Bahçe kapısından geçtikten sonra, bahçenin içindeki taş yoldan ürkek adımlarla ilerledi. Adres doğruydu ama gideceğini düşündüğü ev böyle bir yer değildi. Taşların üzerindeki su birikintilerine basmamaya dikkat ede ede ilerlerken, Fransız işgali döneminden kalma olduğu anlaşılan şatodan bozma ev karşısında git gide yükseliyordu. Kapı, onu ve diğer davetlileri bekliyormuşçasına açıktı ve kapının önünde kimse yoktu. İbrahim Bey paniğinden yine ilk gelen olmuştu, gerçi o hala doğru yere geldiğinden pek emin değildi. Bahçeyi geçmiş, mıcırla dolu girişte ilerliyordu. Öne doğru çıkıntı yapmış bir oval bakon ve onu tutan 6 sütun vardı kapının üzerinde. İbrahim Bey korkak adımlarla ve şaşkın bir ifadeyle yoluna devam etti.
Kapıdan içeri girdiğinde duvarları ahşap kaplamalı geniş tavanlı bir salon karşıladı onu. "U" şeklinde dizilmiş tahta masalar ve etrafında sandalyeler vardı. Bütün sandalyeler aynı boydaydı ancak iki tanesi diğerlerinden büyükçe ve bir tanesinin de sırtı İbrahim Bey'in boyundan uzundu. Taht benzeri bir sandalyeydi. İbrahim Bey buna benzer bir sandalyeyi şehrin belediye binasında görmüştü. Napolyon döneminden kalma bir antikaydı. Oraya doğru ilerledi. Bir yandan da duvardaki eski resimlere bakıyordu. Resimlerde farklı farklı gruplarda gençler aynı kapının önünde -İbrahim Bey'in de az önce içinden geçtiği- farklı zamanlarda resim çektirmişlerdi. Her resimde gülen mutlu suratlar dikkat çekiyordu. Büyük sandalyenin arkasındaki şömineye doğru ilerledi. Üzerinde kırmızı, yeşil ve altın renklerinden oluşan bir arma vardı. Ortasında pi harfine benzer bir şekil bulunuyordu. Yanında da görkemli bir kılıç asılı duruyordu. Kendini kontrol edemeyerek kılıca elini uzattı. O esnada duyduğu sesle irkildi: "İbrahim!"
Şimdi İbrahim Bey'in bu eve nasıl davet edildiğini ve orada ne aradığını birazcık bilmemiz gerekiyor. Bir gün rastgele bir muhabbette orda olmaması gerektiği halde orada olduğu için aynı dönemde okuyan arkadaşları tarafında akşam yemeğine davet edilmişti İbrahim Bey. Gerçek böyle olmasa da o bunu böyle kabullenmişti. Onlarla arasını hiç iyi edememişti. Daveti geri çevirmek ayıp olur diyerek o da yola koyulmuştu yaza veda edercesine sıcak bir cumartesi öğleden sonrası. "Verbindungshaus" denilip duruyordu. Bunun bir özel kavram olduğunu anlamıştı ama kavrama yabancıydı. Türkçe'ye çeviriyordu: "Bağlantı evi". Mantıklı bir açıklama getiremiyordu. O da "E görelim madem" diye yola koyuldu.
İşte bu şekilde geldi "Bağlantı evi"nin kapısına. Arkadaşlarından biri onu görmüş olacak ki çok büyük bir hata yapmadan onu durdurdu. İbrahim Bey az kalsın o evde yaşamışlar, o anda yaşayanlar ve yıllar sonra yaşayacaklar için kutsal sayılan, törenden törene yerinden oynatılan kılıca dokunacaktı ve farkında olmadan ufak çaplı bir felakete yol açacaktı.
Duvardaki resimlerle ilgilendiğini gören arkadaşı açıklama ihtiyacı hissetti:
"O ilk resimde gördüğün buranın ilk hali, bak buradaki resimdeki kel kafalı adam ve yanındaki gözlüklü kişi bu evin kurucularından: Gözlüklu olan Wilfred Musil. Aslen Avusturyalı, diğeri Alman: Martin Dams. 1853'te, yani yaklaşık yüzyıl önce kurmuşlar burayı. O zamandan beri bizim gibi öğrencilere ev sahipliği yapıyor. 13 kişi şu anda aktif olarak burada yaşıyor ve tabi bu sayıdan çok daha fazla dostumuz burayla bağlarını koparmamış durumda. Beraber eğleniyoruz, beraber yemek yiyoruz, beraber ders çalışıyoruz. Yediğimiz içtiğimi ayrı gitmiyor senin anlayacağın. Bira ister misin?"
Çekingence "Olur, alırım" dedi İbrahim Bey. Ancak arkadaşı onun cılız sesini duymadı, kafa hareketinden bira istediğini çıkarttı. Birayı uzatırken, "Herhangi bir dini bağlantımız yok, hatta nasyonel bağlatılarımız da yok, koşullarımıza uyan herkese kapımız açık." dedi.
Nasyonel kelimesi de ağzınıza ne kadar çok yakışıyor, diye geçirdi içinden İbrahim Bey. Dışındansa "Nedir koşullarınız?" diye sordu.
"İlk olarak erkek olmalı, üniversitede okuması gerekiyor. Aachen'ı sevmesi gerekiyor ve bu evle bağlarını koparmaması gerektiği için Aachen'dan da çok uzakta yaşamaması gerekiyor. Bunun yanı sıra eskrim bizim simgesel sporumuz, yapmak zorunda tabii ki. -hafifçe sırıtarak- senin bileğin kuvvetli mi İbrahim?" dedi sarışın arkadaşı.
İbrahim Bey arkadaşının anlattıklarından çok bardağın üstündeki özel hazırlanmış desenle ilgilenmişti. Adını duyunca irkildi ve daha önceden hazırladığı soruyu ilgileniyormuşçasına sordu: "Aranızdaki hiyerarşik durum veya bağlar nedir, ya da var mı böyle bir şey?"
