaman Dünya daha güzel bir yer bile olabilirdi.

O yağmurlu gecede bunları düşünen İbrahim Bey, bir anda kafasındakileri unutup, bütün ümidini o çocuklara bağlamıştı. Huzurlu bir şekilde uykusuna devam edebildi.

18 Aralık 2010 Cumartesi

sıcak şarap, soğuk meydan

"Bu sıcak şarapları git gide daha soğuk mu vermeye başladılar, ne dersiniz?" diye sordu siyah kalpaklı adam İbrahim Bey'e. Bir elinde şarap bardağı vardı, diğer eliyle atkısını düzeltiyordu.

Şarap değil, biziz soğuyan, diye mırıldandı İbrahim Bey kendi dilinde.

"Pardon, dediğinizi anlayamadım" diye üsteledi siyah kalpaklı adam.

"Havalar soğudu, sıcak tutmak zor oluyordur" diye cevapladı yükses sesle ve her zamanki iyimserliğiyle. Gerçekten de buraya geldiğinden beri yaşadığı en soğuk kıştı. Kar çok erken başlamış ve kesileceğe benzemiyordu. O soğuğa ve yalnızlığa meydan okumak adına Noel için kurulan pazara çıkmıştı ve sıcak şarap içip yanından geçen aileleri, yorgun gözlü ihtiyarları ve yaklaşık onbeş dakikadır çalan nefesli çalgıları dinliyordu. Yalnızlığından kurtulmak için insanların içinde yalnız kalmak gerektiğini düşünüyordu.

"Buralardan değilsiniz galiba." diye sordu siyah kalpaklı adam.

O, onu çoktan unutmuştu nefeslileri dinliyordu. Adamın sorusuyla irkildi, neyi zorluyor ki, suratımdaki sakallar ve nefret dolu bakışlarım yeterince korkutmadı mı onu, ilgisini mi çekti acaba?

"Yok, okumak için buradayım."
"Öyle mi? Sormamın sakıncası yoksa nerelerden geliyorsunuz?"
"İstanbul'dan geliyorum efendim, Türkiye"
"A ne kadar güzel, sizin oralarda pek kar yok değil mi? Yabancı geliyordur bu kar size."
Evet, kar yok çölde develerle yaşıyoruz, su da yok.
"Yok Türkiye'ye de kar yağar, bu kadar soğuk olmasa da."
"Ben de Hollandalıyım aslında. Ama uzun süredir bu şehirdeyim. Okumak için gelmiştim ben de, ayrılamadım. Şimdi eşim, çocuklarım ve torunlarımla burada yaşıyoruz."

İbrahim Bey, adamın yüzüne baktı ve o ana kadar yaşlı olduğunu fark etmemiş olduğuna şaştı.

"Eğer izin verirseniz, size bir sıcak şarap daha ısmarlamak isterim, tabii eğer vaktiniz varsa?" diye sordu siyah kalpaklı adam.

Nefesliler sustu. Hadi bakalım, hiç de lazım değildi, ben kendi sessizliğimden memnundum. Hadi artık sıkıl ve uzaklaş benden.

"Teşekkür ederim, memnun olurum."

Aslında reddedecekken son anda kabul etti adamın teklifini. Uzun bir zaman sonra -belki de etrafı sarmış Noel süslerinin de etkisiyle- İbrahim Bey tanımadığı bir adamla uzun bir sohbet etmişti. Dünü ve bugünü olmayan bir sohbetti. Sonunda birbirlerinin ellerini sıkıp kendi yollarına gittiler, karın altında kalan şehrin buz tutmuş meydanları sessizce boşaldı, ayışığı kaldı sadece İbrahim Bey'in yolunu aydınlatan.

9 Aralık 2010 Perşembe

sessizliğe takılan

"Sokakta kar sessizliği vardı." diye yazdı önündeki kağıda İbrahim Bey. Camdan dışarı bakarak o sessizliği duymaya çalışıyordu. Bir kez daha kağıda baktı, okudu cümleyi, tekrar dışarı baktı ve yazdıklarını karaladı. Bütün gün evden dışarı çıkmamıştı. Nerden bilebilirdi ki dışardaki sessizliği veya sesi? O an daha sabahtan beri kendi sesini bile duymadığını fark etti. Sesini özlemiş miydi? Dışarda olup olmadığını bilmediği ancak odasını kaplayan sessizliği dağıtmak için bir şarkıya başladı:

"gözünde bir ışık var,
peşinde bin aşık var,
dudağ..."


