"İlk defa yaşamadığım bir şeyin hikayesini yazacağım. Bu yüzden heyecanlıyım. Daha önce hikayeler yazmıştım. Ama bunlar ya yaşadıklarımdan, ya okuduklarımdan ya da başkalarından esinlendiğim hikayelerdi. Yani kısacası başkalarının hikayelerini okudum, yazdım durdum. Bir sabah uyandığımda -kuş cıvıltıları içinde baharı müjdeleyen güneşli bir sabahtı- bu eksikliğin farkında vardım. Ben kendi hikayemi yazmamıştım henüz. Oturup kahramanlarını, mekanını, zamanını ve olay örgüsünü hiçbir yerden esinlenmeyerek seçeceğim bir hikayem olmadı benim. Hep bir yere bağımlı, hep birilerine özenti. Bunun böyle gitmeyeceğine karar vererek başladım hikayemi yazmaya.
Hikayemin baş kahramanı bir öğrenci, benden uzun yıllar önce yine bu kentte yaşıyor. Yok olmadı. Çıkamıyorum, kalıplarımın dışına. Oldu olacak bir de mühendislik okusun bari. Başka bir kahraman bulmalıyım. Mesela kadın olsa? Sanki kadınları çok iyi anlıyormuşum gibi bir de kadın seçtim karakteri. Gel de çık bakalım işin içinden şimdi.
Mekan. Hikayem bir sahil kasabasında geçmeli. Güneşin sıcağını bir tokat gibi savurduğu gıcırdayan, tuzdan beyazlamış bir tahta iskelede başlamalı hikaye. İskeleye bağlı, denizin üstünde bir kayıkta pinekleyen bir adamın gördüğü rüya hikayemin girişinde anlatılmalı. Bu adam o esnada terk etmek zorunda kaldığı uzak bir kentin hayalini kurmakta. Yok, yine girdin aynı yola! İşin kolayına kaçma İbrahim. Bu hikayede yeni bir şeyler olacak!
O zaman aynı sahil kasabasında yaşayan bir kız olsun, hikayenin baş kahramanının henüz tanımadığı. Tanımasa bile yüzü sanki ona daha önceden gördüğü birilerini anımsatmış olsun ilk gördüğünde. Renkli gözlerinde daha önceden bildiği bir bakış, ama hiç tanımadığı duygular olsun. Bu hikayede az önce kafanda canlandırdığın tahta iskemle kadar sağlam bir aşk hikayesi olsun.
Hah sanırım hikayene nerden başlayacağını buldun İbrahim! Kendini katmadan hikaye yazmak ne zormuş, ben bıraktım, siz alın!"
13 Mart 2012 Salı
29 Şubat 2012 Çarşamba
bir yirmidokuz şubat yazısı
Takvimsel kışın son günüydü, hava da bunu anlatmak istercesine bahara göz kırpan bir sıcaklıktaydı, hatta ara sıra güneş kendisini gösteriyordu. İbrahim Bey sırtında çantası burnunu çeke çeke arnavut kaldırımlı sokaktan geçti. "Bir yirmidokuz şubat yazısı yazmak lazım" diye geçirdi içinden. Bir yandan da üzerinde bir halsizlik, hasta olmanın arifesindeymiş gibi bir his vardı. Oysa buna hiç gerek yoktu, önünde çok sıkışık bir program ve yapması gereken çok iş vardı. "Olmam ben hasta, masta efendi!" diye kendi kendini ikna etmeye çalıştı.
Uzaktan bir arkadaşını gördü, el etti yürümeye devam etti. İnsanlarla hoş-beş edecek gücü kendinde hissetmiyordu. Yürüdükçe önündeki yol uzuyor sanki evine bir adım daha uzaklaşıyordu. Bir ara aklından "dursam, otursam mı?" diye geçirdi. Sonra kendine kendine kızdı. "Yalnızlıktan iyice saçmaladın İbrahim, şımaracak kimse olmayınca kendine şımarıyorsun."
Sokaktan evinin bulunduğu avluya girdi ve dört katı sürünerek çıktı çatı katındaki odasına. Girer girmez yatağa uzandı. Tam uyuyacaktı ki, açtı gözlerini ve toparlanıp bir sıcak duş aldı. Duştan sonra biraz daha iyiydi. Önüne günlüğünün yeni bir sayfasını açtı ve yazmaya başladı:
"bugün yirmidokuz şubat. ne önemi var bilmiyorum, takvimsel bir olay. düşünüyorum ama bulamıyorum. zaten üç gecedir giriyorum yatağa, dönüyorum dönüyorum uyuyamıyorum. hasta olmaya teşne bir halim var. anlamıyorum, bir gün fazla yaşayınca bir gün daha mı az yaşlanıcaz. aslında yirmidokuz şubat sadece insana dört yıl daha yaşlandığının hatırlatılmasıdır ve benim bu şehirde geçirdiğim ikinci yirmidokuz şubat, e matematiği sana bırakıyorum ibrahim!"
Aslında yazdığı kadar da kötümser değildi. Yazılarında bu havaya girmesini nedendir çözemiyordu bir süredir. İçten içe baharın yaklaştığını, doğanın uyanmaya başladığını hissediyordu. Yirmidokuz şubat bir yandan da baharın müjdecisiydi, hava bile daha geç kararmaya başlamıştı. Bu bahar sanki ötekilerinden daha iyi geçecekti. Peki bu baharın yanında getireceği sürprizlere İbrahim Bey hazır mıydı? İşte bunu o esnada kimse bilmiyordu.
Uzaktan bir arkadaşını gördü, el etti yürümeye devam etti. İnsanlarla hoş-beş edecek gücü kendinde hissetmiyordu. Yürüdükçe önündeki yol uzuyor sanki evine bir adım daha uzaklaşıyordu. Bir ara aklından "dursam, otursam mı?" diye geçirdi. Sonra kendine kendine kızdı. "Yalnızlıktan iyice saçmaladın İbrahim, şımaracak kimse olmayınca kendine şımarıyorsun."
Sokaktan evinin bulunduğu avluya girdi ve dört katı sürünerek çıktı çatı katındaki odasına. Girer girmez yatağa uzandı. Tam uyuyacaktı ki, açtı gözlerini ve toparlanıp bir sıcak duş aldı. Duştan sonra biraz daha iyiydi. Önüne günlüğünün yeni bir sayfasını açtı ve yazmaya başladı:
"bugün yirmidokuz şubat. ne önemi var bilmiyorum, takvimsel bir olay. düşünüyorum ama bulamıyorum. zaten üç gecedir giriyorum yatağa, dönüyorum dönüyorum uyuyamıyorum. hasta olmaya teşne bir halim var. anlamıyorum, bir gün fazla yaşayınca bir gün daha mı az yaşlanıcaz. aslında yirmidokuz şubat sadece insana dört yıl daha yaşlandığının hatırlatılmasıdır ve benim bu şehirde geçirdiğim ikinci yirmidokuz şubat, e matematiği sana bırakıyorum ibrahim!"