"Olmaz mı, tabii ki var." dedi sarışın arkadaşı. "Mesela.. aa hoşgeldin Jürgen! Benim misafirleri karşılamam gerekiyor İbrahim, sonra anlatırım" diyerek uzaklaştı.
İbrahim Bey duvardaki resimleri incelemeye devam etti. Sonra bira fıçısının üstündeki herkesin aynı kıyafeti giydiği resimlere baktı. Suratlarda hep gülümseme vardı ama bu ifadeler çok yapmacık gelmişti. Burada yaşamış herkesin o mavi takım elbiseyi giyip, kafalarına o komik şapkaları takması gerekiyor demek ki, diye düşündü İbrahim Bey resimlere bakarken.
Gün ilerledi. Yemekler yendi, biralar içildi. Konular konuları açtı. Belli bir süreye kadar eğlendi de İbrahim Bey. Ama sonra o ayrıma gelindi. Birayla yumuşayan Alman arkadaşları hangi biranın tadının nasıl çıkarılacağından bahsederken, İbrahim Bey rakının yanına hangi mezeleri, hangi sırayla yenmesi gerektiğini düşünüyordu. Onlar kışın kuru hava, yazın fırtınalı hava derken, İbrahim Bey lodostan ve poyrazdan bahsetmek istiyordu. Onlar at sürerek geçirdiği haftasonularını anlatırken, İbrahim Bey kafasının içinde Üsküdar'dan kayığa binip zorlana zorlana Boğaz'ı geçiyordu. Zaten bu etrafındaki hiyerarşik yapıyı da hiç sevememişti. İlk başta buraya bağlı kişilerin arasında sıkı bir arkadaşlık bağı varmış gibi gözükse de, aslında hepsi sıcak arkadaşlık ilişkileri kuramayan bir topluma bunu öğretme biçimiydi. Ayrıca bir şehre bağlı kalacaksa onun hangi şehir olacağını da gayet iyi biliyordu İbrahim Bey.
Bütün bunları düşünürken bir anda içi ürperdi ve istemdışı gökyüzüne baktı. Mevsimin ilk leylekleri sıcak ülkelere gitmek için bu toprakları terkediyordu.
13 Eylül 2011 Salı
4 Eylül 2011 Pazar
boşluktan çıkamayan hikaye.
"Günlerdir içimde sebebsizce büyüyen boşluğu kağıt aklığına dökebilmek için oturuyorum masa başına. Ama bir cümle yazsam, gerisi gelmiyor veya sonu gelmez bol virgüllü az noktalı cümleler kuruyorum. Zaten bu bahsettiğim de uzun sürmüyor. Gözüm masanın üzerindeki teknik mecmuasına, duvarda asılı çizimlere, yarım kalan kitabın aklımda kalan cümlesine, "kimseye şikayet etmeyeceğini" söyleyen şarkının dizelerine takılıyor. Bir zamanlar sayfalarca yazı yazan o İbrahim gitmiş yerine yorgun bakışlı duygusuz bir mühendis gelmiş sanki. Mühendis de olamadık ya henüz o da ayrı mesele. Bak işte gene oldu, yine konu istemediğim yerlere geldi. Eğer bir şeyler yazabilecek gücüm olsaydı bir hikaye yazardım ve o da böyle başlardı:
"Güneşin deniz üzerinden battığı bir sahil kentinde sabah serinliğini kendini yavaşça sabah sıcaklığına bıraktığı saatlerde küçük bir oğlan çocuğu yatağında doğrularak uyanmış. Kafasını kaldırmış yanındaki yatakta yatan annesini görmüş. Uyuyormuş hala. Fazla ses yapmadan parmak uçlarına basarak evin bahçesine çıkmış. Güneş yüzüne vurunca önce biraz irkilmiş, ancak sabah açan hanımeli kokuları burnuna gelince tekrardan mutlu olmuş. Sonra ilk iş olarak bisikletine yönelmiş."
İşte böyle başlardı hikayem. Ancak fazla mutlu ve bir yere gitmiyor bu hikaye. Belki çocuk bisikletiyle bir yere giderdi ama bizim hikaye olduğu yerde kalırdı. Yazıya oturduğum zamanlarda aklıma bir şey gelmiyor, içimden de bir şey gelmiyor. Sanıyorum bizim hikayelerimiz biraz hüzün içermeli. Daha doğrusunu söylemek gerekirse bizim hikayelerimiz hüzünle başlıyor hüzünle bitiyor. Arada bir yerlerde yüzümüz gülüyor, heyecanlar yaşıyoruz, ama bölüp paylaştırdığımız hep hüznümüz.
Bu hüzünlü hikayelerden birisi de yazılmadan bitti ve buruş buruş tarihin çöplüğündeki yerini aldı. Bu boşluğu dolduramazsam, ancak boş çöp kutusunu doldururum."
"Güneşin deniz üzerinden battığı bir sahil kentinde sabah serinliğini kendini yavaşça sabah sıcaklığına bıraktığı saatlerde küçük bir oğlan çocuğu yatağında doğrularak uyanmış. Kafasını kaldırmış yanındaki yatakta yatan annesini görmüş. Uyuyormuş hala. Fazla ses yapmadan parmak uçlarına basarak evin bahçesine çıkmış. Güneş yüzüne vurunca önce biraz irkilmiş, ancak sabah açan hanımeli kokuları burnuna gelince tekrardan mutlu olmuş. Sonra ilk iş olarak bisikletine yönelmiş."
