20 Ocak 2012 Cuma

üşüyen bir kış yazısı

Güneşin sadece aydınlatıcı görevi gördüğü soğuk parkta tek başına yürüyordu İbrahim Bey. Az önce dinen yağmur eskimiş paltosundan kıyafetlerine ve sonunda vücuduna ulaşmayı başarmıştı. Ayakkabıları da su geçirmesine rağmen eve girmeden önce her zaman oturduğu banka oturmak istedi. Bank ıslaktı, aldırmadı. Ceplerini yokladı, cebinden kahverengi defterini çıkardı. Kurşun kalemiyle defterine bir şeyler karalayacaktı. Aklında bir şarkı, çok eskiden dinlediği bir şarkı. Yeniden diline takılmıştı:
"İnliyorum derinden bana bilmem ne oldu"

Şimdi yazmaya başlasa o şarkının sözlerinden başkasını yazamazdı heralde. Biraz etrafına bakındı. Tam o esnada bisikletli bir kız geçti önünden. İbrahim Bey'in gözü kızın rüzgarda hareket eden saçına takıldı, kız bunun farkına varmadı. İbrahim Bey kafasında içinde o kız geçen bir hikaye yazdı, gülümsedi. O şimdi yalnız ayaküstü uydurulmuş hikayelerin kahramanıydı, kendi hikayesini yaşamayı bırakın, yazacak gücü bile bulamıyordu kendinde.

Bir anda bir ürperti hissetti. Daha fazla üşümemesi gerektiğini anladı. Kalktı banktan, kışın fazla uzun durulmuyordu dışarda. Defteri yine boş kalmıştı. Bu yazı da, İbrahim Bey'in bankta oturması kadar kısa süren bir yazı oldu böylelikle.

15 Ocak 2012 Pazar

bir mektubun hikayesi.

"Kafamdaki sesleri susturamıyorum. Her bir taraftan farklı biri konuşuyor gibi. Mutlu yerlerime giden yolu bulamıyorum, her yol aynı karanlığa çıkıyor. Kafamı bir yana çevirsem bir fotoğraf, siyah-beyaz da değil, sararmış. Öbür yana çevirsem okunmayı ve yazılmayı bekleyen sayfalarca not. Önüme baksam hatırlamak istemediğimi bildiğim can sıkıcı ayrıntılar.

Kafamın içimdeki sesleri susturamıyorum. Sessizliğime kavuşamıyorum. Farkındayım, hatta biliyorum bir yerlerde ay doğuyor. Bir şehrin üstünü sessizce aydınlatıyor. Her zaman bahsedilen dolunay da değil, tam yarım arası bir ay. Geceye can veriyor. Sonra görüyorum onu. Boş sokakta yalnız başına yürüyor, fotoğraftaki. Sokak bu sefer renkli, sararmamış. Yüzüne restoranın tabelasından ışıklar vuruyor. Kırmızı, yeşil değişiyor renkleri. Restoranın tabelasına bakıyor, ufak bir detaya gözü takılıyor. Bir yazım hatası: “Kahve falınada bakıyoruz.” Gülümsüyor. Sonra yürümeye devam ediyor. Nehrin kıyısında uzun bir yolda ilerliyor. Kafasında eski bir aşk. Zaten yalnız sokaklar, yalnız odalar ya eski aşklar içindir ya da eski arkadaşlar. Çok başka bir sevgiydi onlarınki. Gençtik, diye düşünüyor. Birbirimizde tanıdık biz aşık olmayı, bir kadın bir erkeği, bir erkek bir kadını nasıl tanırsa biz de öyle tanıdık birbirimizi ve aşk sandık bunları. Heyecanlı bir ilişkiydi ama yine de, güzel günlerdi. Ardından üç-dört şiir yazdırdı bana. Onları da İbrahim’e yollamıştım, ah İbrahim ne kadar uzaklara gittin be sen de!, diye sürdürüyor dalgın adam düşüncelerini. Dediğim gibi eski aşklar ve eski arkadaşlar.

