"U.'nun sokaklarına sonbahar gelmişti. Denize çıkan dar yolların birinden insanlarla selamlaşarak yürüyordu. Saatine baktı, geç kalmıştı, adımlarını hızlandırdı. Sahile indiğinde her zaman yaptığı gibi deniz kokusunu içine çekti. Mutsuz bir dönemden geçmişti. Zaten hayatı mutsuz olduğu zamanlarda geleceğe dair umutlanarak geçerdi. Kafasında umut olarak gördüğü o andaydı, ama ironik olan bunun farkında değildi. Buna rağmen istem dışı olarak deniz kokusunu duyunca bir "ohh" çekti.
Sahildeki meyhaneye geldiğinde saat sekizi onbir geçiyordu. "Onbir dakika, akademik sürenin içinde" diye düşündü, eski hayatından kalma alışkanlıklarına gülümseyerek içeri girdi.
Masada altı kişi vardı, her zamanki altı kişi. Yine donatılmıştı masa: haydari, acılı ezme, patlıcan salatası, kabak kızartma, zeytinyağlı yaprak sarması, deniz börülcesi, topik, gavurdağ salatası, köpoğlu, pilaki, kalamar, paçanga böreği, Arnavut ciğeri ve tabii ki rakı. Hepsinin kokusunu aynı anda ve tek tek alabiliyordu. Birazdan yiyecekleri balıkların taze kokusu da burnuna geliyordu. Gözünü masadakilerden ayırıp arkadaşlarına baktı, hepsi açlıktan ve beklemekten sabırsızlanmıştı artık. Herkese utangaç bir "merhaba" deyip boş sandalyenin karşısındaki boş sandalyeye oturdu.
Rakılar dolduruldu ve kadehler kalktı. Kimse beylik laflar etmeyi sevmezdi. Belli belirsiz "sağlığınıza!" dendi ve kadehler önce masaya vuruldu sonra ilk yudumlar alındı. Çok beklediğin bir şey geldiğinde zamanın nasıl geçtiğini anlamazsın. O gece de öyle oldu. Akıllarda pek bir şey kalmadı, birkaç çocukluktan kalma tebessüm, birkaç kahkaha, olmazsa olmazı hüzün ve gecenin sonuna doğru alkolün de verdiği efkarla akla gelen belli belirsiz anılar.
Gece bitti. Her gecenin sonunda olduğu gibi sallana sallana evine doğru yürümeye başladı. Evinin önüne geldiğinde durmadı, yoluna devam etti. Eve giresi yoktu. Yokuşu tırmandı ve yokuşun sonundaki çıkmaz sokağa girdi. En sevdiği evin en sevdiği kapısına dayandı. Kapıyı tıklattı. İçerden kapıya doğru yaklaşan ayak sesleriyle yüzünde bir gülümseme oluştu."
30 Ekim 2012 Salı
15 Ekim 2012 Pazartesi
u.'ya dönüş.
"Sabahın ilk ışıklarını U. kentinin ilköğretim okulunun kulesinde gördüğüne
yolculuğunun sonuna geldiğini anlamıştı. Masasında duran defterini, kalemini ve
mürekkebinin dikkatlice çantasına yerleştirdi. Dün gece deniz tuttuğundan bir
kelime bile yazamamıştı. Yolculuk öncesi bir sahil kasabasında ince bıyıklı
aşçının çok överek hazırladığı yemeğin buna sebep olduğunu hatırlayınca ince
bir küfür savurdu, bu küfür ona iyi gelmişti. Oysa normal zamanlarda denizle
arası iyiydi, aralarında bir bağ olduğunu düşünürdü, hatta denize bakmak, deniz
havası almak veya ayaklarını deniz duyuna değdirmek onun düşünmesini
kolaylaştırıyordu.