İşte böyle başlardı hikayem. Ancak fazla mutlu ve bir yere gitmiyor bu hikaye. Belki çocuk bisikletiyle bir yere giderdi ama bizim hikaye olduğu yerde kalırdı. Yazıya oturduğum zamanlarda aklıma bir şey gelmiyor, içimden de bir şey gelmiyor. Sanıyorum bizim hikayelerimiz biraz hüzün içermeli. Daha doğrusunu söylemek gerekirse bizim hikayelerimiz hüzünle başlıyor hüzünle bitiyor. Arada bir yerlerde yüzümüz gülüyor, heyecanlar yaşıyoruz, ama bölüp paylaştırdığımız hep hüznümüz.
Bu hüzünlü hikayelerden birisi de yazılmadan bitti ve buruş buruş tarihin çöplüğündeki yerini aldı. Bu boşluğu dolduramazsam, ancak boş çöp kutusunu doldururum."
24 Temmuz 2011 Pazar
'huzurlu, huzursuz'
Sevgili İbrahim,
O elem olay yüzünden İstanbul'a gelmenin ve görüşmemizin üzerinden fazla bir vakit geçmemiş olmasına rağmen sana yazıyorum. Kanlıca'dan Emirgan'a geçen vapuru kaçırınca son sefer görüştüğümüz çay bahçesine oturup sana yazmaya karar verdim. Takvimsel olarak pek bir ilerleme olmadı. Bahar bitti yaz geldi, ancak hayatımda çok fazla yenilik oldu, seninle paylaşmazsam olmaz.
Öncelikle aylardır içimi kemiren, uzadıkça uzayan ve bütün hayatıma sahip olan doktora tezimi verdim. Artık istediğim kitapları okumakta özgürüm. Doktora tezimi verdikten sonra birkaç hafta hiçbir şey yapmadım, aylak aylak dolandım. Havalar güzelleşip, bahar kendini mis gibi kokan güller ile birlikte yaza bırakınca ben de her sene yaptığım gibi Büyük Ada'ya gitmeye başladım. İhsan ve Macide yoğunlardı, ben de tek başıma gidip geliyordum. İşte zaten bütün hikaye de o yolculuklarda başladı. Adile Hanım'ı görüp selam verdiğimde yanlarında oturan o güzel hanımı hemen fark etmiştim. Tanıştırıldım, adı Nuran'dı. Bu ismi iyi oku İbrahim, bundan sonra çok duyacaksın benden. O gün birçok konudan konuştuk yol boyunca. Adile Hanım'a da biraz ayıp oldu sanırım. En çok da musiki üzerine konuştuk. Hani senin bir türlü öğrenemediğin konular. Hatırlarsan sana "Mahur Beste"yi anlatmıştım. Nuran mahur bestenin güftecisinin torunuymuş, ona da sana anlattığım gibi ahkam keserek anlatıyordum lafı ağzıma tıktı. Neyse o günden sonra Ada'da da birkaç defa karşılaştık. Birbirimizi arkadaşlığından çok keyif almaya başladık. Bir de çocuğu var, adı Fatma. Babasına duyduğu derin sevgiden dolayı bana kötü davranıyor. Ama umuyorum ki zamanla birbirimize alışacağız.
Seni kıskandırmak istemem ama Nuran'la bu aralar İstanbul'u geziyoruz. Bir gün Çemberlitaş'tayız, bir gün Süleymaniye'de. Ama en çok Boğaz'dayız. Benim ufak teknemle bir çıkıyoruz, sonra uzun bir vakit bütün Dünya'dan soyutlanmışçasına şarkılar söylüyoruz, yıldızlara bakıyoruz. İstanbul'da yazı hiç bu kadar sevmemiştim azizim. Bu duyguyu da daha önce yaşadığımı hatırlamıyorum. O yanımdayken kendimi çok güçlü hissediyorum. Bütün zorlukları aşabilirmişim gibi geilyor. İbrahim, ben o eski çekingen ve mahsun adam değilim artık. Nuran gibi bir kadının varlığı her şeyi ne kadar hızlı değiştirdi, inanamazsın. Görsen belki de tanımazsın. Ah eski dostum, bizim gibi insanların hayatına böyle kadınlar girmeli işte. Her şeyi kökünden değiştirebilecek güçte olanları.
Ama işte bizi bilirsin İbrahim. Her zaman biraz huzursuzuzdur. Her şey çok güzel gidiyor, çok iyi anlaşıyoruz. Ancak bütün bunlar bir gün sona erebilirmiş korkusu kaplıyor içimi. Sanki yaz bitince bizim ilişkimiz de, sevgimiz de bitecekmiş gibi geliyor. İşlerin yolunda gitmesi gözümü korkutuyor. Bana bir şeyler söyle İbrahim, kız, bağır, çağır da içimdeki o karanlığı dağıt.
Bu konular hakkında sayfalar dolusu yazabilirim. Ancak senin gurbet hayatında çektiğin sıkıntıları tahmin ettiğimden o çok sevdiğin şehir ve bizler hakkında mutlu öyküler anlatıp, hasretini daha da arttırmak istemem. Ama senin bana sayfalar dolusu yazmana izin var. Kara mektuplarını özlemediğimi söylesem gerçeği çarpıtmış olurum. Nasılsın? Havalar nasıl? Yanlış hatırlamıyorsam, geçen yaz havaların yazın soğuk olduğundan bahsetmiştin. Biraz serinlik bu sıcak şehre iyi gelir aslında. Ama sen herhalde şu an İstanbul sıcağına bile hasret kalmışsındır. Okulun nasıl gidiyor mühendis bey? Ne zaman alıyorsun diplomayı, geri geliyorsun? Arkadaş ortamlarında yine adın çok geçer oldu. Geçen gün İhsan'a da sana mektup yazacağımı söyledi. "Selam söyle en huysuz öğrencime!" dedi. Üzerimde kalmasın, selamını ileteyim. Asıl sormak istediğim soru ise ne zaman geleceğin? Yakın zamanda seni görebilecek miyiz İbrahim? Nuran'la seni tanıştırmak için heyecanlanıyorum.
