19 Temmuz 2011 Salı

beyaz sayfa.

"Uzun bir zaman sonra önümde beyaz bir sayfa. Bomboş, tek bir çizgi bile yok. Ne sayılarla dolu bir tablo, ne de ufacık bir detay çizimi. Sadece saman kağıdının soluk beyazlığı. Özlemişim böyle bir kağıda bakmayı. Telaşla oradan oraya koştururken, bir vaktim olsa da yine eskiden olduğu gibi sayfalarca yazı yazsam diyordum. Evet, işte sana vakit, yaz yazabildiğin kadar:

Gün doğuyor, uyanıyorum zorla, sonra her sabahki gibi kahvaltımı ediyorum, kahvemi içiyorum (neyse ki kaçak kahve sorunu bitti). Sonra istemeye istemeye kumaş pantolonumu çekiyorum dolaptan, bir de gömlek buluyorum eskilerin arasından, ütüsüz. Evden çıkmadan aynaya bakardım eskiden, onu da yapmıyorum bugünlerde. Nasılsam öyle çıkıyorum. Sonra dersliklerin tozu, laboratuvarın benzin ve mazot kokusu, büroların kahve kokusu, kütüphanenin eskimiş kitap kokusu ve yemekhanelerin tütün ve yağ kokusu birbirine karışıyor, hepsi birden üzerime siniyor. Eve geldiğimde bütün günün izlerini taşıyan bir harita gibi çöküyorum koltuğa. Kitabımı alıyorum elime. İki-üç sayfa anca okuyabiliyorum. İlk gençlik yıllarımda Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilen bu romanın gidişatını o zamandan bilsem bile, bu bilgi beni okumaya teşvik edemiyor.

Gün bitiyor, o günden geriye sadece kokular, kirlenmiş elbiseler, her köşesi karalanmış kağıtlar, silgi tozları, kalem uçları ve bir de camları iz içinde bir gözlük kalıyor. Elim deftere uzanıyor, vazgeçiyorum, "Bugün de bir şey çıkmaz, İbrahim" diyorum, "ne yaşadın ki?". Kendi kendime hak verip gaz lambasını söndürüyorum. Yatağa girmeden önce perdeyi açıyorum ki erken doğan günle birlikte uyanabileyim.

Bu günlerden farklı olarak bugün önüme bir beyaz sayfa koyuyorum, üzerine nokta konulmamış. Ama ona da yine aynı şeyleri yazıyorum, kim bilir belki de kendi hafızamı kendim için tutuyorum."

10 Temmuz 2011 Pazar

yorgun, mutlu.

"Yorgun hayatlar yaşıyorum. Başkalarından kalmış yorgun hayatlar. Benim üzerimde hiçbir değeri yokmuş gibi duran, kenarından yırtılmış, dizinden yamalanmış eski hayatlar. Sanki yaralarım ben doğmadan önce de varmış ve benden sonra da hep olacakmış gibi geliyor. Dinleniyorum, “hah bu kadar uyku yetti” diyorum, ama bir süre geçiyor aynı ağrı geri tepiyor. Bir kısır döngünün içine sıkışmış gibiyim, kilidimi kırıp dışarı çıkamıyorum. Tam diyorum ki “bu kişi kilidi kırar, beni özgürleştirir”, kilide biraz bakıyor, inceliyormuş gibi yapıyor ve sıkılıp gidiyor. Bu ne kadar daha böyle gidecek bilmiyorum. Mevsimler değişiyor, şehirler değişiyor, yüzler değişiyor, içilen içkiler bile değişiyor ama o yük kalkmıyor ve o sınırsız boşluk dolmuyor. Ne kadar çabalasam da dışarda akan hayata uyum sağlayamıyorum.