Bu düşüncelerle birlikte güverteye çıktığında gemi çoktan tahta iskeleye
yanaşmış, yolcu indirmeye başlamıştı. Geminin ve tahta iskelenin gıcırtıları
arasında hangi gıcırtının hangisinden geldiğini tahmin etmeye çalışırken
kendini U.’nun sahilinde buldu. Kumsalın ona çocukluğunu hatırlatan kokusunu
derin bir şekilde içine çekti. Geceden beri bir şey yemediğinden midesi
gurulduyordu, karaya çıkmak iyi gelmiş, uyandığından beri ilk defa acıktığını
hissetmişti. Aklına kent meydanındaki fırın geldi. Küçükken ordan yediği
sabah poğaçalarını hatırladı, acaba aynı lezzette aynı yerde duruyorlar mıydı?
Yılların yolların değiştirmiş olabileceğini düşündü, ancak birine sormaktansa
çocukluğunun kentinin sokaklarında kaybolmayı tercih edeceğinden sırtladı
çantasını ve yürümeye koyuldu."
5 Ekim 2012 Cuma
tanım.
"şarap içmek gibi bir şey. içerken anlamıyorsun, hafiften kafa yapıyor, o an dünya üzerinde tekmişsiniz gibi hissettiriyor, mutlu ediyor. bittiğinde ise buruk bir tat bırakıyor. tadını düşünüp, tekrar içeceğin zamanı dört gözle bekliyorsun. bu!"
12 Temmuz 2012 Perşembe
kelimeleri olmayan bir hikaye.
"... ve kelimeler tükendi, cümleler zaten çok önceden tükenmişti. Ama bu sefer hüzünden, umutsuzluktan değil. Aksine umuttan ve mutluluktan. Ben bu satırların yazarı, ben İbrahim Bey, ben başkalarının hikayelerinin kahramanı, ben yolu seven yola çıkamayan ben artık kendi hikayemin peşinden gidiyorum. O hikayenin sürüklediği yollara çıkmaktan korkmuyorum. Ben ki bir zamanlar hüzünle beslendiğini sanan ben üçbinikiyüzonyedibuçuk santimetreküpe dünyayı sığdırabilecek birini tanıyorum artık, bütün çocukluğum, gençliğim ile birlikte kendimi onda görüyorum. Başkalarının hikayesi bitti! Bu hikaye artık İbrahim Bey'im hikayesi, bu hikaye benim hikayem. Günlerce yağan yağmurun ardından dağılan bulutların ve açan güneşin hikayesi., bulutlara bakmayı seven çocukların hikayesi, gökyüzünü bir kutuya sığdırabilenlerin hikayesi. Kelimelerin gücüne inanılmasına rağmen, kelimeler olmadan da hikaye yazılabileceğini göstermek için yazılacaktır veya aktarılacaktır, çünkü hayat kelimelerle, haritadaki kırmızı çizgilerle ve zamanla sınırlandıralamayacak kadar geniş, alabildiğine geniş. Yazanlarına mutluluk, okuyanına umut vermesi adına okuyucusuna adanmıştır..."
24 Haziran 2012 Pazar
dört günlük bir şey işte.
"... bir anda geri döndü, yeniden çıktı karşıma. Uzun bir zaman olmuştu son gidişinden bu yana. Zaten hiç beklemediğim bir anda çıkacağını biliyordum. Bir sabah vakti uyandığımda, bir işlemin son aşamasında veya birbirini tekrar eden insanlardan oluşan bir toplantının tam ortasında yeniden girebilirdin hayatıma. Yine öyle oldu. Bir sabah hiç beklemediğim bir anda zorla girdin hayatıma, bütün zorluklarınla ve bütün alışmışlıklarımızla. Yine hazırlıksız yakaladın beni, zaten sana hazırlanmak neredeyse imkansız. Bizimkisi böyle çalkantılı bir beraberlik. Öyle bir girdin ki hayatıma, yine her şeyi bırakıp senle ilgilenmek zorunda kaldım, başka hiçbir şeye odaklanamaz oldum, zaten sen de başka bir şey düşünmeme izin vermiyordun. Önceleri yine küfrettim sana, hep yaptığım gibi. Yokmuşsun gibi davranmaya çalıştım, ama bu kısacık sürede hayatımı öyle bir ele geçirdin ki sonrasında her sabah kalktığımda sol yanımda seni arar oldum. Sol yanımda bulamazsam sağ yanımda bulup sevindim. Seninle işe gittik, seninle kahve içtik, seninle serinle diye havuza bile gittik, seni yok sayıp işlerime devam etmeye çalıştım ama sen beni hiç terketmedin. Hep yanımdaydın, hep bir yerlerde beni bekledin, gittin sandığımda bir yanımda hep seni buldum ve ben ne kadar seni sevmediğimi düşünsem de bundan mutlu oldum. Hatta artık o kadar abarttık ki işi dün bütün gün sadece seninle birlikteydik ve seninle yataktan çıkmadık sabahtan akşama kadar. Kimileri bunu yadırgasa da seninle aramızda tanımlamaların dışında bir aşk oluştu. Sonunda bu sabah kalktığımda yanımda bulamadım seni. Aradım aradım ama yoktun. Gitmiştin bir not bile bırakmadan. Evet başağrım senden bahsediyorum. Beni bir sabah vakti çaresiz bırakıp gittin, eski hayatımla yalnız bırakıp gittin. Umarım bir süre gelmezsin ve ben sana alışmak zorunda kalmam bir süre. Ancak kavuşmamız belki çok sürmeyecek, o zamana kadar hoşça kal..."