Mektupların sonuna şiir koymak adetimizdi. Bu seferlik işin biraz dışına çıkayım yukarda bahsettiğimiz Mahur Beste'den bir beyit koyayım. Neşati'ye saygıyla:
Gittin emma ki kodun hasret ile canı bile
İstemem sensiz geçen sohbet-i yâranı bile
Şehirler şehri İstanbul'dan, güzel bir yaz akşamından hürmetle ve hasretle.
Mümtaz
O elem olay yüzünden İstanbul'a gelmenin ve görüşmemizin üzerinden fazla bir vakit geçmemiş olmasına rağmen sana yazıyorum. Kanlıca'dan Emirgan'a geçen vapuru kaçırınca son sefer görüştüğümüz çay bahçesine oturup sana yazmaya karar verdim. Takvimsel olarak pek bir ilerleme olmadı. Bahar bitti yaz geldi, ancak hayatımda çok fazla yenilik oldu, seninle paylaşmazsam olmaz.
Öncelikle aylardır içimi kemiren, uzadıkça uzayan ve bütün hayatıma sahip olan doktora tezimi verdim. Artık istediğim kitapları okumakta özgürüm. Doktora tezimi verdikten sonra birkaç hafta hiçbir şey yapmadım, aylak aylak dolandım. Havalar güzelleşip, bahar kendini mis gibi kokan güller ile birlikte yaza bırakınca ben de her sene yaptığım gibi Büyük Ada'ya gitmeye başladım. İhsan ve Macide yoğunlardı, ben de tek başıma gidip geliyordum. İşte zaten bütün hikaye de o yolculuklarda başladı. Adile Hanım'ı görüp selam verdiğimde yanlarında oturan o güzel hanımı hemen fark etmiştim. Tanıştırıldım, adı Nuran'dı. Bu ismi iyi oku İbrahim, bundan sonra çok duyacaksın benden. O gün birçok konudan konuştuk yol boyunca. Adile Hanım'a da biraz ayıp oldu sanırım. En çok da musiki üzerine konuştuk. Hani senin bir türlü öğrenemediğin konular. Hatırlarsan sana "Mahur Beste"yi anlatmıştım. Nuran mahur bestenin güftecisinin torunuymuş, ona da sana anlattığım gibi ahkam keserek anlatıyordum lafı ağzıma tıktı. Neyse o günden sonra Ada'da da birkaç defa karşılaştık. Birbirimizi arkadaşlığından çok keyif almaya başladık. Bir de çocuğu var, adı Fatma. Babasına duyduğu derin sevgiden dolayı bana kötü davranıyor. Ama umuyorum ki zamanla birbirimize alışacağız.
Seni kıskandırmak istemem ama Nuran'la bu aralar İstanbul'u geziyoruz. Bir gün Çemberlitaş'tayız, bir gün Süleymaniye'de. Ama en çok Boğaz'dayız. Benim ufak teknemle bir çıkıyoruz, sonra uzun bir vakit bütün Dünya'dan soyutlanmışçasına şarkılar söylüyoruz, yıldızlara bakıyoruz. İstanbul'da yazı hiç bu kadar sevmemiştim azizim. Bu duyguyu da daha önce yaşadığımı hatırlamıyorum. O yanımdayken kendimi çok güçlü hissediyorum. Bütün zorlukları aşabilirmişim gibi geilyor. İbrahim, ben o eski çekingen ve mahsun adam değilim artık. Nuran gibi bir kadının varlığı her şeyi ne kadar hızlı değiştirdi, inanamazsın. Görsen belki de tanımazsın. Ah eski dostum, bizim gibi insanların hayatına böyle kadınlar girmeli işte. Her şeyi kökünden değiştirebilecek güçte olanları.
Ama işte bizi bilirsin İbrahim. Her zaman biraz huzursuzuzdur. Her şey çok güzel gidiyor, çok iyi anlaşıyoruz. Ancak bütün bunlar bir gün sona erebilirmiş korkusu kaplıyor içimi. Sanki yaz bitince bizim ilişkimiz de, sevgimiz de bitecekmiş gibi geliyor. İşlerin yolunda gitmesi gözümü korkutuyor. Bana bir şeyler söyle İbrahim, kız, bağır, çağır da içimdeki o karanlığı dağıt.
Bu konular hakkında sayfalar dolusu yazabilirim. Ancak senin gurbet hayatında çektiğin sıkıntıları tahmin ettiğimden o çok sevdiğin şehir ve bizler hakkında mutlu öyküler anlatıp, hasretini daha da arttırmak istemem. Ama senin bana sayfalar dolusu yazmana izin var. Kara mektuplarını özlemediğimi söylesem gerçeği çarpıtmış olurum. Nasılsın? Havalar nasıl? Yanlış hatırlamıyorsam, geçen yaz havaların yazın soğuk olduğundan bahsetmiştin. Biraz serinlik bu sıcak şehre iyi gelir aslında. Ama sen herhalde şu an İstanbul sıcağına bile hasret kalmışsındır. Okulun nasıl gidiyor mühendis bey? Ne zaman alıyorsun diplomayı, geri geliyorsun? Arkadaş ortamlarında yine adın çok geçer oldu. Geçen gün İhsan'a da sana mektup yazacağımı söyledi. "Selam söyle en huysuz öğrencime!" dedi. Üzerimde kalmasın, selamını ileteyim. Asıl sormak istediğim soru ise ne zaman geleceğin? Yakın zamanda seni görebilecek miyiz İbrahim? Nuran'la seni tanıştırmak için heyecanlanıyorum.
Mektupların sonuna şiir koymak adetimizdi. Bu seferlik işin biraz dışına çıkayım yukarda bahsettiğimiz Mahur Beste'den bir beyit koyayım. Neşati'ye saygıyla:
Gittin emma ki kodun hasret ile canı bile
İstemem sensiz geçen sohbet-i yâranı bile
Şehirler şehri İstanbul'dan, güzel bir yaz akşamından hürmetle ve hasretle.