Mutlu hayatlar yaşıyorlar. Kendi hayatlarını başkalarınınkiymiş gibi yaşıyorlar. Yaşadıklarını ve yaşayacaklarını üzerlerinde gururla ve sıcak pastel renklerle taşıyorlar. Birbirlerine sokularak, birbirlerinin titreşimlerinden yararlanarak yaşıyorlar. Gülerek, en ufak ayrıntıda mutlu olarak, sanki sonsuz bir huzur içindeymişçesine gözüküyorlar. Hayatlarına girecek kişileri büyük bir özenle değil de kıyafet seçermişçesine bir rahatlıkla ve kısa süreliğine seçiyorlar. Birbirlerinin kıyafetlerine ve kıyafet gibi hayatlarında olduğunu söylediği kişilere takıyorlar. Birbirlerini severek, kıskanarak, zaman zaman nefret ederek, birbirlerine bağırarak, küfrederek, birbirleriyle kavga ederek veya çok iyi geçinerek sonsuz bir uyumun sürekli devinim içindeki parçaları gibi dönüp duruyorlar. Çabaları, umutları, yoksunlukları ve bollukları hep aynı düzlemde ve ortak bilinçaltında.

Farklı hayatlar yaşıyoruz. Sonunda aynı sorunun birbirine benzeyen ama aralarındaki farkı bulmak için ustaca elenmesi gereken iki cevap şıkkıyız. Diğer şıkları eledikten sonra biz kalıyoruz. Soru sürekli soruluyor ve birisi bu soruya hep cevap veriyor. Doğru cevap belki yok ama bir cevabın diğerine baskın geldiği, hatta diğerini devamlı olarak tükettiği kabullenilmiş bir gerçek."

anlatıcının notu: Yukarıdaki yazının İbrahim Bey'e ait olup olmadığından emin değilim, yazısı pek benzemiyor. Ancak hatıratında bazen farklı bir yazıyı kullandığını da gözlemlemek mümkün. O yüzden anonimmiş gibi okuyabilirsiniz, çünkü İbrahim Bey'in hikayesinde o kadar önemli bir yeri olmayacak bir not.

29 Haziran 2011 Çarşamba

tanıdık yaz kokuları

Yeni tamir ettiği bisikletinin üzerinde çocuklar gibi şen, çocukluk anılarını hatırlayarak yolunu parktan geçiriyordu İbrahim Bey. Yaz sonunda gelmişti bu şehre de. Daha doğrusu yaz zaten çoktan gelmişti ama onun bildiği gibi güneşli yazlar ancak senede birkaç hafta yüzünü gösterirdi. Çok sıcaktı. "Ne soğuğu bildiğim soğuk, ne sıcağı bildiğim sıcak!" diye geçirdi içinden. Ama mutluydu. Kafası cevapsız sorularla dolu olmasına rağmen mutluydu, birkaç haftalığına ziyaret ettiği şehrinden yeni dönmüş ve ruhunun bütün parçalarını orada bırakmasına rağmen mutluydu. Sebepsiz bir huzur gelmiş, kaplamıştı içini. Hava böyle güzel olduğunda hep aynı umudu yaşardı: Gelecek günlerin geçmişteki günlerine hiç benzemeyeceğine inanırdı. Kimi değişimin başlangıcı diyebilirdi bu duruma, kimi fırtına öncesi sessizlik. Belki de İbrahim Bey için de umut vardı, yıllardır boşluğa sorduğu sorulara cevap verebilecek birileri vardı. Bunu bilemiyordu.

Parktan çıkmak üzereyken burnuna tanıdık bir koku geldi. Küçükken öğle saatlerinde validesiyle birlikte deniz kıyısına giderken duyardı bu kokuyu. Küçük bir kovası vardı tenekeden, kumlarla oynamayı sevmese de götürür biraz da oynardı adet yerini bulsun diye. Kafasında validesinin zorla taktırdığı hasır şapkası, altında küçük mayosu ve üstünde atletiyle hazır bir şekilde deniz kıyısına giderdi küçük İbrahim. İşte o yolun bir noktasında bilmediği bir bahçedeki bilmediği bir bitkiden kokular gelirdi burnuna, çocukluğunun küçük şeylere mutlu olduğu zamanlarından kalma bir koku. İşte o aynı bilinmeyen bitki İbrahim Bey'in peşinden kilometrelerce yol gelmiş ve bu parkta açmış, sırf İbrahim Bey'i yaz sabahları güldürebilmek için, en azından İbrahim Bey bunun böyle olduğunu düşünmek istiyordu. İçindeki huzur çocukluk mutluluğu ile daha da arttı. Parktan çıkarken bisikletin ziliyle parkın kapısındaki kuğuları ve yavrularını selamladı, okulunun yolunu tuttu.