Sakallı bir adam yaklaşıyor yanına, sigara istiyor. “Veririm ama bir şartla” diyor dalgın adam. “Beraber içeceğiz bir tane”. Kabul ediyor sakallı adam. Nehrin kıyısında bir banka yöneliyorlar. Dalgın adam, yani fotoğraftaki, bankta oturmak istemiyor bu ayın aydınlattığı güzel yaz gecesinde gidiyor nehrin kıyısındaki çimenlere, sakallı da takip ediyor onu.
“Buradan değilsindir beyim?” diye soruyor sakallı.
“Yok” diyor, “iş için geldim, akşam boşluk oldu biraz şehri göreyim istedim.”
“Akşamları görülcek pek bir şey yoktur bizim buralarda, şu ilerde demiryollarının lokali var oraya bir bak istersen, canlı müzik olur”
“Sağol, zaten ordan geliyorum. Çok gürültülü orası, hem herkes dans ediyor, yorgunum burası daha sakin daha güzel, hem bir şehrin sokaklarında kaybolmazsan o şehri tanıyamazmışsın derler, tanımaya çalışıyorum ben de. Sen buralısın heralde?”
“He, öyleyimdir. Sen nerden gelirsin beyim? Ankara mı? İstanbul mu?”
“Buralara başkası gelmez mi? Hangisini yakıştırdın sen bana?”
“Konuşmandan İstanbullu gibi durursun beyim, ama Demiryolları diyorsan Ankara da olabilir, hiç bilemem ki ben.”
“Doğru bildin, İstanbulluyum. Demiryolları iş icabı bakma sen. Yoruldum, sıkıldım ondan da, belki bırakırım. Okulu yeni bitirdim ama bu işler bana göre değil. Aslında bir roman yazmak istiyorum. İş sadece para kazanmak için ya da –ne bileyim- böyle gezip görmek için de diyebilirsin.”,
“He beyim, güzelmiş. Ben müsadeni isteyeyim. Hanım bekler. Haydin kal sağlıcakla! Birazdan esmeye başlar, çok durma buralarda...”

Vedasını ettikten sonra sigarasını söndürüp yola devam ediyor dalgın adam. Sakallı adamın ismini sormadığını fark ediyor. Kafasında ona bir isim yakıştırıyor: Halim. Rahatlıyor. Böylelikle bu şehri de Halim’le hatırlayacaktır.

Kaldığı konuk evine vardığında, Halim’e bir hikaye yazıyor, belki bir gün tasarladığı romanına ekler diye. Sabahtan beri kendini yorgun hissetmesine rağmen, uykusu bir türlü gelmiyor. O yüzden bir mektup da uzaklardaki arkadaşına yazıyor. Hatta Halim’in hikayesinin bir kopyasını da onun sonuna ekleyip ertesi gün postaya atıyor. Üzerinde uçak çizimli bir pul olan bu mektup birkaç hafta sonra da masama ulaşıyor.

Sesler biraz daha azaldı sanki. Tekrar bakıyorum “Sevgili arkadaşım İbrahim,” diye başlayan mektuba. Sesler artıyor. Mektubu alıp çekmecenin dibine atıyorum. Gaz lambasını söndereceğim birazdan, bu akşamlık bu kadar melankoli hepimize yeter. Hayırlı rüyalar!"

12 Ocak 2012 Perşembe

'rüzgara bırakılan mektuplar'

Ah arkadaşım,

Şimdi seninle oturup konuşabilsek, ben yine bir tren garının soğukluğunda geceler boyunca evim olacak kompartımanıma eşyalarımı bıraktıktan sonra son bir sigara içip şehrimin Aralık soğuğunu duymak için perona çıksam, sen de bana heyecanla yazacağın son öykünün taslağını anlatsan. Evet, seni dikkatle dinlemeye çalışırdım ama aklımda yolculuk ve şehrimi bırakıyor olmanın hüznüyle dediklerine bir türlü odaklanamazdım. En sonunda da sana derdim ki, ne kadar alışmış gibi görünsek de, rüzgara karşı sert dursak da her gitmek yeni bir yara açıyor üzerimde. Gitmek, yola çıkmak değil de zor olan yalnız kalmak, burda kalabalığız iç içeyiz, orda da kalabalığız ama farklı yönlere bakıyoruz, diye devam ederdim. Bu hep böyle olurdu. Sen de her zamanki iyi niyetinle yalnızlığı överdin, gitmenin yola çıkmanın heyecanının da kendine has özelliğinden dem vururdun ve ben yine yalnızlığı ve gitmeyi neden bu kadar sevdiğinden hiç kuşkulanmazdım, gülerek dinler, umutlanmaya çalışırdım, hatta bazen beni anlamadığını bile düşünürdüm. Ama artık anlıyorum. Artık bu hikaye yalnızca benim hikayem değil. Bu noktadan sonra sırf sana değil seni de yazmak düşer bana, işte bundan sonra anlatacağım senin hikayendir. O esen rüzgara karşı sert durmak için rüzgara bırakıyorum sana yazacağım mektuplarımı. Rüzgara mektup mu bırakılırmış, o ne saçma iş dersin bilirim ama bizim buralarda ne ufuk çizgisinde gemileri arayabileceğimiz bir deniz, ne de gürül gürül akan bir ırmak bulunur. Bizde yalnız kuru kuru esen rüzgar var. İşte bu yüzden o rüzgarın her güçlü esişinde bir mektup katacağım önüne, çünkü yazı kalır, mektuplar tarihin tanığıdır. Zaman belki o zaman ileri doğru akmaktan vazgeçer, durur, hatta geriye doğru akar. Daha önce de dediğimiz gibi bütün hikayeler bir yolculukla başlıyorsa, senin hikayen de bir yolculukta başlamalı ama bu sefer alıştığımız gibi yollarda değil zamanda bir yolculuk. Belki bir gün biri bu mektupları bulur ve biz tekrardan yaşarız bütün o anları, belki...