Mümtaz
19 Temmuz 2011 Salı
beyaz sayfa.
"Uzun bir zaman sonra önümde beyaz bir sayfa. Bomboş, tek bir çizgi bile yok. Ne sayılarla dolu bir tablo, ne de ufacık bir detay çizimi. Sadece saman kağıdının soluk beyazlığı. Özlemişim böyle bir kağıda bakmayı. Telaşla oradan oraya koştururken, bir vaktim olsa da yine eskiden olduğu gibi sayfalarca yazı yazsam diyordum. Evet, işte sana vakit, yaz yazabildiğin kadar:
Gün doğuyor, uyanıyorum zorla, sonra her sabahki gibi kahvaltımı ediyorum, kahvemi içiyorum (neyse ki kaçak kahve sorunu bitti). Sonra istemeye istemeye kumaş pantolonumu çekiyorum dolaptan, bir de gömlek buluyorum eskilerin arasından, ütüsüz. Evden çıkmadan aynaya bakardım eskiden, onu da yapmıyorum bugünlerde. Nasılsam öyle çıkıyorum. Sonra dersliklerin tozu, laboratuvarın benzin ve mazot kokusu, büroların kahve kokusu, kütüphanenin eskimiş kitap kokusu ve yemekhanelerin tütün ve yağ kokusu birbirine karışıyor, hepsi birden üzerime siniyor. Eve geldiğimde bütün günün izlerini taşıyan bir harita gibi çöküyorum koltuğa. Kitabımı alıyorum elime. İki-üç sayfa anca okuyabiliyorum. İlk gençlik yıllarımda Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilen bu romanın gidişatını o zamandan bilsem bile, bu bilgi beni okumaya teşvik edemiyor.
Gün bitiyor, o günden geriye sadece kokular, kirlenmiş elbiseler, her köşesi karalanmış kağıtlar, silgi tozları, kalem uçları ve bir de camları iz içinde bir gözlük kalıyor. Elim deftere uzanıyor, vazgeçiyorum, "Bugün de bir şey çıkmaz, İbrahim" diyorum, "ne yaşadın ki?". Kendi kendime hak verip gaz lambasını söndürüyorum. Yatağa girmeden önce perdeyi açıyorum ki erken doğan günle birlikte uyanabileyim.
Bu günlerden farklı olarak bugün önüme bir beyaz sayfa koyuyorum, üzerine nokta konulmamış. Ama ona da yine aynı şeyleri yazıyorum, kim bilir belki de kendi hafızamı kendim için tutuyorum."
Gün doğuyor, uyanıyorum zorla, sonra her sabahki gibi kahvaltımı ediyorum, kahvemi içiyorum (neyse ki kaçak kahve sorunu bitti). Sonra istemeye istemeye kumaş pantolonumu çekiyorum dolaptan, bir de gömlek buluyorum eskilerin arasından, ütüsüz. Evden çıkmadan aynaya bakardım eskiden, onu da yapmıyorum bugünlerde. Nasılsam öyle çıkıyorum. Sonra dersliklerin tozu, laboratuvarın benzin ve mazot kokusu, büroların kahve kokusu, kütüphanenin eskimiş kitap kokusu ve yemekhanelerin tütün ve yağ kokusu birbirine karışıyor, hepsi birden üzerime siniyor. Eve geldiğimde bütün günün izlerini taşıyan bir harita gibi çöküyorum koltuğa. Kitabımı alıyorum elime. İki-üç sayfa anca okuyabiliyorum. İlk gençlik yıllarımda Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilen bu romanın gidişatını o zamandan bilsem bile, bu bilgi beni okumaya teşvik edemiyor.
Gün bitiyor, o günden geriye sadece kokular, kirlenmiş elbiseler, her köşesi karalanmış kağıtlar, silgi tozları, kalem uçları ve bir de camları iz içinde bir gözlük kalıyor. Elim deftere uzanıyor, vazgeçiyorum, "Bugün de bir şey çıkmaz, İbrahim" diyorum, "ne yaşadın ki?". Kendi kendime hak verip gaz lambasını söndürüyorum. Yatağa girmeden önce perdeyi açıyorum ki erken doğan günle birlikte uyanabileyim.
Bu günlerden farklı olarak bugün önüme bir beyaz sayfa koyuyorum, üzerine nokta konulmamış. Ama ona da yine aynı şeyleri yazıyorum, kim bilir belki de kendi hafızamı kendim için tutuyorum."
10 Temmuz 2011 Pazar
yorgun, mutlu.
"Yorgun hayatlar yaşıyorum. Başkalarından kalmış yorgun hayatlar. Benim üzerimde hiçbir değeri yokmuş gibi duran, kenarından yırtılmış, dizinden yamalanmış eski hayatlar. Sanki yaralarım ben doğmadan önce de varmış ve benden sonra da hep olacakmış gibi geliyor. Dinleniyorum, “hah bu kadar uyku yetti” diyorum, ama bir süre geçiyor aynı ağrı geri tepiyor. Bir kısır döngünün içine sıkışmış gibiyim, kilidimi kırıp dışarı çıkamıyorum. Tam diyorum ki “bu kişi kilidi kırar, beni özgürleştirir”, kilide biraz bakıyor, inceliyormuş gibi yapıyor ve sıkılıp gidiyor. Bu ne kadar daha böyle gidecek bilmiyorum. Mevsimler değişiyor, şehirler değişiyor, yüzler değişiyor, içilen içkiler bile değişiyor ama o yük kalkmıyor ve o sınırsız boşluk dolmuyor. Ne kadar çabalasam da dışarda akan hayata uyum sağlayamıyorum.