Bu mutluluk hikayenin sonuna yazılmış bir mutlu son değil, aksine iç içe örülmüş güler yüzlü ama sıkıntılı birçok hikayenin başlangıcıydı.

25 Nisan 2011 Pazartesi

uzaktaki şehrimin.

"Uzaktaki şehrimin damları üzerinden
ve Marmara denizinin dibinden geçip
sonbahar topraklarını aşarak
olgun ve ıslak
geldi sesin.
Bu, üç dakikalık bir zamandı.
Sonra, telefon simsiyah kapandı...

nazım hikmet"

anlatıcının notu: İbrahim Bey Usta'nın bu şiirini hatıratının bir sayfasına kocaman harflerle yazmış ve altına şu notu düşmüştü:

Istanbul şaşırtmacadır.

8 Nisan 2011 Cuma

sessizliğin ardından

Söylenecek bütün sözler tükendiğinde suskunluk hakim olurdu geceye. Yine şehrin yağmurlu havalara veda ettiği bir gece vakti, yıldızlı gökyüzüne dalmıştı İbrahim Bey. Uzun süren sessizliğin iyi şeylere işaret olmadığını öğrenmişti daha çok küçük yaşlarda. Top oynamaya çıktığında hava kararmasına rağmen annesi onu eve çağırmıyorsa bir sorun var demekti. Şimdi de uzun süren sessizliğin ardından gelen mektup ona iyi şeyler getiremezdi, getirmedi de. Sadece buruk, sönük bir dört hece vardı mektupta. Geri kalan bütün kelimeleri karartan dört hece, dokuz harf. İşte en çok o zaman canı yanmıştı şehrinden uzakta kaldığından dolayı, işte en çok o zaman istemişti şehrine dönmeyi hem de her şeyi bırakıp. O mektup uykusuz bir geceye ve birkaç ıslanmış peçeteye karşılık gelmişti İbrahim Bey'in adaletinde. Ertesi sabah elinde ufak bir çanta garın tozlu peronunda tren bekliyordu, sessizliğin ardına takılıp gidiyordu kimseye haber vermeden usulca.

20 Şubat 2011 Pazar

kırmızı basınç

Kafasındaki ses hala durmamıştı. İki saat boyunca rakamlara boğuştuktan sonra saçı başı dağınık, yanakları hafif kızarmış bir şekilde sınav salonundan çıktı. Yanındaki arkadaşları sürekli ona ne yaptığını soruyordu. Düşünmeden aklına gelen ilk cevapları söylüyordu ve onların cevaplarıyla hiç ilgilenmiyordu. Aklı ne birazdan yiyeceği yemekte ne de eve dönünce yıkaması gereken çamaşırlarındaydı, sadece bir soru takılmıştı, onunla uğraşıyordu. E şimdi akım sola doğru hızlanıyorsa bası... Durdu. Bir anda bütün sesler durdu, bütün renkler durdu. Kapının açılma hareketi durdu, gökyüzü durdu hatta havadaki soğuk bile durdu. Sadece tek bir renk hakimdi. Kırmızı! İbrahim Bey yutkundu. İlk defa bu kadar keskince gözlerinin içine bakıyordu. Bu kadar heyecanlı olmasaydı onun da aynı ifadeyle gözlerinin içine baktığını fark edecekti. Ama İbrahim Bey kırmızıdan başka hiçbir şey seçemiyordu. Kalp çarpıntılarının hızlandığı hissetti. Nefes alabilseydi göğsünde bir sıkışma olduğunu bile anlayabilirdi. O durmuştu, zaman gibi mekan gibi. Mekanda bir çift mavi göz ve kırmızı bir palto vardı, zaman ise bir saniyeden çok da fazla değildi. İkisi de hızla başlarını başka yöne çevirdiler. İbrahim Bey yanındakilere dönüp:
"Akım hızlanıyorsa durağan basınç azalır. Bernoulli işte!" dedi.
Akımın hızlanıp hızlanmadığını bilmiyorum ama basınç kesinlikle artmıştı.