Aachen'dan ve bugünden hürmetle,
İbrahim

14 Kasım 2011 Pazartesi

bu sonbahar geçmedi.

"Bu sonbahar geçmedi, içimize işledi.
Kahverengi yapraklarıyla yollar boyunca bitip gitmeyen bir mevsim. Belki de son yaprak da düştü ağaçtan ama biz hala kışa hazır değiliz. Zaman zaman vuran sıcak hava dalgaları, ölü yapraklarla birlikte ezilip giden hayallerimizi yeniden diriltmeye de yetti. Hep bir "hava açar mı acaba?" umuduyla bir sonbahar daha bitti. Ama...
Bu sonbahar geçmedi, içimize işledi.
Eski evlerin bulunduğu dar sokaklarda saatlerce yürümek, yürürken de anca üşüyerek vakit geçirmek. Kendi kendinle konuşup, kendinden sıkılıp gölgenle konuşmak. "Her sonbahar diğeriyle aynı" dersin, geri dönüp bakmak zor geliyor biliyor musun eski yazdıklarıma; orada göreceklerimden, o zamanki umutlarımdan veya o zamanki hayal kırıklıklarımdan korkarım biliyor musun, ama istersen sen dön de bir bak. Yanılmıyorsan eğer, ben de herkes gibi sıradan bir insanım, havaların ve mevsimlerin durumundan etkilenen, yanılıyorsan eğer korkarım, bu sessizliğin derinliğinden bir şeyler beklerim. Sen yine de yazılara değil bana bak, çünkü...
Bu sonbahar geçmedi, içimize işledi.
Şimdi sen diyorsun ki, geçer. Bunlar alışılagelmiş bunalımlar. Var sayalım ki öyle. Bu şehir bütün mevsimleri bir yağmurla silerdi. Kar olurdu, karlar erirdi pislik olurdu, yağmur alır götürürdü. Bahar olurdu, çiçek açardı, nem yapardı, boğardı da boğardı, hava kapanırdı, yağmur yağardı yaz gelirdi. Yazın zaten hep yağmur yağardı. Sonra da hava kurur da kurur, öyle bir kurur ki dudağın çatlar, yerler silme yaprak. En sonunda bir yağmur yağardı, yerler yeniden taş, yeniden asfalt. Ama nerde bu mevsimi bitirecek yağmur? Yağmurunu arıyor artık yüzüm.
Bu sonbahar geçmedi, içimize işledi.
Günlerdir oturuyorum yazıya, güler yüzlü neşeli bir şeyler yazayım diye. Galiba bizim gibilerin yeteneği doğuştan alınmış. Biz zaten doğru düzgün yazamayız, yazsak da hep kara yazılar yazarız. Şimdi bu yazıya bir renk vermeni istesem ne dersin? Kırmızı, yeşil, sarı falan der misin? Kırmızı aşkmış, yeşil ümitmiş, sarı neşeymiş, geç bunları, olmaz; olsa olsa gri, siyah, en iyi ihtimalle kahrevengi. O da bir sonbahar yazısı olduğundan. Eğer iyi yazdıysam bir yerlerde mutlaka kahverengi bir yaprak canlanmıştır aklında. O yaprak görüntüsüne bakıp sen de hayatında en az bir kere şaşırmışsındır zaten. O yüzden de aklına kahverengi gelecektir. Zaten defterin kapağı da sayfaları da hepsi kahverengi. Yoksa bu renk...
Bu sonbahar geçmedi, içimize işledi.
Şimdi bu defteri kapatıp, kalkıp gidiyorum. Evde duramam daha fazla. Dışarıya çıkmam gerekiyor. Biraz ölü yaprak ezip, adımlarım yerine onların çürüyüşlerinin sesini dinlemeliyim. Düşüncelerimi duymak istemiyorum, belki doğanın çürüyüşünü duyarım. Sonra belki bir ıslık çalarım ve yağmur başlar. O zaman belki kurtulurum senden sonbahar. Bu sonbahar, bu hüzün geçemedi, içimize işledi artık..."

23 Ekim 2011 Pazar

pazar duran zaman

Olması gerektiği gibi işliyordu her şey. Evet bir saat gibi, sadece ileri. Hiç geri bakmadan "tik tak, tik tak" diye ilerliyordu zaman. Durdurmak akıldan geçmiyordu, çekilmek en kolay yoldu. "Bekleyip görelim" demekse ancak bizim gibilerin kendilerine uygun gördüğü bir çözüm olurdu.

Sadece pazardan pazara yaşadığını fark ettiği günlerdeydi. Masanın üstünde mecmualar, kitaplar okunmayı bekleyen, masanın üstünde mektupları uçları bükülmüş, üçları yanmış, yazılar yer yer silinmiş, yer yer karalanmış. Hepsinin üzerinde ince bir toz örtüsü, uzun süredir dokunulmamış, uzun süredir hissedilmemiş duygular birliği. Zaman geçiyor, yetişilmiyor. Zaman geçiyor, yaşananlar unutulmuyor, yaşayanlar unutuluyor.