Kesti. Mahmure Hanim'dan sonra kendi sesi de kendine katlanılmaz gelmişti. En iyisi sessizlikti. Bu aralar pek evden çıkası gelmiyordu. Dışarıda ve içinde kopan fırtınalara aldırmadan eylemsizliğin tadını çıkarıyordu. İlerde yapacaklarının umudu ve geçmişte yaptıklarının tadı veya acısı onu ilgilendirmiyordu. O ikisinden de boş zaman çalıyordu, ilerde yaşayacaklarının ya farkındaydı ya değildi. Bir tatil planı diğerine karışıyordu, onun peşinden de büyük adam olma hayalleri. Hepsi sonunda sessizliğe takılıp gidiyordu. Kafasını uzun süre bir konuda sabit tutamıyordu.

Kafasını uzak hayallerden geri toplayıp kağıda yeni bir cümle ve bir denklem yazdı:

"Sevişmek siyasal bir eylemdi."
2 x 2 = 4

Gaz lambasını söndürdü.

2 Aralık 2010 Perşembe

şehre yakarış.

"Şehirler ağlar mı üzerlerindeki binalar yıkıldığında veya yandığında? Ya da canları acır mı biz çok amaçlı ve çok katlı binalarımızı kör bir mızrak gibi ciğerlerine sapladığımızda? Acaba depremlerle, fırtınalarla, sellerle bize anlatmak istedikleri bir şeyler var mıdır? Yoksa onlar kendilerinden beklendiği gibi cansız mıdır?

Eğer yanacak bir canın varsa Aachen -ya da karizmatik adınla Aix la Chapelle-, bizim adımlarımız bile acıtıyordur senin narin göğsünü. Elinden gelse her adımımıza karşılık bir kere sarsarsın bizi. Hatta senin toprağını biraz kazsak o kadar sinirlenirsin ki ateşinle karşılarsın bizi.

Ama öbür yandan sana ne yaparsak yapalım ruhun duymaz İstanbul! Hülyalı gözlerinle denizini seyredersin. Bir yandan poyraz estirir, azıcık canın sıkıldığında da verirsin lodosu. Umrunda mı insanlar kalelerini işgal etsin, surlarını yıksın, binalarını nankörce yaksın, denizlerini derelerini bok içinde bıraksın ya da göğsüne saplasın binlerce ton ağırlığındaki beton hançerlerini? Sen hep işine bakarsın, görmezden gelirsin. Gerçekten de benim dediklerimi duyamayacak kadar cansız mısın? Bu kadar hafızasız mısın?"

anlatıcının notu: Bu notu daha önce görmediğime eminim. Birkaç gün önce defterlerin arasından düştü. İbrahim Bey'in tam olarak neyi kastettiğini bilmiyorum. Çünkü o tarihlerde gerçekleşen kayda değer bir şehir felaketine rastlamadım.

26 Kasım 2010 Cuma

harry haller'la tanıştıktan sonra

"İçimde, benden taşan bir insan var ve zaman zaman da dizginlediğim bir kurt ve bunun arkasından gelen binlerce, milyonlarca "ben" yansımaları. Hepsi birbirini takip ediyor, birbirine paralel duran iki aynanın sonsuz yansımaları gibi. Ben ise her sabah birini seçip başlıyorum günüme, günün içinde değiştirme hakkımı olduğunca saklı tutarak."

Son noktayı koyduktan sonra gözlüğünü düzeltip, gaz lambasının parlaklığını arttırıp yeniden okudu yazdıklarını İbrahim Bey. Annesinden gizli mutfaktan şekerleme kaçıran bir çocuğun muzipliğiyle bir kez daha okudu. Beğendi. Kendininmişçesine yazdığı bu cümle aslında az önce son sayfasını çevirdiği kitabın aklında kalan özetiydi. Her zaman yaptığı gibi kendini romanın kahramanıyla birleştirmiş ve onun hayatını kendisininkiymişçesine yaşamıştı. Bu gece o gaz lambasının ışığında o İbrahim Bey değil, Harry Haller'dı ve yazdığı ve yazacağı her şey de onun hafızasıydı.

"Bazen insanlara kendimi anlatabileceğimi düşünüyorum, ancak bunu yapmaya başladığımda kendim bile kendimden sıkılıyorum ve başkalaşıp bir anda susuyorum."