6 Şubat 2011 Pazar

bir makinenin doğumu.


"Binsekizyüzdoksanaltı yılının soğuk bir Aralık sabahıydı. Elinde deri çantasıyla gözlüklü bir adam evinin kapısını yavaşça kapattı ve parmak uçlarına basarak sessizce merdivenleri indi. Saat daha çok erkendi ve komşularını uyandırmak istemiyordu. Apartman kapısını da usulca kapattıktan sonra dün geceden beri yağan karın etkisiyle derin bir sessizliğe bürünmüş Augsburg sokaklarına adımını attı.

Gideceği fabrika yaklaşık yirmi dakikalık mesafedeydi. Haftalardır eve uğradığı yoktu, fabrikada yaşıyordu, uzun zamandır üzerinde çalıştığı tasarruflu enerji dönüşümü makinesinin her parçasını kendi elleriyle çizmişti ve hepsinin yapımını teker teker takip etmişti. En sonunda iki gün önce bütün parçalar bittiğinde arkadaşlarına ve kendisine iki gün süre vermişti. Böylelikle karısı ve çocuklarını görme fırsatını bulacaktı, ne de olsa uzun zamandır onları ihmal ediyordu.

Kağıt üstünde beş yıllık bir çalışmaydı bu ama o gençliğinden beri kafasında planlıyordu. Annesine ve babasına dokumacılık okulunu bırakıp mühendis olmaya karar verdiğini söylediği günü hatırladı. Babası başta biraz bozulmuştu, küçük oğlunun kendi işlerini devralacağının hayalini kurmuştu o hep. Ama oğlunun matematiğe olan yeteneğinin de farkındaydı, bu yüzden bu kararını açıkladığında onu çok fazla sorgulamadan Augsburg’a amcasının yanına yolladılar. Orada liseyi okuyacaktı ve oradan mühendislik okuluna geçecekti. Liseyi iyi bir dereceyle bitirince Münih’in yolunu tuttu. Bölgenin en iyi teknik okuluydu, o da, kendine yakışır bir şekilde o zamana kadar görülmüş en iyi dereceyle bitirdi okulu. Üniversitedeyken bir dönem hastalığından dolayı sınavlara girememişti. Böyle ufak tefek şeyleri önemsemezdi. Bu boşluğu enerji dönüşümlerine ve kendi planlarına ayırmıştı. Hatta hocasının fabrikasında çalışma fırsatı bile bulmuştu. O zamanlar da bir kız vardı… Durdu. Fabrikanın kapısına gelmişti. Geçmişi düşünmekten vazgeçti.

Kapıdaki nöbetçiye başıyla selam verdi. Uykulu adam şaşırmıştı patronunun işe bu kadar erken gelmesine. Üst kattaki odasına geçti. Şapkasını ve paltosunu askıya astı, masasına oturdu. Masasının üstündeki kağıtları karıştırdı. Aradığını buldu. Beş yıl öncesinden bir kağıt, krallık patent ofisinden damgalı. Kuyrukta uzun uzun beklemişti ve beklerken de Bay Otto’yu düşünmüştü. Acaba o da aynı noktada aynı heyecanı yaşamış mıydı? Onun bütün çalışmalarını okumuştu. Ürettiği makinenin geliştirilmesini de yakından takip etmişti ama yine üretilenden tatmin edici bir verim alındığını düşünmüyordu. Kendi bulgusu onu biraz da olsa tatmin edebilmişti.