Pazar sabahının güneşi bile artık evde istenmiyor. Perdeler sonuna kadar kapanıyor. Amaç daha fazla uyumak, daha fazla rüya, daha az gerçek. Çünkü gerçek akıp gidiyor, rüya ise kalıcı. Gerçek inandırıcı, rüya ise ... rüya işte, inanmak istenildiği gibi, bazen yaşanmış, bazen kabul edilmemiş. Pazar günü başlıyor. Aslında geç kalkmak ve biraz tembellik yapmak dışında diğerlerinden farklı olmaması gereken bir gün.

Hava biraz daha güneşli, hava biraz daha sıcak, ama genel olarak soğuk. Normal insan tepkisi: dışarı çıkmak. İbrahim Bey tepkisi: içerde kalmak. Uzun zamandır dokunmadığı çalışma masasını seyretmek. Üzerine kırmızı kalemlerle "Artık şunu oku!" yazdığı notlarına bakıp, kendi kendine bir kez daha ihanet etmek ve artık bundan gizli ve tatlı bir keyif almak.

Çünkü o zamanlar içinde bir yerlerde biliyordu İbrahim Bey. Her şey için yeterli zaman vardı. Bir tek kendi için hiçbir zaman yoktu. Kendi kendine kaldığında ne yapacağını bilmez haldeydi diyemeyiz ama çok da bir fikri olduğunu sanmıyoruz. Şimdi dışarı çıksaydı yine her şey aynı olacaktı. Parlayan sonbahar güneşinde güler yüzlü insanlar. Kafelerden yükselen kahkahalar ve polka sesleri. Geniş meydanlardan dar sokaklara taşan bit pazarı ve anılarını satmak zorunda kalan insanlar. Kahvesine şeker katarken etrafına şüpheli şüpheli bakan Belçikalı kadın, pazar gününün ilk birasını içen kafasının üst kısmı hafif kelleşmiş orta yaşlı Alman erkekle göz göze gelince gözlerini kaçıracak ve bunu sadece İbrahim Bey fark edecek, aklına Çiçek Pasajı'nda yaşadığı o değişik akşam ve sanki hiç bitmeyecekmiş gibi gelen sohbet gelecek. Sonra yine o şehir ve aradaki mesafeler, o mesafalerin insanlara yaptığı ve zamanın insanlara yaptıkları derken yine başladığı yere dönecek. Güneş rengini kaybedecek. Rüzgar yerdeki sarı ve ölü yaprakları kıpırdatacak ve gün yavaş yavaş bitecek. Eve dönerken aklına şey gelecek, ne gelecek... İbrahim Bey yazı masasının çekmecesinden uzun süredir yazmadığı defterini çıkardı. Tozlar saçıldı odaya, sayfaları çevirdi tozlar dağıldı, aradı aradı ve pazar günleri ile ilgili bir kitaptan not ettiği alıntıyı hatırladı:

"Ardımda, kentin içinde, geniş ve dümdüz yollarda, lambaların soğuk aydınlığında, yaman bir toplumsal olay can çekişiyordu, pazar gününün bitişiydi."

Çok uzun zaman önce okumasına rağmen hep aklına geliyordu o kitap. Belki de -değişiklik olarak- o yazarın şehrine gidip artık onunla tanışması gerekiyordu. Bu bir başlangıçtı.

4 Ekim 2011 Salı

büyümenin hayali

Çıtırdayarak hareket etmeye başladı tren. Kafasını okuduğu kitabından kaldırıp gözlüğünü düzelterek güneşli çiçekli gara bir kez daha baktı İbrahim Bey. Sonra kondüktörün Fransızca anonsı başladı. "Nasıl olsa anlamayacağım." diyerek kitabına geri döndü. Önünde yaklaşık iki saatlik yol vardı.

Dörtlü koltukta karşısında oturan çifte bakınca aşkı düşündü İbrahim Bey. Uzun süredir düşünmüyordu. Ya da düşünmedi. Şimdi bütün bu olanları, olacakları, yani kısacası gerçekleri dramatize etmek için de böyle yazıyor olabilirim. İbrahim Bey'in dişlilerle, dinamolarla dolu, vidalarla tutturulmuş hayatında böyle mekanik olmayan şeylere yer yoktu. En azından o böyle olduğunu düşünüyordu. Onun kafasında şu an sadece yapacağı iki günlük kısa tatil, çıktığı yol ve içeceği bira vardı. Çok yorulmuştu. Hayal kurmuyordu.