Aslında yazdığı kadar da kötümser değildi. Yazılarında bu havaya girmesini nedendir çözemiyordu bir süredir. İçten içe baharın yaklaştığını, doğanın uyanmaya başladığını hissediyordu. Yirmidokuz şubat bir yandan da baharın müjdecisiydi, hava bile daha geç kararmaya başlamıştı. Bu bahar sanki ötekilerinden daha iyi geçecekti. Peki bu baharın yanında getireceği sürprizlere İbrahim Bey hazır mıydı? İşte bunu o esnada kimse bilmiyordu.
21 Şubat 2012 Salı
formülize edilmiş bir yazı
Karanlık parkın içinden geçerken kafasını kaldırıp gökyüzüne baktı. Tane tane yıldızlar gözüküyordu. Ağzından çıkan buhara baktı, uzun zamandır sigara içmediğini hatırladı. Cebinde ıslanmaktan kurtulmuş son sigarasını buldu, çakmağıyla yaktı. Bir nefes çekip "güzel, bir süre yağış olmaz" diye düşündü.
İbrahim Bey yine birkaç gün evde kaldıktan sonra yalnız başına yürüyüşe çıkmıştı. Hareketli karnaval günlerinin ardından şehir durulmuş, sokaklarda kırılmış şampanya şişeleri, yapış yapış alkol ve şeker artıkları, ezilmiş çikolatalarla birlikte geriye derin bir sessizlik kalmıştı. Kendini eve kapatmış olan İbrahim Bey de bu sessizliği fırsat bilip dışarı çıkmıştı. "Yazılan yazının uzunluğu, çıkılan yalnız yürüyüşün süresi ile doğru orantılıdır." diye düşündü. Bu aralar yazı yazamamasına, eskisi gibi kağıtları dolduramamasına takmıştı. "Bunu ampirik bir formül olarak görürsek başına bir de denklemin eğimini belirleyecek bir faktör getirmemiz gerekir." Sessizliği gölden bir ördeğin çığlığı bozdu. "Gaağğk gak! Be hayvan ödümü kopardın." İbrahim Bey ördeğe bağırdı. "Bu k-faktörü ise duygusal yoğunluktan, havanın sıcaklığından, mevsimden, yaklaşan sınavların sayısından bağımlı bir faktördür. Deneysel araştırmaların sonucuna göre duygusal yoğunluk artarsa yazı yazma isteği bir noktaya kadar artıyor, ancak bir noktadan sonra stabilize oluyor. Belli bir değerin altında ise terse etki yapıyor, yani negatif. Buldum, ln-fonksiyonu gibi. Havanın sıcaklığı ile kesinlikle doğru orantılı. Hava soğukken hiç bişey yapasın gelmiyor, aynı şekilde mevsim baharken çok şey yazıyor insan, yazın biraz tembellik gelse de yine de bir şeyler çıkıyor. Optimal sıcaklık 15 ile 20 derece arası. Not edelim! Sınavlar ve sorumluluklar yaklaştıkça insan onlardan kaçıp abuk subuk şeyler yapmak istiyor ve yürüyüşe çıkıyor. Böylelikle formulün içinde yürüyüş süresi bir kez daha karşımıza çıkıyor." Önündeki karaltılardan bir çocuk sesi geldi. İbrahim Bey yaklaşık yirmi metre önünde yürüyen aileyi fark etti. Adımlarını onların adımlarına uydurmaya çalıştı. Parkın ortasında kendi kendine konuşarak yürüyordu, kendini susturamayacağını bildiğinden öndekileri rahatsız etmek istemedi. "Yazdığın yazının güzelliği, yok güzellik ne demek, bana doygunluk verme derecesi ise çıkan yürüyüşün süresiyle ilk başta doğru orantılı, ancak bir süre sonra da ters orantılı. Yani belli mesafeden uzun yürüyüşler sonunda bayık bayık yazılara sebep oluyor. O zaman bu formülün sonuna da bir dönme noktası getirmemiz gerekiyor. O zaman da polinom en az üçüncü dereceye çıkıyor. Kağıt, kalem gerek bana Alfred!"
İbrahim Bey bir anda boş parkta kendi sesinin yankısından irkildi. Öndeki aile dönüp ona bakmıştı. Üşüdüğünü ve eve dönme zamanının geldiğini anladı, bu esnada da bulduğu formülü deneysel bir biçimde kanıtlamış olmuştu, uzun yürüyüşler ve uzun yalnız kalışlar saçmalamalara neden olabiliyordu.
İbrahim Bey yine birkaç gün evde kaldıktan sonra yalnız başına yürüyüşe çıkmıştı. Hareketli karnaval günlerinin ardından şehir durulmuş, sokaklarda kırılmış şampanya şişeleri, yapış yapış alkol ve şeker artıkları, ezilmiş çikolatalarla birlikte geriye derin bir sessizlik kalmıştı. Kendini eve kapatmış olan İbrahim Bey de bu sessizliği fırsat bilip dışarı çıkmıştı. "Yazılan yazının uzunluğu, çıkılan yalnız yürüyüşün süresi ile doğru orantılıdır." diye düşündü. Bu aralar yazı yazamamasına, eskisi gibi kağıtları dolduramamasına takmıştı. "Bunu ampirik bir formül olarak görürsek başına bir de denklemin eğimini belirleyecek bir faktör getirmemiz gerekir." Sessizliği gölden bir ördeğin çığlığı bozdu. "Gaağğk gak! Be hayvan ödümü kopardın." İbrahim Bey ördeğe bağırdı. "Bu k-faktörü ise duygusal yoğunluktan, havanın sıcaklığından, mevsimden, yaklaşan sınavların sayısından bağımlı bir faktördür. Deneysel araştırmaların sonucuna göre duygusal yoğunluk artarsa yazı yazma isteği bir noktaya kadar artıyor, ancak bir noktadan sonra stabilize oluyor. Belli bir değerin altında ise terse etki yapıyor, yani negatif. Buldum, ln-fonksiyonu gibi. Havanın sıcaklığı ile kesinlikle doğru orantılı. Hava soğukken hiç bişey yapasın gelmiyor, aynı şekilde mevsim baharken çok şey yazıyor insan, yazın biraz tembellik gelse de yine de bir şeyler çıkıyor. Optimal sıcaklık 15 ile 20 derece arası. Not edelim! Sınavlar ve sorumluluklar yaklaştıkça insan onlardan kaçıp abuk subuk şeyler yapmak istiyor ve yürüyüşe çıkıyor. Böylelikle formulün içinde yürüyüş süresi bir kez daha karşımıza çıkıyor." Önündeki karaltılardan bir çocuk sesi geldi. İbrahim Bey yaklaşık yirmi metre önünde yürüyen aileyi fark etti. Adımlarını onların adımlarına uydurmaya çalıştı. Parkın ortasında kendi kendine konuşarak yürüyordu, kendini susturamayacağını bildiğinden öndekileri rahatsız etmek istemedi. "Yazdığın yazının güzelliği, yok güzellik ne demek, bana doygunluk verme derecesi ise çıkan yürüyüşün süresiyle ilk başta doğru orantılı, ancak bir süre sonra da ters orantılı. Yani belli mesafeden uzun yürüyüşler sonunda bayık bayık yazılara sebep oluyor. O zaman bu formülün sonuna da bir dönme noktası getirmemiz gerekiyor. O zaman da polinom en az üçüncü dereceye çıkıyor. Kağıt, kalem gerek bana Alfred!"