Neyse şimdi işi geçmişi kurcalamak değildi. O gün edindiği patent kağıdını da yanına alıp atelyeye indi. Herkes onu bekliyordu. Üç ayak üzerine oturtulmuş eksantrikli bir makineydi bu. Motor giriş çıkışları en ince ayrıntısına kadar hesaplanmıştı. Yüksek devirler için tasarlanmıştı, ancak şimdilik tek devir yeterli olacaktı. İşaretini verdi ve mühendislerden biri ilk hareketi verecek kolu güçlükle çevirdi. Makine derin bir uykudan uyanır gibi hareket etti, bir başka deyişle canlandı. İçindeki yaylardan oluşan sistem kağıdın üzerine ilk çizimleri aktarmaya başladı. İlk devir tamamlandığında gözlüklü adam kağıdı eline alındı, çıkan sonucu beğenmedi. Üzerinde “Maschinen Fabrik Augsburg” yazan kağıtlardan bir tane daha aldı ve yeniden yerleştirdi. Bir tecrübe daha yapılması gerekiyordu. Aynı hareket tekrarlandı. Makine bu sefer daha canlı bir şekilde tamamladı hareketini. Bir tur daha attırdılar ve kağıdın üstüne sürekli aynı şekli çıkarmaya başladı. Basınç-hacim diyagramı çizilmiş oldu böylece. Yeni kağıda baktı gözlüğünü düzelterek. Gülümsedi. Üzerine tecrübenin saatini not etti: 9:28. Altına imzasını attı: Rudolf Diesel"

5 Şubat 2011 Cumartesi

yağmurun çağrısı

Hava ısınmıştı. Hatta daha detaylı söylemek gerekirse mevsim normallerinin üstüne çıkmıştı. Ama rüzgar ve yağmur durmuyordu. Sürekli camlara vura vura kendini hatırlatıyordu. İbrahim Bey gelen mektubu gaz lambasının danseden alevinde bir kez daha baştan sona okudu. Kim bilir kaçıncı defa okuyordu. Cümleleri ezberlemişti. Arka arkaya gelen farklı anlamda kelimeler, ayrı ayrı incelesek birbirleriyle hiç alakası olmayan soğuk sözler. Ama işte toplu halde bir anlam oluşturuyorlardı. "Anlam" diye düşündü İbrahim Bey. "Hala anlam arıyoruz biz, amaçsızca." Kendini toparlayıp son bir kez daha okudu mektubun tamamını. Bir şeyler yazması gerekiyordu cevap olarak, ama o kendinde o gücü bulamadı. Dolmakalemini bıraktı masanın üstüne ucu açık bir şekilde. Gaz lambasını söndürdü. Yeni başlayan yağmur onu dışarı çağırıyordu. Bu çağrıya uydu ve koyuldu yola. Belki yağmurda arınırdı içi ve yaşanmışlıkları yeniden anlam kazanırdı, bu sefer farklı anlamlar, tıpkı aradığı gibi. Biz odada kaldık İbrahim Bey'in bütün önemli eşyaları olarak. Hepimizi bıraktı ve gitti. Bizsiz ne yaptığını bilmiyoruz ama geri döndüğünde masanın başına oturdu ve uzun bir mektup yazdı duraksamadan ve hata yapmadan.

21 Ocak 2011 Cuma

'sarı elbise'

Sevgili arkadaşım,

Ne kadar zaman oldu sana yazamadım. Vaktim yoktu demeyeceğim, evde boş boş tavana baktığım zamanlar gelir aklıma, ayıp ederim sana ve en önemlisi kendime. Doğrusu, yazacak bir şey bulamadım. Şimdi de pek bir şey bulmadım ama yazmadıkça mesafeler daha da uzayacak, bu böyle olmaz o yüzden başlıyorum dökülmeye.

Kış geldi yine bu şehre. Ciğerlerimize işliyor soğuk. Beni bilirsin, evden çıkarken atkı takmayı unutuyorum, bere zaten takmıyorum. Bir tane eski bir şapka bulmuştum bit pazarında onu takıyorum zaman zaman. Yakıştığını söylüyorlar, inanıyorum, inanmak hoşuma gidiyor. İşte bu korunmayı bilmememden dolayı hasta oluyorum sürekli. Boğazlarım şişiyor. Kış ayı benim için hastalık ayı, her şey aynı yani. Yazı bekliyorum, bu şehir yazın daha bir umut dolu sanki.