Yaşadığı şehir ona ilk başlarda hayal kurmayı öğretmişti. Uçsuz bucaksız hayaller kurardı soğuk gecelerde, özellikle gaz lambasının gazı bittiğinde karanlıkta. Karanlıkta kurulan bu hayallerin aslında büyük bir kısmı gerçekleşti. Ama onlar gerçekleşirken İbrahim Bey'den alıp götürdüklerinin yerleri dolmuyordu. Hiçbir zaman umutsuzluklarının, kalp sancılarının, hayal kırıklıklarının peşinde kendini kaybeden bir adam olmamıştı. Ancak şimdi karanlık gecelerde hayal kurmak yerine o kayıpları düşünüyordu. Belki de bu da büyümenin bir parçasıydı.

13 Eylül 2011 Salı

bağlanma farkı

Bahçe kapısından geçtikten sonra, bahçenin içindeki taş yoldan ürkek adımlarla ilerledi. Adres doğruydu ama gideceğini düşündüğü ev böyle bir yer değildi. Taşların üzerindeki su birikintilerine basmamaya dikkat ede ede ilerlerken, Fransız işgali döneminden kalma olduğu anlaşılan şatodan bozma ev karşısında git gide yükseliyordu. Kapı, onu ve diğer davetlileri bekliyormuşçasına açıktı ve kapının önünde kimse yoktu. İbrahim Bey paniğinden yine ilk gelen olmuştu, gerçi o hala doğru yere geldiğinden pek emin değildi. Bahçeyi geçmiş, mıcırla dolu girişte ilerliyordu. Öne doğru çıkıntı yapmış bir oval bakon ve onu tutan 6 sütun vardı kapının üzerinde. İbrahim Bey korkak adımlarla ve şaşkın bir ifadeyle yoluna devam etti.

Kapıdan içeri girdiğinde duvarları ahşap kaplamalı geniş tavanlı bir salon karşıladı onu. "U" şeklinde dizilmiş tahta masalar ve etrafında sandalyeler vardı. Bütün sandalyeler aynı boydaydı ancak iki tanesi diğerlerinden büyükçe ve bir tanesinin de sırtı İbrahim Bey'in boyundan uzundu. Taht benzeri bir sandalyeydi. İbrahim Bey buna benzer bir sandalyeyi şehrin belediye binasında görmüştü. Napolyon döneminden kalma bir antikaydı. Oraya doğru ilerledi. Bir yandan da duvardaki eski resimlere bakıyordu. Resimlerde farklı farklı gruplarda gençler aynı kapının önünde -İbrahim Bey'in de az önce içinden geçtiği- farklı zamanlarda resim çektirmişlerdi. Her resimde gülen mutlu suratlar dikkat çekiyordu. Büyük sandalyenin arkasındaki şömineye doğru ilerledi. Üzerinde kırmızı, yeşil ve altın renklerinden oluşan bir arma vardı. Ortasında pi harfine benzer bir şekil bulunuyordu. Yanında da görkemli bir kılıç asılı duruyordu. Kendini kontrol edemeyerek kılıca elini uzattı. O esnada duyduğu sesle irkildi: "İbrahim!"

Şimdi İbrahim Bey'in bu eve nasıl davet edildiğini ve orada ne aradığını birazcık bilmemiz gerekiyor. Bir gün rastgele bir muhabbette orda olmaması gerektiği halde orada olduğu için aynı dönemde okuyan arkadaşları tarafında akşam yemeğine davet edilmişti İbrahim Bey. Gerçek böyle olmasa da o bunu böyle kabullenmişti. Onlarla arasını hiç iyi edememişti. Daveti geri çevirmek ayıp olur diyerek o da yola koyulmuştu yaza veda edercesine sıcak bir cumartesi öğleden sonrası. "Verbindungshaus" denilip duruyordu. Bunun bir özel kavram olduğunu anlamıştı ama kavrama yabancıydı. Türkçe'ye çeviriyordu: "Bağlantı evi". Mantıklı bir açıklama getiremiyordu. O da "E görelim madem" diye yola koyuldu.

İşte bu şekilde geldi "Bağlantı evi"nin kapısına. Arkadaşlarından biri onu görmüş olacak ki çok büyük bir hata yapmadan onu durdurdu. İbrahim Bey az kalsın o evde yaşamışlar, o anda yaşayanlar ve yıllar sonra yaşayacaklar için kutsal sayılan, törenden törene yerinden oynatılan kılıca dokunacaktı ve farkında olmadan ufak çaplı bir felakete yol açacaktı.

Duvardaki resimlerle ilgilendiğini gören arkadaşı açıklama ihtiyacı hissetti:
"O ilk resimde gördüğün buranın ilk hali, bak buradaki resimdeki kel kafalı adam ve yanındaki gözlüklü kişi bu evin kurucularından: Gözlüklu olan Wilfred Musil. Aslen Avusturyalı, diğeri Alman: Martin Dams. 1853'te, yani yaklaşık yüzyıl önce kurmuşlar burayı. O zamandan beri bizim gibi öğrencilere ev sahipliği yapıyor. 13 kişi şu anda aktif olarak burada yaşıyor ve tabi bu sayıdan çok daha fazla dostumuz burayla bağlarını koparmamış durumda. Beraber eğleniyoruz, beraber yemek yiyoruz, beraber ders çalışıyoruz. Yediğimiz içtiğimi ayrı gitmiyor senin anlayacağın. Bira ister misin?"