İbrahim Bey bir anda boş parkta kendi sesinin yankısından irkildi. Öndeki aile dönüp ona bakmıştı. Üşüdüğünü ve eve dönme zamanının geldiğini anladı, bu esnada da bulduğu formülü deneysel bir biçimde kanıtlamış olmuştu, uzun yürüyüşler ve uzun yalnız kalışlar saçmalamalara neden olabiliyordu.
10 Şubat 2012 Cuma
'yazamamayı yazmak'
Ah arkadaşım,
Yazı yazamıyorum. Yine bilindik boşluklarda, daha önceden çıkılmış sürgünlerde kayboluyorum. Şehrimden ve insanlardan uzaklaşıyorum ve bunu bu sefer istemediğim halde yapıyorum. Sana senin hikayeni yazacağımı söylediğimde ben de umutlanmıştım, yeniden kaleme geri dönerim diye. Şimdilerde sadece çizim yapmak için kullanıyorum kalemlerimi. Ardı ardına iki kelime gelse gözüme batıyor ve yırtıyorum sayfaları. Bu sessizliğin sonunda ya içime sinen bir hikaye çıkacak ya da ben iyice gömüleceğim sessizliğimin içine. Daha önceleri beni bu sessizlikten senin yazı yazmanın basitliğini ve her zaman yapılabilirliğini anlattığın sözlerin çıkarırdı, şimdi bana o sözlerden birkaç tane gerek. Eski mektuplarını karıştırsam bulur muyum diye düşünüyorum ama bulacağım başka şeylerden korktuğumdan bunu da yapamıyorum.
Bu bir kısır döngü ah arkadaşım. Aklım yazı yazmak istese de, yüreğim ya da artık neremle yazıyorsam beni yarı yolda bırakıyor ve sonunda zorlama cümlelere kalıyorum ve böyle anca yazamamayı yazıyorum. Üstelik bir de dişim ağrıyor son birkaç gündür. Baksana konu yine nerelere geldi. Şu mektubu bile yırtmak istiyorum, ama o zaman kendime verdiğim sözlerden de vazgeçerim diye rüzgara bırakıyorum. Ama sen bana bir kıvılcım gönder ki hikayelere başlayabileyim ya da bana bir giriş bölümü ver ki ben devamını getirebileyim.
Bu şehirden ve bu zamandan hürmetle!
İbrahim
Yazı yazamıyorum. Yine bilindik boşluklarda, daha önceden çıkılmış sürgünlerde kayboluyorum. Şehrimden ve insanlardan uzaklaşıyorum ve bunu bu sefer istemediğim halde yapıyorum. Sana senin hikayeni yazacağımı söylediğimde ben de umutlanmıştım, yeniden kaleme geri dönerim diye. Şimdilerde sadece çizim yapmak için kullanıyorum kalemlerimi. Ardı ardına iki kelime gelse gözüme batıyor ve yırtıyorum sayfaları. Bu sessizliğin sonunda ya içime sinen bir hikaye çıkacak ya da ben iyice gömüleceğim sessizliğimin içine. Daha önceleri beni bu sessizlikten senin yazı yazmanın basitliğini ve her zaman yapılabilirliğini anlattığın sözlerin çıkarırdı, şimdi bana o sözlerden birkaç tane gerek. Eski mektuplarını karıştırsam bulur muyum diye düşünüyorum ama bulacağım başka şeylerden korktuğumdan bunu da yapamıyorum.
Bu bir kısır döngü ah arkadaşım. Aklım yazı yazmak istese de, yüreğim ya da artık neremle yazıyorsam beni yarı yolda bırakıyor ve sonunda zorlama cümlelere kalıyorum ve böyle anca yazamamayı yazıyorum. Üstelik bir de dişim ağrıyor son birkaç gündür. Baksana konu yine nerelere geldi. Şu mektubu bile yırtmak istiyorum, ama o zaman kendime verdiğim sözlerden de vazgeçerim diye rüzgara bırakıyorum. Ama sen bana bir kıvılcım gönder ki hikayelere başlayabileyim ya da bana bir giriş bölümü ver ki ben devamını getirebileyim.
Bu şehirden ve bu zamandan hürmetle!
İbrahim
20 Ocak 2012 Cuma
üşüyen bir kış yazısı
Güneşin sadece aydınlatıcı görevi gördüğü soğuk parkta tek başına yürüyordu İbrahim Bey. Az önce dinen yağmur eskimiş paltosundan kıyafetlerine ve sonunda vücuduna ulaşmayı başarmıştı. Ayakkabıları da su geçirmesine rağmen eve girmeden önce her zaman oturduğu banka oturmak istedi. Bank ıslaktı, aldırmadı. Ceplerini yokladı, cebinden kahverengi defterini çıkardı. Kurşun kalemiyle defterine bir şeyler karalayacaktı. Aklında bir şarkı, çok eskiden dinlediği bir şarkı. Yeniden diline takılmıştı:
"İnliyorum derinden bana bilmem ne oldu"
Şimdi yazmaya başlasa o şarkının sözlerinden başkasını yazamazdı heralde. Biraz etrafına bakındı. Tam o esnada bisikletli bir kız geçti önünden. İbrahim Bey'in gözü kızın rüzgarda hareket eden saçına takıldı, kız bunun farkına varmadı. İbrahim Bey kafasında içinde o kız geçen bir hikaye yazdı, gülümsedi. O şimdi yalnız ayaküstü uydurulmuş hikayelerin kahramanıydı, kendi hikayesini yaşamayı bırakın, yazacak gücü bile bulamıyordu kendinde.
Bir anda bir ürperti hissetti. Daha fazla üşümemesi gerektiğini anladı. Kalktı banktan, kışın fazla uzun durulmuyordu dışarda. Defteri yine boş kalmıştı. Bu yazı da, İbrahim Bey'in bankta oturması kadar kısa süren bir yazı oldu böylelikle.
"İnliyorum derinden bana bilmem ne oldu"
Şimdi yazmaya başlasa o şarkının sözlerinden başkasını yazamazdı heralde. Biraz etrafına bakındı. Tam o esnada bisikletli bir kız geçti önünden. İbrahim Bey'in gözü kızın rüzgarda hareket eden saçına takıldı, kız bunun farkına varmadı. İbrahim Bey kafasında içinde o kız geçen bir hikaye yazdı, gülümsedi. O şimdi yalnız ayaküstü uydurulmuş hikayelerin kahramanıydı, kendi hikayesini yaşamayı bırakın, yazacak gücü bile bulamıyordu kendinde.