Mutlu hayatlar yaşıyorlar. Kendi hayatlarını başkalarınınkiymiş gibi yaşıyorlar. Yaşadıklarını ve yaşayacaklarını üzerlerinde gururla ve sıcak pastel renklerle taşıyorlar. Birbirlerine sokularak, birbirlerinin titreşimlerinden yararlanarak yaşıyorlar. Gülerek, en ufak ayrıntıda mutlu olarak, sanki sonsuz bir huzur içindeymişçesine gözüküyorlar. Hayatlarına girecek kişileri büyük bir özenle değil de kıyafet seçermişçesine bir rahatlıkla ve kısa süreliğine seçiyorlar. Birbirlerinin kıyafetlerine ve kıyafet gibi hayatlarında olduğunu söylediği kişilere takıyorlar. Birbirlerini severek, kıskanarak, zaman zaman nefret ederek, birbirlerine bağırarak, küfrederek, birbirleriyle kavga ederek veya çok iyi geçinerek sonsuz bir uyumun sürekli devinim içindeki parçaları gibi dönüp duruyorlar. Çabaları, umutları, yoksunlukları ve bollukları hep aynı düzlemde ve ortak bilinçaltında.
Farklı hayatlar yaşıyoruz. Sonunda aynı sorunun birbirine benzeyen ama aralarındaki farkı bulmak için ustaca elenmesi gereken iki cevap şıkkıyız. Diğer şıkları eledikten sonra biz kalıyoruz. Soru sürekli soruluyor ve birisi bu soruya hep cevap veriyor. Doğru cevap belki yok ama bir cevabın diğerine baskın geldiği, hatta diğerini devamlı olarak tükettiği kabullenilmiş bir gerçek."
anlatıcının notu: Yukarıdaki yazının İbrahim Bey'e ait olup olmadığından emin değilim, yazısı pek benzemiyor. Ancak hatıratında bazen farklı bir yazıyı kullandığını da gözlemlemek mümkün. O yüzden anonimmiş gibi okuyabilirsiniz, çünkü İbrahim Bey'in hikayesinde o kadar önemli bir yeri olmayacak bir not.
Mutlu hayatlar yaşıyorlar. Kendi hayatlarını başkalarınınkiymiş gibi yaşıyorlar. Yaşadıklarını ve yaşayacaklarını üzerlerinde gururla ve sıcak pastel renklerle taşıyorlar. Birbirlerine sokularak, birbirlerinin titreşimlerinden yararlanarak yaşıyorlar. Gülerek, en ufak ayrıntıda mutlu olarak, sanki sonsuz bir huzur içindeymişçesine gözüküyorlar. Hayatlarına girecek kişileri büyük bir özenle değil de kıyafet seçermişçesine bir rahatlıkla ve kısa süreliğine seçiyorlar. Birbirlerinin kıyafetlerine ve kıyafet gibi hayatlarında olduğunu söylediği kişilere takıyorlar. Birbirlerini severek, kıskanarak, zaman zaman nefret ederek, birbirlerine bağırarak, küfrederek, birbirleriyle kavga ederek veya çok iyi geçinerek sonsuz bir uyumun sürekli devinim içindeki parçaları gibi dönüp duruyorlar. Çabaları, umutları, yoksunlukları ve bollukları hep aynı düzlemde ve ortak bilinçaltında.
Farklı hayatlar yaşıyoruz. Sonunda aynı sorunun birbirine benzeyen ama aralarındaki farkı bulmak için ustaca elenmesi gereken iki cevap şıkkıyız. Diğer şıkları eledikten sonra biz kalıyoruz. Soru sürekli soruluyor ve birisi bu soruya hep cevap veriyor. Doğru cevap belki yok ama bir cevabın diğerine baskın geldiği, hatta diğerini devamlı olarak tükettiği kabullenilmiş bir gerçek."
anlatıcının notu: Yukarıdaki yazının İbrahim Bey'e ait olup olmadığından emin değilim, yazısı pek benzemiyor. Ancak hatıratında bazen farklı bir yazıyı kullandığını da gözlemlemek mümkün. O yüzden anonimmiş gibi okuyabilirsiniz, çünkü İbrahim Bey'in hikayesinde o kadar önemli bir yeri olmayacak bir not.
29 Haziran 2011 Çarşamba
tanıdık yaz kokuları
Yeni tamir ettiği bisikletinin üzerinde çocuklar gibi şen, çocukluk anılarını hatırlayarak yolunu parktan geçiriyordu İbrahim Bey. Yaz sonunda gelmişti bu şehre de. Daha doğrusu yaz zaten çoktan gelmişti ama onun bildiği gibi güneşli yazlar ancak senede birkaç hafta yüzünü gösterirdi. Çok sıcaktı. "Ne soğuğu bildiğim soğuk, ne sıcağı bildiğim sıcak!" diye geçirdi içinden. Ama mutluydu. Kafası cevapsız sorularla dolu olmasına rağmen mutluydu, birkaç haftalığına ziyaret ettiği şehrinden yeni dönmüş ve ruhunun bütün parçalarını orada bırakmasına rağmen mutluydu. Sebepsiz bir huzur gelmiş, kaplamıştı içini. Hava böyle güzel olduğunda hep aynı umudu yaşardı: Gelecek günlerin geçmişteki günlerine hiç benzemeyeceğine inanırdı. Kimi değişimin başlangıcı diyebilirdi bu duruma, kimi fırtına öncesi sessizlik. Belki de İbrahim Bey için de umut vardı, yıllardır boşluğa sorduğu sorulara cevap verebilecek birileri vardı. Bunu bilemiyordu.