Çekingence "Olur, alırım" dedi İbrahim Bey. Ancak arkadaşı onun cılız sesini duymadı, kafa hareketinden bira istediğini çıkarttı. Birayı uzatırken, "Herhangi bir dini bağlantımız yok, hatta nasyonel bağlatılarımız da yok, koşullarımıza uyan herkese kapımız açık." dedi.

Nasyonel kelimesi de ağzınıza ne kadar çok yakışıyor, diye geçirdi içinden İbrahim Bey. Dışındansa "Nedir koşullarınız?" diye sordu.

"İlk olarak erkek olmalı, üniversitede okuması gerekiyor. Aachen'ı sevmesi gerekiyor ve bu evle bağlarını koparmaması gerektiği için Aachen'dan da çok uzakta yaşamaması gerekiyor. Bunun yanı sıra eskrim bizim simgesel sporumuz, yapmak zorunda tabii ki. -hafifçe sırıtarak- senin bileğin kuvvetli mi İbrahim?" dedi sarışın arkadaşı.

İbrahim Bey arkadaşının anlattıklarından çok bardağın üstündeki özel hazırlanmış desenle ilgilenmişti. Adını duyunca irkildi ve daha önceden hazırladığı soruyu ilgileniyormuşçasına sordu: "Aranızdaki hiyerarşik durum veya bağlar nedir, ya da var mı böyle bir şey?"

"Olmaz mı, tabii ki var." dedi sarışın arkadaşı. "Mesela.. aa hoşgeldin Jürgen! Benim misafirleri karşılamam gerekiyor İbrahim, sonra anlatırım" diyerek uzaklaştı.

İbrahim Bey duvardaki resimleri incelemeye devam etti. Sonra bira fıçısının üstündeki herkesin aynı kıyafeti giydiği resimlere baktı. Suratlarda hep gülümseme vardı ama bu ifadeler çok yapmacık gelmişti. Burada yaşamış herkesin o mavi takım elbiseyi giyip, kafalarına o komik şapkaları takması gerekiyor demek ki, diye düşündü İbrahim Bey resimlere bakarken.

Gün ilerledi. Yemekler yendi, biralar içildi. Konular konuları açtı. Belli bir süreye kadar eğlendi de İbrahim Bey. Ama sonra o ayrıma gelindi. Birayla yumuşayan Alman arkadaşları hangi biranın tadının nasıl çıkarılacağından bahsederken, İbrahim Bey rakının yanına hangi mezeleri, hangi sırayla yenmesi gerektiğini düşünüyordu. Onlar kışın kuru hava, yazın fırtınalı hava derken, İbrahim Bey lodostan ve poyrazdan bahsetmek istiyordu. Onlar at sürerek geçirdiği haftasonularını anlatırken, İbrahim Bey kafasının içinde Üsküdar'dan kayığa binip zorlana zorlana Boğaz'ı geçiyordu. Zaten bu etrafındaki hiyerarşik yapıyı da hiç sevememişti. İlk başta buraya bağlı kişilerin arasında sıkı bir arkadaşlık bağı varmış gibi gözükse de, aslında hepsi sıcak arkadaşlık ilişkileri kuramayan bir topluma bunu öğretme biçimiydi. Ayrıca bir şehre bağlı kalacaksa onun hangi şehir olacağını da gayet iyi biliyordu İbrahim Bey.

Bütün bunları düşünürken bir anda içi ürperdi ve istemdışı gökyüzüne baktı. Mevsimin ilk leylekleri sıcak ülkelere gitmek için bu toprakları terkediyordu.

4 Eylül 2011 Pazar

boşluktan çıkamayan hikaye.

"Günlerdir içimde sebebsizce büyüyen boşluğu kağıt aklığına dökebilmek için oturuyorum masa başına. Ama bir cümle yazsam, gerisi gelmiyor veya sonu gelmez bol virgüllü az noktalı cümleler kuruyorum. Zaten bu bahsettiğim de uzun sürmüyor. Gözüm masanın üzerindeki teknik mecmuasına, duvarda asılı çizimlere, yarım kalan kitabın aklımda kalan cümlesine, "kimseye şikayet etmeyeceğini" söyleyen şarkının dizelerine takılıyor. Bir zamanlar sayfalarca yazı yazan o İbrahim gitmiş yerine yorgun bakışlı duygusuz bir mühendis gelmiş sanki. Mühendis de olamadık ya henüz o da ayrı mesele. Bak işte gene oldu, yine konu istemediğim yerlere geldi. Eğer bir şeyler yazabilecek gücüm olsaydı bir hikaye yazardım ve o da böyle başlardı:

"Güneşin deniz üzerinden battığı bir sahil kentinde sabah serinliğini kendini yavaşça sabah sıcaklığına bıraktığı saatlerde küçük bir oğlan çocuğu yatağında doğrularak uyanmış. Kafasını kaldırmış yanındaki yatakta yatan annesini görmüş. Uyuyormuş hala. Fazla ses yapmadan parmak uçlarına basarak evin bahçesine çıkmış. Güneş yüzüne vurunca önce biraz irkilmiş, ancak sabah açan hanımeli kokuları burnuna gelince tekrardan mutlu olmuş. Sonra ilk iş olarak bisikletine yönelmiş."