Bir anda bir ürperti hissetti. Daha fazla üşümemesi gerektiğini anladı. Kalktı banktan, kışın fazla uzun durulmuyordu dışarda. Defteri yine boş kalmıştı. Bu yazı da, İbrahim Bey'in bankta oturması kadar kısa süren bir yazı oldu böylelikle.
15 Ocak 2012 Pazar
bir mektubun hikayesi.
"Kafamdaki sesleri susturamıyorum. Her bir taraftan farklı biri konuşuyor gibi. Mutlu yerlerime giden yolu bulamıyorum, her yol aynı karanlığa çıkıyor. Kafamı bir yana çevirsem bir fotoğraf, siyah-beyaz da değil, sararmış. Öbür yana çevirsem okunmayı ve yazılmayı bekleyen sayfalarca not. Önüme baksam hatırlamak istemediğimi bildiğim can sıkıcı ayrıntılar.
Kafamın içimdeki sesleri susturamıyorum. Sessizliğime kavuşamıyorum. Farkındayım, hatta biliyorum bir yerlerde ay doğuyor. Bir şehrin üstünü sessizce aydınlatıyor. Her zaman bahsedilen dolunay da değil, tam yarım arası bir ay. Geceye can veriyor. Sonra görüyorum onu. Boş sokakta yalnız başına yürüyor, fotoğraftaki. Sokak bu sefer renkli, sararmamış. Yüzüne restoranın tabelasından ışıklar vuruyor. Kırmızı, yeşil değişiyor renkleri. Restoranın tabelasına bakıyor, ufak bir detaya gözü takılıyor. Bir yazım hatası: “Kahve falınada bakıyoruz.” Gülümsüyor. Sonra yürümeye devam ediyor. Nehrin kıyısında uzun bir yolda ilerliyor. Kafasında eski bir aşk. Zaten yalnız sokaklar, yalnız odalar ya eski aşklar içindir ya da eski arkadaşlar. Çok başka bir sevgiydi onlarınki. Gençtik, diye düşünüyor. Birbirimizde tanıdık biz aşık olmayı, bir kadın bir erkeği, bir erkek bir kadını nasıl tanırsa biz de öyle tanıdık birbirimizi ve aşk sandık bunları. Heyecanlı bir ilişkiydi ama yine de, güzel günlerdi. Ardından üç-dört şiir yazdırdı bana. Onları da İbrahim’e yollamıştım, ah İbrahim ne kadar uzaklara gittin be sen de!, diye sürdürüyor dalgın adam düşüncelerini. Dediğim gibi eski aşklar ve eski arkadaşlar.
Sakallı bir adam yaklaşıyor yanına, sigara istiyor. “Veririm ama bir şartla” diyor dalgın adam. “Beraber içeceğiz bir tane”. Kabul ediyor sakallı adam. Nehrin kıyısında bir banka yöneliyorlar. Dalgın adam, yani fotoğraftaki, bankta oturmak istemiyor bu ayın aydınlattığı güzel yaz gecesinde gidiyor nehrin kıyısındaki çimenlere, sakallı da takip ediyor onu.
“Buradan değilsindir beyim?” diye soruyor sakallı.
“Yok” diyor, “iş için geldim, akşam boşluk oldu biraz şehri göreyim istedim.”
“Akşamları görülcek pek bir şey yoktur bizim buralarda, şu ilerde demiryollarının lokali var oraya bir bak istersen, canlı müzik olur”
“Sağol, zaten ordan geliyorum. Çok gürültülü orası, hem herkes dans ediyor, yorgunum burası daha sakin daha güzel, hem bir şehrin sokaklarında kaybolmazsan o şehri tanıyamazmışsın derler, tanımaya çalışıyorum ben de. Sen buralısın heralde?”
“He, öyleyimdir. Sen nerden gelirsin beyim? Ankara mı? İstanbul mu?”
“Buralara başkası gelmez mi? Hangisini yakıştırdın sen bana?”
“Konuşmandan İstanbullu gibi durursun beyim, ama Demiryolları diyorsan Ankara da olabilir, hiç bilemem ki ben.”
“Doğru bildin, İstanbulluyum. Demiryolları iş icabı bakma sen. Yoruldum, sıkıldım ondan da, belki bırakırım. Okulu yeni bitirdim ama bu işler bana göre değil. Aslında bir roman yazmak istiyorum. İş sadece para kazanmak için ya da –ne bileyim- böyle gezip görmek için de diyebilirsin.”,
“He beyim, güzelmiş. Ben müsadeni isteyeyim. Hanım bekler. Haydin kal sağlıcakla! Birazdan esmeye başlar, çok durma buralarda...”
Vedasını ettikten sonra sigarasını söndürüp yola devam ediyor dalgın adam. Sakallı adamın ismini sormadığını fark ediyor. Kafasında ona bir isim yakıştırıyor: Halim. Rahatlıyor. Böylelikle bu şehri de Halim’le hatırlayacaktır.
Kaldığı konuk evine vardığında, Halim’e bir hikaye yazıyor, belki bir gün tasarladığı romanına ekler diye. Sabahtan beri kendini yorgun hissetmesine rağmen, uykusu bir türlü gelmiyor. O yüzden bir mektup da uzaklardaki arkadaşına yazıyor. Hatta Halim’in hikayesinin bir kopyasını da onun sonuna ekleyip ertesi gün postaya atıyor. Üzerinde uçak çizimli bir pul olan bu mektup birkaç hafta sonra da masama ulaşıyor.
Sesler biraz daha azaldı sanki. Tekrar bakıyorum “Sevgili arkadaşım İbrahim,” diye başlayan mektuba. Sesler artıyor. Mektubu alıp çekmecenin dibine atıyorum. Gaz lambasını söndereceğim birazdan, bu akşamlık bu kadar melankoli hepimize yeter. Hayırlı rüyalar!"
Kafamın içimdeki sesleri susturamıyorum. Sessizliğime kavuşamıyorum. Farkındayım, hatta biliyorum bir yerlerde ay doğuyor. Bir şehrin üstünü sessizce aydınlatıyor. Her zaman bahsedilen dolunay da değil, tam yarım arası bir ay. Geceye can veriyor. Sonra görüyorum onu. Boş sokakta yalnız başına yürüyor, fotoğraftaki. Sokak bu sefer renkli, sararmamış. Yüzüne restoranın tabelasından ışıklar vuruyor. Kırmızı, yeşil değişiyor renkleri. Restoranın tabelasına bakıyor, ufak bir detaya gözü takılıyor. Bir yazım hatası: “Kahve falınada bakıyoruz.” Gülümsüyor. Sonra yürümeye devam ediyor. Nehrin kıyısında uzun bir yolda ilerliyor. Kafasında eski bir aşk. Zaten yalnız sokaklar, yalnız odalar ya eski aşklar içindir ya da eski arkadaşlar. Çok başka bir sevgiydi onlarınki. Gençtik, diye düşünüyor. Birbirimizde tanıdık biz aşık olmayı, bir kadın bir erkeği, bir erkek bir kadını nasıl tanırsa biz de öyle tanıdık birbirimizi ve aşk sandık bunları. Heyecanlı bir ilişkiydi ama yine de, güzel günlerdi. Ardından üç-dört şiir yazdırdı bana. Onları da İbrahim’e yollamıştım, ah İbrahim ne kadar uzaklara gittin be sen de!, diye sürdürüyor dalgın adam düşüncelerini. Dediğim gibi eski aşklar ve eski arkadaşlar.