"Yaz" demiştin bana bir keresinde. "Yaza daha çok varken yaz, şehrine dönmene de çok varken yaz, daha nefes alabiliyorken yaz". Hiç aklımdan çıkmadı bu sözlerin. O yüzden yazmaya çalışıyorum işten güçten fırsat buldukça. Malum bizimkisi yazı yazmaya çok uzak bir iş. Kafamı yeniden kurmam gerekiyor yazıya oturmak için, o da zaman alıyor. Ama yazıyorum, sayfalarca yazıyorum. Kim bilir belki bir gün biri bu yazdıklarımı bulur çıkarır ve ünlü olur.

Gördüğün gibi şaka da yapıyorum. Peki sen hala şaka yapabiliyor musun en ciddi anlarda? Yoksa bitirdin mi o şarkıyı? Bak aklıma ne geldi, hani seninle bir gün Kapalıçarşı'yı gezerken (ne de çok tutturmuştun "gidelim" diye) beni kolumdan çekerek manifaturacıya sokmuştun da sarı sarı kumaşlar almıştık, elbise yaparsın diye. Yaptın mı o sarı elbiseyi kendine? Başında durup, sürekli seni övecek birini mi bekliyorsun yoksa hala?

Bana yazmayı bırakma. Mesafeler aşılır, soğuklar sıcacık olur iki sayfa yazıyla.
Validene saygılar.

Aachen'dan hürmetle.
İbrahim


anlatıcının notu: İbrahim Bey'e gelen ve onun hiç göndermediği mektuplarını sakladığı kutunun kilidini kırmayı başardım sonunda. Bundan sonra onları da sizinle paylaşacağım.

13 Ocak 2011 Perşembe

bir şehrin hikayesi


Cama ince ince vuran yağmur tanelerinden ve kafasının içine yapışmış gibi bir türlü çıkarıp atamadığı telaşlarından ve kuşkularından uyuyamadığı için kalkıp geçti camın yanına. Gecenin sessiz bir saatinde uyuyan -ya da uyumaya çalışan- şehre baktı. Yağmur yine günlerdir yağıyordu ve bulutların altında şehir daha bir tutsak ve belki de daha bir masum görünüyordu biz şehrin ölümlü sahiplerine, ölümsüz misafirlerine.

Bir şehir düşünmeye başladı. Her zaman düşündüğü İstanbul şehri değildi bu sefer aklındaki. Prag şehriydi. Köprüleriyle ve kuleleriyle, şehrin her tarafını sarmış barok bir soğuklukla Prag şehrini düşündü.

Bundan çok uzun zaman önce yorulmuş gözleri, kalın, beyaz gocuğu, yırtılmış çarığı ve uzun sakalıyla bir adam girdi bu şehirden içeri. O zaman şehir de yoktu ya o bölgede olsun o geldi oraya ve orada kuralacak şehri gördü. Döndü arkasındakilere "vatanımız burası!" dedi.

Prag'da güneşin açtığı seyrek sabahlardan birinde uykulu gözleriyle bir anne yanında çocuklarıyla girdi bu kente. İlk bakışta tanıdı Klementinum'un kulesini. Kendisi gibi Dünya'nın yükünü yüklenmiş Atlas'ın figürü vardı üzerinde. Uyayan çocuklarından birinin kulağına eğilip "yeni evimiz işte burası!" dedi.

İnsanların din adına birbirlerini öldürdükleri bir çağda (böyle olmayan bir çağ var mı bilmiyorum ama) kolunun altında birtakım kağıtlarla arkasına baka baka genç bir adam girdi bu şehre. Vltava nehrinin kenarına geldiğinde yukarıda gördüğü kaleye ulaşmasının yeterli olacağını düşünüyordu. Şimdi ayakta olmayan bir köprünün üzerinde sine sine yürürken sırtından saplanan bir ok tarafından yere düştü. Kağıtlar Vltava'ya saçıldı, adam kağıtları Kale'ye ulaştıramadı. Bize malum olmadı adamın sırrı.

Yahudi bir tüccar girdi bu kente sonbahar akşamlarından birinde. Şehrin en eski sinagoguna kadar yürüdü. Yollarını beğendi bu şehrin. Geniş binaların arasında Arnavut kaldırımından dar sokaklar ve görkemli caddeler. Buraya yerleşmeyi geçirdi aklından. Hatta bir süre kalmayı denedi. Ama alışık değildi kış soğuklarına. Bir sonraki bahar gelmeden şehri terketti.