Parktan çıkmak üzereyken burnuna tanıdık bir koku geldi. Küçükken öğle saatlerinde validesiyle birlikte deniz kıyısına giderken duyardı bu kokuyu. Küçük bir kovası vardı tenekeden, kumlarla oynamayı sevmese de götürür biraz da oynardı adet yerini bulsun diye. Kafasında validesinin zorla taktırdığı hasır şapkası, altında küçük mayosu ve üstünde atletiyle hazır bir şekilde deniz kıyısına giderdi küçük İbrahim. İşte o yolun bir noktasında bilmediği bir bahçedeki bilmediği bir bitkiden kokular gelirdi burnuna, çocukluğunun küçük şeylere mutlu olduğu zamanlarından kalma bir koku. İşte o aynı bilinmeyen bitki İbrahim Bey'in peşinden kilometrelerce yol gelmiş ve bu parkta açmış, sırf İbrahim Bey'i yaz sabahları güldürebilmek için, en azından İbrahim Bey bunun böyle olduğunu düşünmek istiyordu. İçindeki huzur çocukluk mutluluğu ile daha da arttı. Parktan çıkarken bisikletin ziliyle parkın kapısındaki kuğuları ve yavrularını selamladı, okulunun yolunu tuttu.
Bu mutluluk hikayenin sonuna yazılmış bir mutlu son değil, aksine iç içe örülmüş güler yüzlü ama sıkıntılı birçok hikayenin başlangıcıydı.
Parktan çıkmak üzereyken burnuna tanıdık bir koku geldi. Küçükken öğle saatlerinde validesiyle birlikte deniz kıyısına giderken duyardı bu kokuyu. Küçük bir kovası vardı tenekeden, kumlarla oynamayı sevmese de götürür biraz da oynardı adet yerini bulsun diye. Kafasında validesinin zorla taktırdığı hasır şapkası, altında küçük mayosu ve üstünde atletiyle hazır bir şekilde deniz kıyısına giderdi küçük İbrahim. İşte o yolun bir noktasında bilmediği bir bahçedeki bilmediği bir bitkiden kokular gelirdi burnuna, çocukluğunun küçük şeylere mutlu olduğu zamanlarından kalma bir koku. İşte o aynı bilinmeyen bitki İbrahim Bey'in peşinden kilometrelerce yol gelmiş ve bu parkta açmış, sırf İbrahim Bey'i yaz sabahları güldürebilmek için, en azından İbrahim Bey bunun böyle olduğunu düşünmek istiyordu. İçindeki huzur çocukluk mutluluğu ile daha da arttı. Parktan çıkarken bisikletin ziliyle parkın kapısındaki kuğuları ve yavrularını selamladı, okulunun yolunu tuttu.
Bu mutluluk hikayenin sonuna yazılmış bir mutlu son değil, aksine iç içe örülmüş güler yüzlü ama sıkıntılı birçok hikayenin başlangıcıydı.
25 Nisan 2011 Pazartesi
uzaktaki şehrimin.
"Uzaktaki şehrimin damları üzerinden
ve Marmara denizinin dibinden geçip
sonbahar topraklarını aşarak
olgun ve ıslak
geldi sesin.
Bu, üç dakikalık bir zamandı.
Sonra, telefon simsiyah kapandı...
nazım hikmet"
anlatıcının notu: İbrahim Bey Usta'nın bu şiirini hatıratının bir sayfasına kocaman harflerle yazmış ve altına şu notu düşmüştü:
Istanbul şaşırtmacadır.
ve Marmara denizinin dibinden geçip
sonbahar topraklarını aşarak
olgun ve ıslak
geldi sesin.
Bu, üç dakikalık bir zamandı.
Sonra, telefon simsiyah kapandı...
nazım hikmet"
anlatıcının notu: İbrahim Bey Usta'nın bu şiirini hatıratının bir sayfasına kocaman harflerle yazmış ve altına şu notu düşmüştü:
Istanbul şaşırtmacadır.
8 Nisan 2011 Cuma
sessizliğin ardından
Söylenecek bütün sözler tükendiğinde suskunluk hakim olurdu geceye. Yine şehrin yağmurlu havalara veda ettiği bir gece vakti, yıldızlı gökyüzüne dalmıştı İbrahim Bey. Uzun süren sessizliğin iyi şeylere işaret olmadığını öğrenmişti daha çok küçük yaşlarda. Top oynamaya çıktığında hava kararmasına rağmen annesi onu eve çağırmıyorsa bir sorun var demekti. Şimdi de uzun süren sessizliğin ardından gelen mektup ona iyi şeyler getiremezdi, getirmedi de. Sadece buruk, sönük bir dört hece vardı mektupta. Geri kalan bütün kelimeleri karartan dört hece, dokuz harf. İşte en çok o zaman canı yanmıştı şehrinden uzakta kaldığından dolayı, işte en çok o zaman istemişti şehrine dönmeyi hem de her şeyi bırakıp. O mektup uykusuz bir geceye ve birkaç ıslanmış peçeteye karşılık gelmişti İbrahim Bey'in adaletinde. Ertesi sabah elinde ufak bir çanta garın tozlu peronunda tren bekliyordu, sessizliğin ardına takılıp gidiyordu kimseye haber vermeden usulca.
20 Şubat 2011 Pazar
kırmızı basınç
Kafasındaki ses hala durmamıştı. İki saat boyunca rakamlara boğuştuktan sonra saçı başı dağınık, yanakları hafif kızarmış bir şekilde sınav salonundan çıktı. Yanındaki arkadaşları sürekli ona ne yaptığını soruyordu. Düşünmeden aklına gelen ilk cevapları söylüyordu ve onların cevaplarıyla hiç ilgilenmiyordu. Aklı ne birazdan yiyeceği yemekte ne de eve dönünce yıkaması gereken çamaşırlarındaydı, sadece bir soru takılmıştı, onunla uğraşıyordu. E şimdi akım sola doğru hızlanıyorsa bası... Durdu. Bir anda bütün sesler durdu, bütün renkler durdu. Kapının açılma hareketi durdu, gökyüzü durdu hatta havadaki soğuk bile durdu. Sadece tek bir renk hakimdi. Kırmızı! İbrahim Bey yutkundu. İlk defa bu kadar keskince gözlerinin içine bakıyordu. Bu kadar heyecanlı olmasaydı onun da aynı ifadeyle gözlerinin içine baktığını fark edecekti. Ama İbrahim Bey kırmızıdan başka hiçbir şey seçemiyordu. Kalp çarpıntılarının hızlandığı hissetti. Nefes alabilseydi göğsünde bir sıkışma olduğunu bile anlayabilirdi. O durmuştu, zaman gibi mekan gibi. Mekanda bir çift mavi göz ve kırmızı bir palto vardı, zaman ise bir saniyeden çok da fazla değildi. İkisi de hızla başlarını başka yöne çevirdiler. İbrahim Bey yanındakilere dönüp:
"Akım hızlanıyorsa durağan basınç azalır. Bernoulli işte!" dedi.