Sakallı bir adam yaklaşıyor yanına, sigara istiyor. “Veririm ama bir şartla” diyor dalgın adam. “Beraber içeceğiz bir tane”. Kabul ediyor sakallı adam. Nehrin kıyısında bir banka yöneliyorlar. Dalgın adam, yani fotoğraftaki, bankta oturmak istemiyor bu ayın aydınlattığı güzel yaz gecesinde gidiyor nehrin kıyısındaki çimenlere, sakallı da takip ediyor onu.
“Buradan değilsindir beyim?” diye soruyor sakallı.
“Yok” diyor, “iş için geldim, akşam boşluk oldu biraz şehri göreyim istedim.”
“Akşamları görülcek pek bir şey yoktur bizim buralarda, şu ilerde demiryollarının lokali var oraya bir bak istersen, canlı müzik olur”
“Sağol, zaten ordan geliyorum. Çok gürültülü orası, hem herkes dans ediyor, yorgunum burası daha sakin daha güzel, hem bir şehrin sokaklarında kaybolmazsan o şehri tanıyamazmışsın derler, tanımaya çalışıyorum ben de. Sen buralısın heralde?”
“He, öyleyimdir. Sen nerden gelirsin beyim? Ankara mı? İstanbul mu?”
“Buralara başkası gelmez mi? Hangisini yakıştırdın sen bana?”
“Konuşmandan İstanbullu gibi durursun beyim, ama Demiryolları diyorsan Ankara da olabilir, hiç bilemem ki ben.”
“Doğru bildin, İstanbulluyum. Demiryolları iş icabı bakma sen. Yoruldum, sıkıldım ondan da, belki bırakırım. Okulu yeni bitirdim ama bu işler bana göre değil. Aslında bir roman yazmak istiyorum. İş sadece para kazanmak için ya da –ne bileyim- böyle gezip görmek için de diyebilirsin.”,
“He beyim, güzelmiş. Ben müsadeni isteyeyim. Hanım bekler. Haydin kal sağlıcakla! Birazdan esmeye başlar, çok durma buralarda...”
Vedasını ettikten sonra sigarasını söndürüp yola devam ediyor dalgın adam. Sakallı adamın ismini sormadığını fark ediyor. Kafasında ona bir isim yakıştırıyor: Halim. Rahatlıyor. Böylelikle bu şehri de Halim’le hatırlayacaktır.
Kaldığı konuk evine vardığında, Halim’e bir hikaye yazıyor, belki bir gün tasarladığı romanına ekler diye. Sabahtan beri kendini yorgun hissetmesine rağmen, uykusu bir türlü gelmiyor. O yüzden bir mektup da uzaklardaki arkadaşına yazıyor. Hatta Halim’in hikayesinin bir kopyasını da onun sonuna ekleyip ertesi gün postaya atıyor. Üzerinde uçak çizimli bir pul olan bu mektup birkaç hafta sonra da masama ulaşıyor.
Sesler biraz daha azaldı sanki. Tekrar bakıyorum “Sevgili arkadaşım İbrahim,” diye başlayan mektuba. Sesler artıyor. Mektubu alıp çekmecenin dibine atıyorum. Gaz lambasını söndereceğim birazdan, bu akşamlık bu kadar melankoli hepimize yeter. Hayırlı rüyalar!"
12 Ocak 2012 Perşembe
'rüzgara bırakılan mektuplar'
Ah arkadaşım,
Şimdi seninle oturup konuşabilsek, ben yine bir tren garının soğukluğunda geceler boyunca evim olacak kompartımanıma eşyalarımı bıraktıktan sonra son bir sigara içip şehrimin Aralık soğuğunu duymak için perona çıksam, sen de bana heyecanla yazacağın son öykünün taslağını anlatsan. Evet, seni dikkatle dinlemeye çalışırdım ama aklımda yolculuk ve şehrimi bırakıyor olmanın hüznüyle dediklerine bir türlü odaklanamazdım. En sonunda da sana derdim ki, ne kadar alışmış gibi görünsek de, rüzgara karşı sert dursak da her gitmek yeni bir yara açıyor üzerimde. Gitmek, yola çıkmak değil de zor olan yalnız kalmak, burda kalabalığız iç içeyiz, orda da kalabalığız ama farklı yönlere bakıyoruz, diye devam ederdim. Bu hep böyle olurdu. Sen de her zamanki iyi niyetinle yalnızlığı överdin, gitmenin yola çıkmanın heyecanının da kendine has özelliğinden dem vururdun ve ben yine yalnızlığı ve gitmeyi neden bu kadar sevdiğinden hiç kuşkulanmazdım, gülerek dinler, umutlanmaya çalışırdım, hatta bazen beni anlamadığını bile düşünürdüm. Ama artık anlıyorum. Artık bu hikaye yalnızca benim hikayem değil. Bu noktadan sonra sırf sana değil seni de yazmak düşer bana, işte bundan sonra anlatacağım senin hikayendir. O esen rüzgara karşı sert durmak için rüzgara bırakıyorum sana yazacağım mektuplarımı. Rüzgara mektup mu bırakılırmış, o ne saçma iş dersin bilirim ama bizim buralarda ne ufuk çizgisinde gemileri arayabileceğimiz bir deniz, ne de gürül gürül akan bir ırmak bulunur. Bizde yalnız kuru kuru esen rüzgar var. İşte bu yüzden o rüzgarın her güçlü esişinde bir mektup katacağım önüne, çünkü yazı kalır, mektuplar tarihin tanığıdır. Zaman belki o zaman ileri doğru akmaktan vazgeçer, durur, hatta geriye doğru akar. Daha önce de dediğimiz gibi bütün hikayeler bir yolculukla başlıyorsa, senin hikayen de bir yolculukta başlamalı ama bu sefer alıştığımız gibi yollarda değil zamanda bir yolculuk. Belki bir gün biri bu mektupları bulur ve biz tekrardan yaşarız bütün o anları, belki...