İşte böyle başlardı hikayem. Ancak fazla mutlu ve bir yere gitmiyor bu hikaye. Belki çocuk bisikletiyle bir yere giderdi ama bizim hikaye olduğu yerde kalırdı. Yazıya oturduğum zamanlarda aklıma bir şey gelmiyor, içimden de bir şey gelmiyor. Sanıyorum bizim hikayelerimiz biraz hüzün içermeli. Daha doğrusunu söylemek gerekirse bizim hikayelerimiz hüzünle başlıyor hüzünle bitiyor. Arada bir yerlerde yüzümüz gülüyor, heyecanlar yaşıyoruz, ama bölüp paylaştırdığımız hep hüznümüz.

Bu hüzünlü hikayelerden birisi de yazılmadan bitti ve buruş buruş tarihin çöplüğündeki yerini aldı. Bu boşluğu dolduramazsam, ancak boş çöp kutusunu doldururum."

24 Temmuz 2011 Pazar

'huzurlu, huzursuz'

Sevgili İbrahim,

O elem olay yüzünden İstanbul'a gelmenin ve görüşmemizin üzerinden fazla bir vakit geçmemiş olmasına rağmen sana yazıyorum. Kanlıca'dan Emirgan'a geçen vapuru kaçırınca son sefer görüştüğümüz çay bahçesine oturup sana yazmaya karar verdim. Takvimsel olarak pek bir ilerleme olmadı. Bahar bitti yaz geldi, ancak hayatımda çok fazla yenilik oldu, seninle paylaşmazsam olmaz.

Öncelikle aylardır içimi kemiren, uzadıkça uzayan ve bütün hayatıma sahip olan doktora tezimi verdim. Artık istediğim kitapları okumakta özgürüm. Doktora tezimi verdikten sonra birkaç hafta hiçbir şey yapmadım, aylak aylak dolandım. Havalar güzelleşip, bahar kendini mis gibi kokan güller ile birlikte yaza bırakınca ben de her sene yaptığım gibi Büyük Ada'ya gitmeye başladım. İhsan ve Macide yoğunlardı, ben de tek başıma gidip geliyordum. İşte zaten bütün hikaye de o yolculuklarda başladı. Adile Hanım'ı görüp selam verdiğimde yanlarında oturan o güzel hanımı hemen fark etmiştim. Tanıştırıldım, adı Nuran'dı. Bu ismi iyi oku İbrahim, bundan sonra çok duyacaksın benden. O gün birçok konudan konuştuk yol boyunca. Adile Hanım'a da biraz ayıp oldu sanırım. En çok da musiki üzerine konuştuk. Hani senin bir türlü öğrenemediğin konular. Hatırlarsan sana "Mahur Beste"yi anlatmıştım. Nuran mahur bestenin güftecisinin torunuymuş, ona da sana anlattığım gibi ahkam keserek anlatıyordum lafı ağzıma tıktı. Neyse o günden sonra Ada'da da birkaç defa karşılaştık. Birbirimizi arkadaşlığından çok keyif almaya başladık. Bir de çocuğu var, adı Fatma. Babasına duyduğu derin sevgiden dolayı bana kötü davranıyor. Ama umuyorum ki zamanla birbirimize alışacağız.

Seni kıskandırmak istemem ama Nuran'la bu aralar İstanbul'u geziyoruz. Bir gün Çemberlitaş'tayız, bir gün Süleymaniye'de. Ama en çok Boğaz'dayız. Benim ufak teknemle bir çıkıyoruz, sonra uzun bir vakit bütün Dünya'dan soyutlanmışçasına şarkılar söylüyoruz, yıldızlara bakıyoruz. İstanbul'da yazı hiç bu kadar sevmemiştim azizim. Bu duyguyu da daha önce yaşadığımı hatırlamıyorum. O yanımdayken kendimi çok güçlü hissediyorum. Bütün zorlukları aşabilirmişim gibi geilyor. İbrahim, ben o eski çekingen ve mahsun adam değilim artık. Nuran gibi bir kadının varlığı her şeyi ne kadar hızlı değiştirdi, inanamazsın. Görsen belki de tanımazsın. Ah eski dostum, bizim gibi insanların hayatına böyle kadınlar girmeli işte. Her şeyi kökünden değiştirebilecek güçte olanları.