Kırmızı burunlu bir Alman girdi bu kente bir sabah. Önce işlerini halletti. Sonra ufak bir şehir turu atıp, gördüğü ilk birahaneye oturdu. Tadını çıkara çıkara Çek birasını içti. Beğendi, bir tane daha içti, bir tane daha, bir tane daha. Sonunda bu sakin şehrin sokaklarında sendeleye sendeleye kaldığı yere döndü. Sabah uyandığında midesi ağrıyordu. Onun ağzında hep o biranın tadı olarak kaldı Prag şehri.

Çok uzak olmayan bir süre önce yazar Kafka girdi bu şehre. O zamana kadar ne doğduğu şehirden bu kadar uzak kalmıştı, ne de yazar olmuştu henüz. Geceleri kendini rahatlatmak için bir şeyler yazan gündüzleri işini yapan bir avukattı sadece. Sessiz ve karanlık sokakte evine doğru giderken kafasında ne olduğunu bilemeyiz ama yazdıklarından anladığımız kadarıyla o da bu şehir gibi kendini bir eşiğin üzerinde aşağıya bakarken hayal ediyordu. Belki de o esnada bunları düşünüyordu ev hasretinin yanı sıra.

Güneşli ve soğuk bir kış sabahı renkli gözlü bir ressam girdi bu kentin kapısından içeri. Şehrin sokaklarında kaybolduktan sonra dinlenmek için bir kafeye oturdu. Birasını söyledi. İlk yudumunu aldı ve bir eskiz çizdi, Prag şehrinden aklında kalanlarla. Daha sonra çok ünlü olan bu tablonun ilk çizimleri o şehirde o kafenin tozlu masasında atıldı. İlerleyen zamanlarda Prag'a geri dönmek istese de o ressam, ne yazık ki bunu başaramadı.

Bu sefer güneşli olmayan çok soğuk bir kış sabahında İbrahim Bey girdi bu şehrin kapısından, durup durup kalkan güçsüz bir otobüsün tekerinin üstünde. Yanında kimliği ve birkaç eşyası dışında hiç bir şeyi yoktu. İlk adımlarını attı kırmızı bayraklı sokaklarda. İnsanların yüzlerine baktı, binaların dışına, köprülerin altına, nehrin kıyısına, birahanelerdeki biraların tadına, kaldırımların soğuğuna ve kulelerin en tepelerine baktı. Aradı, durdu. Aradığı şey özlediği şehri İstanbul değildi, bulunması daha zor bir şeydi. Bulsa belki o da anlardı neyi aradığını. Belki uzun zamandır özlemini çektiği bir şeydi. Bulamadı ve geri döndü o şehirden.

Düşünmeye devam etti İbrahim Bey. Belki bundan birkaç sene sonra İstanbullu bir şair girecekti Prag şehrinin kapısından. Uzun bir süre de konaklayacaktı bu şehirde. Doktor Faust'un evine de gitse, şehrin baroğunda kendini kayıp da etse, o da bulamayacaktı aradığı şeyi, İstanbul'u.

Sonra sokaklarında savaş, sokaklarında katliam ve sokaklarında şenlik olacaktı bu şehrin ve en sonunda donuk yüzlü turistlere teslim olacaktı Prag şehri. Kuleler şehre sırtını dönecekti, köprüler isteksizce sallanacaktı Vltava'nın üzerinde.

İşte o turistlerin içinde birkaç genç çocuk olacaktı bir gün. Prag'a kendilerini ve şehri anlamaya geleceklerdi. Başta birkaç turiste uysalar da aradıklarına yakın şeyleri bulacaklardı bu şehrin labirent sokaklarında kaybola kaybola. Sorular sorup, cevaplar alacaklardı. Belki o zaman Dünya daha güzel bir yer bile olabilirdi.

O yağmurlu gecede bunları düşünen İbrahim Bey, bir anda kafasındakileri unutup, bütün ümidini o çocuklara bağlamıştı. Huzurlu bir şekilde uykusuna devam edebildi.