Aachen'dan ve bugünden hürmetle,
İbrahim
Şimdi seninle oturup konuşabilsek, ben yine bir tren garının soğukluğunda geceler boyunca evim olacak kompartımanıma eşyalarımı bıraktıktan sonra son bir sigara içip şehrimin Aralık soğuğunu duymak için perona çıksam, sen de bana heyecanla yazacağın son öykünün taslağını anlatsan. Evet, seni dikkatle dinlemeye çalışırdım ama aklımda yolculuk ve şehrimi bırakıyor olmanın hüznüyle dediklerine bir türlü odaklanamazdım. En sonunda da sana derdim ki, ne kadar alışmış gibi görünsek de, rüzgara karşı sert dursak da her gitmek yeni bir yara açıyor üzerimde. Gitmek, yola çıkmak değil de zor olan yalnız kalmak, burda kalabalığız iç içeyiz, orda da kalabalığız ama farklı yönlere bakıyoruz, diye devam ederdim. Bu hep böyle olurdu. Sen de her zamanki iyi niyetinle yalnızlığı överdin, gitmenin yola çıkmanın heyecanının da kendine has özelliğinden dem vururdun ve ben yine yalnızlığı ve gitmeyi neden bu kadar sevdiğinden hiç kuşkulanmazdım, gülerek dinler, umutlanmaya çalışırdım, hatta bazen beni anlamadığını bile düşünürdüm. Ama artık anlıyorum. Artık bu hikaye yalnızca benim hikayem değil. Bu noktadan sonra sırf sana değil seni de yazmak düşer bana, işte bundan sonra anlatacağım senin hikayendir. O esen rüzgara karşı sert durmak için rüzgara bırakıyorum sana yazacağım mektuplarımı. Rüzgara mektup mu bırakılırmış, o ne saçma iş dersin bilirim ama bizim buralarda ne ufuk çizgisinde gemileri arayabileceğimiz bir deniz, ne de gürül gürül akan bir ırmak bulunur. Bizde yalnız kuru kuru esen rüzgar var. İşte bu yüzden o rüzgarın her güçlü esişinde bir mektup katacağım önüne, çünkü yazı kalır, mektuplar tarihin tanığıdır. Zaman belki o zaman ileri doğru akmaktan vazgeçer, durur, hatta geriye doğru akar. Daha önce de dediğimiz gibi bütün hikayeler bir yolculukla başlıyorsa, senin hikayen de bir yolculukta başlamalı ama bu sefer alıştığımız gibi yollarda değil zamanda bir yolculuk. Belki bir gün biri bu mektupları bulur ve biz tekrardan yaşarız bütün o anları, belki...
Aachen'dan ve bugünden hürmetle,
İbrahim
14 Kasım 2011 Pazartesi
bu sonbahar geçmedi.
"Bu sonbahar geçmedi, içimize işledi.
Kahverengi yapraklarıyla yollar boyunca bitip gitmeyen bir mevsim. Belki de son yaprak da düştü ağaçtan ama biz hala kışa hazır değiliz. Zaman zaman vuran sıcak hava dalgaları, ölü yapraklarla birlikte ezilip giden hayallerimizi yeniden diriltmeye de yetti. Hep bir "hava açar mı acaba?" umuduyla bir sonbahar daha bitti. Ama...
Bu sonbahar geçmedi, içimize işledi.
Eski evlerin bulunduğu dar sokaklarda saatlerce yürümek, yürürken de anca üşüyerek vakit geçirmek. Kendi kendinle konuşup, kendinden sıkılıp gölgenle konuşmak. "Her sonbahar diğeriyle aynı" dersin, geri dönüp bakmak zor geliyor biliyor musun eski yazdıklarıma; orada göreceklerimden, o zamanki umutlarımdan veya o zamanki hayal kırıklıklarımdan korkarım biliyor musun, ama istersen sen dön de bir bak. Yanılmıyorsan eğer, ben de herkes gibi sıradan bir insanım, havaların ve mevsimlerin durumundan etkilenen, yanılıyorsan eğer korkarım, bu sessizliğin derinliğinden bir şeyler beklerim. Sen yine de yazılara değil bana bak, çünkü...
Bu sonbahar geçmedi, içimize işledi.
Şimdi sen diyorsun ki, geçer. Bunlar alışılagelmiş bunalımlar. Var sayalım ki öyle. Bu şehir bütün mevsimleri bir yağmurla silerdi. Kar olurdu, karlar erirdi pislik olurdu, yağmur alır götürürdü. Bahar olurdu, çiçek açardı, nem yapardı, boğardı da boğardı, hava kapanırdı, yağmur yağardı yaz gelirdi. Yazın zaten hep yağmur yağardı. Sonra da hava kurur da kurur, öyle bir kurur ki dudağın çatlar, yerler silme yaprak. En sonunda bir yağmur yağardı, yerler yeniden taş, yeniden asfalt. Ama nerde bu mevsimi bitirecek yağmur? Yağmurunu arıyor artık yüzüm.
Bu sonbahar geçmedi, içimize işledi.
Günlerdir oturuyorum yazıya, güler yüzlü neşeli bir şeyler yazayım diye. Galiba bizim gibilerin yeteneği doğuştan alınmış. Biz zaten doğru düzgün yazamayız, yazsak da hep kara yazılar yazarız. Şimdi bu yazıya bir renk vermeni istesem ne dersin? Kırmızı, yeşil, sarı falan der misin? Kırmızı aşkmış, yeşil ümitmiş, sarı neşeymiş, geç bunları, olmaz; olsa olsa gri, siyah, en iyi ihtimalle kahrevengi. O da bir sonbahar yazısı olduğundan. Eğer iyi yazdıysam bir yerlerde mutlaka kahverengi bir yaprak canlanmıştır aklında. O yaprak görüntüsüne bakıp sen de hayatında en az bir kere şaşırmışsındır zaten. O yüzden de aklına kahverengi gelecektir. Zaten defterin kapağı da sayfaları da hepsi kahverengi. Yoksa bu renk...
Bu sonbahar geçmedi, içimize işledi.
Şimdi bu defteri kapatıp, kalkıp gidiyorum. Evde duramam daha fazla. Dışarıya çıkmam gerekiyor. Biraz ölü yaprak ezip, adımlarım yerine onların çürüyüşlerinin sesini dinlemeliyim. Düşüncelerimi duymak istemiyorum, belki doğanın çürüyüşünü duyarım. Sonra belki bir ıslık çalarım ve yağmur başlar. O zaman belki kurtulurum senden sonbahar. Bu sonbahar, bu hüzün geçemedi, içimize işledi artık..."
Kahverengi yapraklarıyla yollar boyunca bitip gitmeyen bir mevsim. Belki de son yaprak da düştü ağaçtan ama biz hala kışa hazır değiliz. Zaman zaman vuran sıcak hava dalgaları, ölü yapraklarla birlikte ezilip giden hayallerimizi yeniden diriltmeye de yetti. Hep bir "hava açar mı acaba?" umuduyla bir sonbahar daha bitti. Ama...
Bu sonbahar geçmedi, içimize işledi.
Eski evlerin bulunduğu dar sokaklarda saatlerce yürümek, yürürken de anca üşüyerek vakit geçirmek. Kendi kendinle konuşup, kendinden sıkılıp gölgenle konuşmak. "Her sonbahar diğeriyle aynı" dersin, geri dönüp bakmak zor geliyor biliyor musun eski yazdıklarıma; orada göreceklerimden, o zamanki umutlarımdan veya o zamanki hayal kırıklıklarımdan korkarım biliyor musun, ama istersen sen dön de bir bak. Yanılmıyorsan eğer, ben de herkes gibi sıradan bir insanım, havaların ve mevsimlerin durumundan etkilenen, yanılıyorsan eğer korkarım, bu sessizliğin derinliğinden bir şeyler beklerim. Sen yine de yazılara değil bana bak, çünkü...