Hala kendinden bir şeyler yazdığını düşünüyordu ama aslında kitabı yeniden yaratıyordu. (Belki de kitabın ilk tercümesini yapıyordu.)

"Bir gün biri karşıma çıksa, bana bir ayna tutsa ve ben de kendimi ve ondaki kendimi görebilsem. Ama bugüne kadar konuştuklarımın hiç biri beni muhabbetiyle doyuramadı."

Yine kitaptan aklında kalan kısımları kendi düşünceleriymiş gibi farkında olmadan yazıyordu. Üstelik yazdıkları gerçek bile değildi.

"Ama ne olursa olsun, bütün gündelik ve genel sıkıntılarım bir yana, sanırım uzun bir aradan sonra "ohh" deme fırsatı verdi hayat bana. Bunu değerlendirmem gerek. Bu sefer önüme yenilenmiş bir şekilde konan oyunu aynı hataları tekrarlamadan baştan oynamam gerek."

İşte sonunda özgün bir paragraf yazabilmişti İbrahim Bey önündeki kağıda. (Son kısmı yine de pek özgün değildi ama ilk cümlelerin beklenmezliği son kısmı görmezden gelmemize yetmişti.) Kağıdı, diğer kağıtların arasına koydu. Gözlüğünü çıkarıp başucuna bıraktı, gaz lambasını söndürdü ve yatağına girdi. Yarın yorucu bir gün olacaktı.

10 Kasım 2010 Çarşamba

karasal ikilem.

"Eski notları kurcalıyordum. Bir kısmı çekmecenin arasındaki boşluğa düşmüş, onları oradan alamadım, açıkçası üşendim. Ama elime eskiden karaladığım bir kağıt parçası geldi. Üzerinde silik eski bir tarih "6 Şubat 1950". Soğuk, hatta karlı bir kış gecesi olduğunu varsayıyorum. Aynen şöyle yazıyor:

"Boğazlara, akan sulara alışmışsan
Ölmüş sevdalara bile mezar olamaz
İçinden nehir geçmeyen şehirler"

İkinci senemde yazmışım, sonradan devamına bir şeyler eklerim diye de yarım bırakmışım, eklememişim. Ne kadar da zor gelirdi o zamanlar denizi olmayan bir şehirde yaşamak. Kuru havalardan sürekli dudaklarım çatlardı. Yüzüme ince ince dokunan yağmura küfrederdim; gözlüğüm, üstüm başım hep ıslak olurdu. İstanbul'dayken de şehirlerin ancak denizlerle bittiğini savunan bizler çok takılırdık Ankaralı gördüğümüz zamanlarda.

Eh demek ki cezamız buymuş. Karasal iklime, susuz şehirlere alışmakmış ve kendimizi akarsularla avutmak. İstanbul'a her gittiğimde oraya daha az ait mi hissediyorum ben kendimi? Yok böyle bir şey olamaz. Geri döneceğim değil mi? İstanbul?"

anlatıcının notu: İbrahim Bey'in yukarıda bahsettiği notu defterleri arasında henüz bulamadım. Fakat arasına kaçanları almaya üşendiği çekmeceyi neredeyse parçaladığımı göz önünde bulundurursak yakın bir zamanda onu da bulabileceğimi düşünüyorum. Ayrıca ufak bir dipnot daha: İbrahim Bey İstanbul'a geri dönüyor ve ilerde onunla ilgili daha umutlu şeyler yazabiliyor, yani kendini ona daha ait hissediyor.

2 Kasım 2010 Salı

dünya'nın sonu mu?.

"Şimdi size bir öykü anlatacağım. Siz buna ister inanırsınız, ister gülüp geçersiniz, isterseniz de çoğunun yaptığı gibi sonuna kadar okumadan sayfayı çevirirsiniz. İşte başlıyorum benden söylemesi, sesimden sıkılanın her şeyi yapması serbesttir:

Geçenlerde sık sık yaptığım gibi yine hava almak için dışarıya çıkmıştım. Artık sonbahar gelmiş, günler kısalmaya başlamıştı, buna binayen hava da erken kararmaya başlamıştı. Hikayelerdeki sırları aramayı seven okuyucularıma baştan söyleyeyim: yorgun değildim, uykumu almıştım ve kanımda keyif verici hiçbir madde yoktu, zihnim gayet açıktı. Yürürken bir anda yerdeki sarı yapraklardan birinin yukarı doğru yükseldiğini gördüm. "Rüzgardandır" dedim, devam ettim.