Akımın hızlanıp hızlanmadığını bilmiyorum ama basınç kesinlikle artmıştı.
"Akım hızlanıyorsa durağan basınç azalır. Bernoulli işte!" dedi.
Akımın hızlanıp hızlanmadığını bilmiyorum ama basınç kesinlikle artmıştı.
6 Şubat 2011 Pazar
bir makinenin doğumu.

"Binsekizyüzdoksanaltı yılının soğuk bir Aralık sabahıydı. Elinde deri çantasıyla gözlüklü bir adam evinin kapısını yavaşça kapattı ve parmak uçlarına basarak sessizce merdivenleri indi. Saat daha çok erkendi ve komşularını uyandırmak istemiyordu. Apartman kapısını da usulca kapattıktan sonra dün geceden beri yağan karın etkisiyle derin bir sessizliğe bürünmüş Augsburg sokaklarına adımını attı.
Gideceği fabrika yaklaşık yirmi dakikalık mesafedeydi. Haftalardır eve uğradığı yoktu, fabrikada yaşıyordu, uzun zamandır üzerinde çalıştığı tasarruflu enerji dönüşümü makinesinin her parçasını kendi elleriyle çizmişti ve hepsinin yapımını teker teker takip etmişti. En sonunda iki gün önce bütün parçalar bittiğinde arkadaşlarına ve kendisine iki gün süre vermişti. Böylelikle karısı ve çocuklarını görme fırsatını bulacaktı, ne de olsa uzun zamandır onları ihmal ediyordu.
Kağıt üstünde beş yıllık bir çalışmaydı bu ama o gençliğinden beri kafasında planlıyordu. Annesine ve babasına dokumacılık okulunu bırakıp mühendis olmaya karar verdiğini söylediği günü hatırladı. Babası başta biraz bozulmuştu, küçük oğlunun kendi işlerini devralacağının hayalini kurmuştu o hep. Ama oğlunun matematiğe olan yeteneğinin de farkındaydı, bu yüzden bu kararını açıkladığında onu çok fazla sorgulamadan Augsburg’a amcasının yanına yolladılar. Orada liseyi okuyacaktı ve oradan mühendislik okuluna geçecekti. Liseyi iyi bir dereceyle bitirince Münih’in yolunu tuttu. Bölgenin en iyi teknik okuluydu, o da, kendine yakışır bir şekilde o zamana kadar görülmüş en iyi dereceyle bitirdi okulu. Üniversitedeyken bir dönem hastalığından dolayı sınavlara girememişti. Böyle ufak tefek şeyleri önemsemezdi. Bu boşluğu enerji dönüşümlerine ve kendi planlarına ayırmıştı. Hatta hocasının fabrikasında çalışma fırsatı bile bulmuştu. O zamanlar da bir kız vardı… Durdu. Fabrikanın kapısına gelmişti. Geçmişi düşünmekten vazgeçti.
Kapıdaki nöbetçiye başıyla selam verdi. Uykulu adam şaşırmıştı patronunun işe bu kadar erken gelmesine. Üst kattaki odasına geçti. Şapkasını ve paltosunu askıya astı, masasına oturdu. Masasının üstündeki kağıtları karıştırdı. Aradığını buldu. Beş yıl öncesinden bir kağıt, krallık patent ofisinden damgalı. Kuyrukta uzun uzun beklemişti ve beklerken de Bay Otto’yu düşünmüştü. Acaba o da aynı noktada aynı heyecanı yaşamış mıydı? Onun bütün çalışmalarını okumuştu. Ürettiği makinenin geliştirilmesini de yakından takip etmişti ama yine üretilenden tatmin edici bir verim alındığını düşünmüyordu. Kendi bulgusu onu biraz da olsa tatmin edebilmişti.
Neyse şimdi işi geçmişi kurcalamak değildi. O gün edindiği patent kağıdını da yanına alıp atelyeye indi. Herkes onu bekliyordu. Üç ayak üzerine oturtulmuş eksantrikli bir makineydi bu. Motor giriş çıkışları en ince ayrıntısına kadar hesaplanmıştı. Yüksek devirler için tasarlanmıştı, ancak şimdilik tek devir yeterli olacaktı. İşaretini verdi ve mühendislerden biri ilk hareketi verecek kolu güçlükle çevirdi. Makine derin bir uykudan uyanır gibi hareket etti, bir başka deyişle canlandı. İçindeki yaylardan oluşan sistem kağıdın üzerine ilk çizimleri aktarmaya başladı. İlk devir tamamlandığında gözlüklü adam kağıdı eline alındı, çıkan sonucu beğenmedi. Üzerinde “Maschinen Fabrik Augsburg” yazan kağıtlardan bir tane daha aldı ve yeniden yerleştirdi. Bir tecrübe daha yapılması gerekiyordu. Aynı hareket tekrarlandı. Makine bu sefer daha canlı bir şekilde tamamladı hareketini. Bir tur daha attırdılar ve kağıdın üstüne sürekli aynı şekli çıkarmaya başladı. Basınç-hacim diyagramı çizilmiş oldu böylece. Yeni kağıda baktı gözlüğünü düzelterek. Gülümsedi. Üzerine tecrübenin saatini not etti: 9:28. Altına imzasını attı: Rudolf Diesel"
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)