Bu sonbahar geçmedi, içimize işledi.
Şimdi sen diyorsun ki, geçer. Bunlar alışılagelmiş bunalımlar. Var sayalım ki öyle. Bu şehir bütün mevsimleri bir yağmurla silerdi. Kar olurdu, karlar erirdi pislik olurdu, yağmur alır götürürdü. Bahar olurdu, çiçek açardı, nem yapardı, boğardı da boğardı, hava kapanırdı, yağmur yağardı yaz gelirdi. Yazın zaten hep yağmur yağardı. Sonra da hava kurur da kurur, öyle bir kurur ki dudağın çatlar, yerler silme yaprak. En sonunda bir yağmur yağardı, yerler yeniden taş, yeniden asfalt. Ama nerde bu mevsimi bitirecek yağmur? Yağmurunu arıyor artık yüzüm.
Bu sonbahar geçmedi, içimize işledi.
Günlerdir oturuyorum yazıya, güler yüzlü neşeli bir şeyler yazayım diye. Galiba bizim gibilerin yeteneği doğuştan alınmış. Biz zaten doğru düzgün yazamayız, yazsak da hep kara yazılar yazarız. Şimdi bu yazıya bir renk vermeni istesem ne dersin? Kırmızı, yeşil, sarı falan der misin? Kırmızı aşkmış, yeşil ümitmiş, sarı neşeymiş, geç bunları, olmaz; olsa olsa gri, siyah, en iyi ihtimalle kahrevengi. O da bir sonbahar yazısı olduğundan. Eğer iyi yazdıysam bir yerlerde mutlaka kahverengi bir yaprak canlanmıştır aklında. O yaprak görüntüsüne bakıp sen de hayatında en az bir kere şaşırmışsındır zaten. O yüzden de aklına kahverengi gelecektir. Zaten defterin kapağı da sayfaları da hepsi kahverengi. Yoksa bu renk...
Bu sonbahar geçmedi, içimize işledi.
Şimdi bu defteri kapatıp, kalkıp gidiyorum. Evde duramam daha fazla. Dışarıya çıkmam gerekiyor. Biraz ölü yaprak ezip, adımlarım yerine onların çürüyüşlerinin sesini dinlemeliyim. Düşüncelerimi duymak istemiyorum, belki doğanın çürüyüşünü duyarım. Sonra belki bir ıslık çalarım ve yağmur başlar. O zaman belki kurtulurum senden sonbahar. Bu sonbahar, bu hüzün geçemedi, içimize işledi artık..."
23 Ekim 2011 Pazar
pazar duran zaman
Olması gerektiği gibi işliyordu her şey. Evet bir saat gibi, sadece ileri. Hiç geri bakmadan "tik tak, tik tak" diye ilerliyordu zaman. Durdurmak akıldan geçmiyordu, çekilmek en kolay yoldu. "Bekleyip görelim" demekse ancak bizim gibilerin kendilerine uygun gördüğü bir çözüm olurdu.
Sadece pazardan pazara yaşadığını fark ettiği günlerdeydi. Masanın üstünde mecmualar, kitaplar okunmayı bekleyen, masanın üstünde mektupları uçları bükülmüş, üçları yanmış, yazılar yer yer silinmiş, yer yer karalanmış. Hepsinin üzerinde ince bir toz örtüsü, uzun süredir dokunulmamış, uzun süredir hissedilmemiş duygular birliği. Zaman geçiyor, yetişilmiyor. Zaman geçiyor, yaşananlar unutulmuyor, yaşayanlar unutuluyor.
Pazar sabahının güneşi bile artık evde istenmiyor. Perdeler sonuna kadar kapanıyor. Amaç daha fazla uyumak, daha fazla rüya, daha az gerçek. Çünkü gerçek akıp gidiyor, rüya ise kalıcı. Gerçek inandırıcı, rüya ise ... rüya işte, inanmak istenildiği gibi, bazen yaşanmış, bazen kabul edilmemiş. Pazar günü başlıyor. Aslında geç kalkmak ve biraz tembellik yapmak dışında diğerlerinden farklı olmaması gereken bir gün.
Hava biraz daha güneşli, hava biraz daha sıcak, ama genel olarak soğuk. Normal insan tepkisi: dışarı çıkmak. İbrahim Bey tepkisi: içerde kalmak. Uzun zamandır dokunmadığı çalışma masasını seyretmek. Üzerine kırmızı kalemlerle "Artık şunu oku!" yazdığı notlarına bakıp, kendi kendine bir kez daha ihanet etmek ve artık bundan gizli ve tatlı bir keyif almak.
Çünkü o zamanlar içinde bir yerlerde biliyordu İbrahim Bey. Her şey için yeterli zaman vardı. Bir tek kendi için hiçbir zaman yoktu. Kendi kendine kaldığında ne yapacağını bilmez haldeydi diyemeyiz ama çok da bir fikri olduğunu sanmıyoruz. Şimdi dışarı çıksaydı yine her şey aynı olacaktı. Parlayan sonbahar güneşinde güler yüzlü insanlar. Kafelerden yükselen kahkahalar ve polka sesleri. Geniş meydanlardan dar sokaklara taşan bit pazarı ve anılarını satmak zorunda kalan insanlar. Kahvesine şeker katarken etrafına şüpheli şüpheli bakan Belçikalı kadın, pazar gününün ilk birasını içen kafasının üst kısmı hafif kelleşmiş orta yaşlı Alman erkekle göz göze gelince gözlerini kaçıracak ve bunu sadece İbrahim Bey fark edecek, aklına Çiçek Pasajı'nda yaşadığı o değişik akşam ve sanki hiç bitmeyecekmiş gibi gelen sohbet gelecek. Sonra yine o şehir ve aradaki mesafeler, o mesafalerin insanlara yaptığı ve zamanın insanlara yaptıkları derken yine başladığı yere dönecek. Güneş rengini kaybedecek. Rüzgar yerdeki sarı ve ölü yaprakları kıpırdatacak ve gün yavaş yavaş bitecek. Eve dönerken aklına şey gelecek, ne gelecek... İbrahim Bey yazı masasının çekmecesinden uzun süredir yazmadığı defterini çıkardı. Tozlar saçıldı odaya, sayfaları çevirdi tozlar dağıldı, aradı aradı ve pazar günleri ile ilgili bir kitaptan not ettiği alıntıyı hatırladı:
"Ardımda, kentin içinde, geniş ve dümdüz yollarda, lambaların soğuk aydınlığında, yaman bir toplumsal olay can çekişiyordu, pazar gününün bitişiydi."
Çok uzun zaman önce okumasına rağmen hep aklına geliyordu o kitap. Belki de -değişiklik olarak- o yazarın şehrine gidip artık onunla tanışması gerekiyordu. Bu bir başlangıçtı.