Biraz ilerlediğimde bir taşın düzgün doğrusal bir hareket yaparak yukarı doğru aynı düzlemde yükseldiğine tanık oldum. Bu ilk gördüğümden daha ilginçti, çünkü dışarıdan bir kuvvet uygulanmadıkça böyle bir şey olamayacağını biliyorduk. Eski hiyelkarların bile ilk bildiği kanundu bu, ama ilk kez arz cazibesini* formüle döken Sör İsak Nivtondu.

Sonra bir süre oturup taşın hareketini seyrettim. Arz cazibesi kaybolmamıştı ben yerimden kıpırdamıyordum zıpladığımda veya durup dururken, hiçbir kuvvet uygulanmadan. Ama daha detaylı baktığımda anladım ki bizim bildiğimiz kanıtladığımız sevdiğimiz moment kaybolmuştu. Taşın bulunduğu yerde moment yoktu ve taş da bu hareketini Dünya'nın dönüş hareketine tepki olarak yapıyordu. "actio=reactio". Moment alamadığı için sadece düzgün doğrusal hareketle yetiniyordu.

Bu anomalinin başka yerlerde de görülüp görülmeyeceğini bilmiyorum. Görülüyorsa da umrumda değil. Yetkilere falan da bildirmeyeceğim. Eğer böyle bir şey Yerküre'nin tamamında olacak olursa zaten işsizim demektir. Amaaan ne rahat, gideyim evime şarap içip kitap okuyayım o zaman ben de..."

*Arz cazibesi= Yerçekimi anlamına gelmekteymiş. O dönemlerde bu kelimenin kullanılıp kullanılmadığını bilmiyorum ama İbrahim Bey'in bu kelimeyi çok sevdiği belli.

anlatıcının notu: İbrahim Bey bu yazısını sonradan arkadaşlarının israrıyla birkaç dergiye göndermiş fakat yayınlanmayınca diğer yazılarını göndermekten vazgeçmiş. Ben onun elyazısını çözebildikçe diğer yazılarını da paylaşmaya devam edeceğim.

27 Ekim 2010 Çarşamba

yeniden başlamak



Gara indiğinde yüzüne tokat gibi çarpan soğuk ve arkasında bıraktığı sıcaklıkların hüznü artık eskisi kadar yormuyordu yüreğini. Alışmıştı artık gidip gelmelere. Her gidip gelişinde iki taraftan da biraz daha koptuğunu hissediyordu.

Paltosunun yakalarını kaldırdı ve valizini yüklenip garın merdivenlerinden aşağıya doğru inmeye başladı. İlk gözüne çarpan değişiklik garın yıkılan kısımlarının onarımı tamamen bitmiş olmasıydı. Böylelikle gar eski orjinal haline çok benziyordu ve Almanya'da orjinal halini tamamen koruyabilmiş birkaç gardan biri olarak kalacaktı.

Bu gündelik düşünceler içinde garın çıkış kapısına geldi. Önünde şehir aynen bıraktığı şekilde duruyordu. Yağmur yeni durmuş ve güneş açmıştı, ağaçların yapraklarının, çiçeklerin, büfenin, tramvayın ve hatta insanların üstünde yağmur damlacıkları parlıyordu. Yüzünde acı bir gülümseme belirdi. Yaşadığı iyi kötü bütün anıları tekrardan yerine oturmuştu tatilden sonra. Sanki tatilin verdiği dinlenmişlik bir anda içinden çekilmişti.

Tekrardan bavulunu omzuna alıp tramvay durağına doğru yürümeye başladı bu esnada da dudaklarından sessizce "hadi yeniden başlayalım bakalım" sözleri döküldü. İbrahim Bey bir şeylerin değişeceğine inanarak gelmişti tekrardan bu şehre. Kendi hikayesine ve hatıratına katacağı yeni anılar ve yeni isimler olmasını umuyordu, ama sabırsızdı. Yaşanacakları atlayıp hemen sonuçları görmek istiyordu.

Ben, bu satırların yazarı, hikayenin bu noktasında bir değişiklik yapıp, o garın önünde durup acı acı gülümseyen İbrahim Bey'in yanına gidip elimini omzuna koyup "Umut ettiğin her şey er ya da geç gerçekleşecek İbrahim! Çok yakında!" diyorum. Çünkü hikayeler bizi bu yönde sürüklüyor.