Ama işte bizi bilirsin İbrahim. Her zaman biraz huzursuzuzdur. Her şey çok güzel gidiyor, çok iyi anlaşıyoruz. Ancak bütün bunlar bir gün sona erebilirmiş korkusu kaplıyor içimi. Sanki yaz bitince bizim ilişkimiz de, sevgimiz de bitecekmiş gibi geliyor. İşlerin yolunda gitmesi gözümü korkutuyor. Bana bir şeyler söyle İbrahim, kız, bağır, çağır da içimdeki o karanlığı dağıt.

Bu konular hakkında sayfalar dolusu yazabilirim. Ancak senin gurbet hayatında çektiğin sıkıntıları tahmin ettiğimden o çok sevdiğin şehir ve bizler hakkında mutlu öyküler anlatıp, hasretini daha da arttırmak istemem. Ama senin bana sayfalar dolusu yazmana izin var. Kara mektuplarını özlemediğimi söylesem gerçeği çarpıtmış olurum. Nasılsın? Havalar nasıl? Yanlış hatırlamıyorsam, geçen yaz havaların yazın soğuk olduğundan bahsetmiştin. Biraz serinlik bu sıcak şehre iyi gelir aslında. Ama sen herhalde şu an İstanbul sıcağına bile hasret kalmışsındır. Okulun nasıl gidiyor mühendis bey? Ne zaman alıyorsun diplomayı, geri geliyorsun? Arkadaş ortamlarında yine adın çok geçer oldu. Geçen gün İhsan'a da sana mektup yazacağımı söyledi. "Selam söyle en huysuz öğrencime!" dedi. Üzerimde kalmasın, selamını ileteyim. Asıl sormak istediğim soru ise ne zaman geleceğin? Yakın zamanda seni görebilecek miyiz İbrahim? Nuran'la seni tanıştırmak için heyecanlanıyorum.

Mektupların sonuna şiir koymak adetimizdi. Bu seferlik işin biraz dışına çıkayım yukarda bahsettiğimiz Mahur Beste'den bir beyit koyayım. Neşati'ye saygıyla:

Gittin emma ki kodun hasret ile canı bile
İstemem sensiz geçen sohbet-i yâranı bile


Şehirler şehri İstanbul'dan, güzel bir yaz akşamından hürmetle ve hasretle.

Mümtaz

19 Temmuz 2011 Salı

beyaz sayfa.

"Uzun bir zaman sonra önümde beyaz bir sayfa. Bomboş, tek bir çizgi bile yok. Ne sayılarla dolu bir tablo, ne de ufacık bir detay çizimi. Sadece saman kağıdının soluk beyazlığı. Özlemişim böyle bir kağıda bakmayı. Telaşla oradan oraya koştururken, bir vaktim olsa da yine eskiden olduğu gibi sayfalarca yazı yazsam diyordum. Evet, işte sana vakit, yaz yazabildiğin kadar:

Gün doğuyor, uyanıyorum zorla, sonra her sabahki gibi kahvaltımı ediyorum, kahvemi içiyorum (neyse ki kaçak kahve sorunu bitti). Sonra istemeye istemeye kumaş pantolonumu çekiyorum dolaptan, bir de gömlek buluyorum eskilerin arasından, ütüsüz. Evden çıkmadan aynaya bakardım eskiden, onu da yapmıyorum bugünlerde. Nasılsam öyle çıkıyorum. Sonra dersliklerin tozu, laboratuvarın benzin ve mazot kokusu, büroların kahve kokusu, kütüphanenin eskimiş kitap kokusu ve yemekhanelerin tütün ve yağ kokusu birbirine karışıyor, hepsi birden üzerime siniyor. Eve geldiğimde bütün günün izlerini taşıyan bir harita gibi çöküyorum koltuğa. Kitabımı alıyorum elime. İki-üç sayfa anca okuyabiliyorum. İlk gençlik yıllarımda Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilen bu romanın gidişatını o zamandan bilsem bile, bu bilgi beni okumaya teşvik edemiyor.

Gün bitiyor, o günden geriye sadece kokular, kirlenmiş elbiseler, her köşesi karalanmış kağıtlar, silgi tozları, kalem uçları ve bir de camları iz içinde bir gözlük kalıyor. Elim deftere uzanıyor, vazgeçiyorum, "Bugün de bir şey çıkmaz, İbrahim" diyorum, "ne yaşadın ki?". Kendi kendime hak verip gaz lambasını söndürüyorum. Yatağa girmeden önce perdeyi açıyorum ki erken doğan günle birlikte uyanabileyim.

Bu günlerden farklı olarak bugün önüme bir beyaz sayfa koyuyorum, üzerine nokta konulmamış. Ama ona da yine aynı şeyleri yazıyorum, kim bilir belki de kendi hafızamı kendim için tutuyorum."