Sadece pazardan pazara yaşadığını fark ettiği günlerdeydi. Masanın üstünde mecmualar, kitaplar okunmayı bekleyen, masanın üstünde mektupları uçları bükülmüş, üçları yanmış, yazılar yer yer silinmiş, yer yer karalanmış. Hepsinin üzerinde ince bir toz örtüsü, uzun süredir dokunulmamış, uzun süredir hissedilmemiş duygular birliği. Zaman geçiyor, yetişilmiyor. Zaman geçiyor, yaşananlar unutulmuyor, yaşayanlar unutuluyor.
Pazar sabahının güneşi bile artık evde istenmiyor. Perdeler sonuna kadar kapanıyor. Amaç daha fazla uyumak, daha fazla rüya, daha az gerçek. Çünkü gerçek akıp gidiyor, rüya ise kalıcı. Gerçek inandırıcı, rüya ise ... rüya işte, inanmak istenildiği gibi, bazen yaşanmış, bazen kabul edilmemiş. Pazar günü başlıyor. Aslında geç kalkmak ve biraz tembellik yapmak dışında diğerlerinden farklı olmaması gereken bir gün.
Hava biraz daha güneşli, hava biraz daha sıcak, ama genel olarak soğuk. Normal insan tepkisi: dışarı çıkmak. İbrahim Bey tepkisi: içerde kalmak. Uzun zamandır dokunmadığı çalışma masasını seyretmek. Üzerine kırmızı kalemlerle "Artık şunu oku!" yazdığı notlarına bakıp, kendi kendine bir kez daha ihanet etmek ve artık bundan gizli ve tatlı bir keyif almak.
Çünkü o zamanlar içinde bir yerlerde biliyordu İbrahim Bey. Her şey için yeterli zaman vardı. Bir tek kendi için hiçbir zaman yoktu. Kendi kendine kaldığında ne yapacağını bilmez haldeydi diyemeyiz ama çok da bir fikri olduğunu sanmıyoruz. Şimdi dışarı çıksaydı yine her şey aynı olacaktı. Parlayan sonbahar güneşinde güler yüzlü insanlar. Kafelerden yükselen kahkahalar ve polka sesleri. Geniş meydanlardan dar sokaklara taşan bit pazarı ve anılarını satmak zorunda kalan insanlar. Kahvesine şeker katarken etrafına şüpheli şüpheli bakan Belçikalı kadın, pazar gününün ilk birasını içen kafasının üst kısmı hafif kelleşmiş orta yaşlı Alman erkekle göz göze gelince gözlerini kaçıracak ve bunu sadece İbrahim Bey fark edecek, aklına Çiçek Pasajı'nda yaşadığı o değişik akşam ve sanki hiç bitmeyecekmiş gibi gelen sohbet gelecek. Sonra yine o şehir ve aradaki mesafeler, o mesafalerin insanlara yaptığı ve zamanın insanlara yaptıkları derken yine başladığı yere dönecek. Güneş rengini kaybedecek. Rüzgar yerdeki sarı ve ölü yaprakları kıpırdatacak ve gün yavaş yavaş bitecek. Eve dönerken aklına şey gelecek, ne gelecek... İbrahim Bey yazı masasının çekmecesinden uzun süredir yazmadığı defterini çıkardı. Tozlar saçıldı odaya, sayfaları çevirdi tozlar dağıldı, aradı aradı ve pazar günleri ile ilgili bir kitaptan not ettiği alıntıyı hatırladı:
"Ardımda, kentin içinde, geniş ve dümdüz yollarda, lambaların soğuk aydınlığında, yaman bir toplumsal olay can çekişiyordu, pazar gününün bitişiydi."
Çok uzun zaman önce okumasına rağmen hep aklına geliyordu o kitap. Belki de -değişiklik olarak- o yazarın şehrine gidip artık onunla tanışması gerekiyordu. Bu bir başlangıçtı.
4 Ekim 2011 Salı
büyümenin hayali
Çıtırdayarak hareket etmeye başladı tren. Kafasını okuduğu kitabından kaldırıp gözlüğünü düzelterek güneşli çiçekli gara bir kez daha baktı İbrahim Bey. Sonra kondüktörün Fransızca anonsı başladı. "Nasıl olsa anlamayacağım." diyerek kitabına geri döndü. Önünde yaklaşık iki saatlik yol vardı.
Dörtlü koltukta karşısında oturan çifte bakınca aşkı düşündü İbrahim Bey. Uzun süredir düşünmüyordu. Ya da düşünmedi. Şimdi bütün bu olanları, olacakları, yani kısacası gerçekleri dramatize etmek için de böyle yazıyor olabilirim. İbrahim Bey'in dişlilerle, dinamolarla dolu, vidalarla tutturulmuş hayatında böyle mekanik olmayan şeylere yer yoktu. En azından o böyle olduğunu düşünüyordu. Onun kafasında şu an sadece yapacağı iki günlük kısa tatil, çıktığı yol ve içeceği bira vardı. Çok yorulmuştu. Hayal kurmuyordu.
Yaşadığı şehir ona ilk başlarda hayal kurmayı öğretmişti. Uçsuz bucaksız hayaller kurardı soğuk gecelerde, özellikle gaz lambasının gazı bittiğinde karanlıkta. Karanlıkta kurulan bu hayallerin aslında büyük bir kısmı gerçekleşti. Ama onlar gerçekleşirken İbrahim Bey'den alıp götürdüklerinin yerleri dolmuyordu. Hiçbir zaman umutsuzluklarının, kalp sancılarının, hayal kırıklıklarının peşinde kendini kaybeden bir adam olmamıştı. Ancak şimdi karanlık gecelerde hayal kurmak yerine o kayıpları düşünüyordu. Belki de bu da büyümenin bir parçasıydı.
Dörtlü koltukta karşısında oturan çifte bakınca aşkı düşündü İbrahim Bey. Uzun süredir düşünmüyordu. Ya da düşünmedi. Şimdi bütün bu olanları, olacakları, yani kısacası gerçekleri dramatize etmek için de böyle yazıyor olabilirim. İbrahim Bey'in dişlilerle, dinamolarla dolu, vidalarla tutturulmuş hayatında böyle mekanik olmayan şeylere yer yoktu. En azından o böyle olduğunu düşünüyordu. Onun kafasında şu an sadece yapacağı iki günlük kısa tatil, çıktığı yol ve içeceği bira vardı. Çok yorulmuştu. Hayal kurmuyordu.
Yaşadığı şehir ona ilk başlarda hayal kurmayı öğretmişti. Uçsuz bucaksız hayaller kurardı soğuk gecelerde, özellikle gaz lambasının gazı bittiğinde karanlıkta. Karanlıkta kurulan bu hayallerin aslında büyük bir kısmı gerçekleşti. Ama onlar gerçekleşirken İbrahim Bey'den alıp götürdüklerinin yerleri dolmuyordu. Hiçbir zaman umutsuzluklarının, kalp sancılarının, hayal kırıklıklarının peşinde kendini kaybeden bir adam olmamıştı. Ancak şimdi karanlık gecelerde hayal kurmak yerine o kayıpları düşünüyordu. Belki de bu da büyümenin bir parçasıydı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)