16 Haziran 2012 Cumartesi
'şarabın mektubu'
Ah arkadaşım,
Gece yarısına göz kırpan bir saatte uzun zaman sonra içtiğim şarabın sarhoşluğuyla eve dönerken boş sokakta yüzüme vuran yağmurla sulandırılmış rüzgarda geldin aklıma. Aslında sen çok uzun bir zamandır hep aklımın bir yerlerindeydin ama benim bunu anlamam için böyle bir roman sahnesine ihtiyacım vardı. Hayatı o kadar lirik yaşıyoruz ki bazen sevinçlerimiz de hüzünlerimiz de bazı kahramanların gölgesinde kalıyor biz de böylelikle gerçek kahramanları unutuyoruz. Son görüşmemizde bana "Yaz!" demiştin elini havaya yazı yazar gibi savurarak. Havaya yazdığın yazıyı ne yazık ki okuyamadım ama söylediğini ciddiye alıp yazıyorum işte hem de bir türlü gelemeyen yaza rağmen yazıyorum.
Sen gittikten sonra iyi şeyler de olmadı değil. Zaten senin gidişinin üstüne biz ölümlülere artık biraz da iyi şeyler olması gerekiyordu. Sen gittikten sonra ben gökyüzüne bakmayı öğrendim, bulutları saymayı ve onların da bir hikayesi olabileceğini öğrendim. Hayat zor geldiğinde bulutlara bakıp gülmeye başladım. Bu şehirde gökyüzünde o kadar çok bulut var ki, bir zamanlar bana hayal kırıklığı olarak gelen şeyler şimdi umut kaynağı inanabiliyor musun? Bizim arkadaşlar senin bildiğin bir semtte, bildiğin bir sokakta bilmediğin bir adreste. Ama bilsen sen de çok seversin, nasıl? A biliyor musun? Bildiğini de biliyorum aslında ben. Okul mu? Okul bitmedi hala arkadaşım. Ama bitecek, bir hayali gerçekleştirmeme az kaldı, aramızdan birisi mühendis olacak galiba. Şiir yazmaya çalışıyorum yeniden. Düz yazıya alışmam şiir yazmamı zorlaştırıyor. Düz rakıya alıştım belki ondandır. Ama en son sen teklif etmiştin şarap içmeyi, işte o zamandan beri ilk defa şarap içtim bu gece, teklifini şimdi değerlendirdim yani senin anlayacağın. Hem belki şarapla şiirin, düz yazıyla rakının bir ilgisi vardır, bakarsın bir sonraki mektubumda bir şiir iliştiriveririm.
Bir mektubu daha rüzgara bırakmadan önce gittiğin yerlere selam gönderiyorum, merak etme burada her şey kontrolümüz altında. Yerin de her zaman, her masada hazır.
Hürmetle,
İbrahim
Gece yarısına göz kırpan bir saatte uzun zaman sonra içtiğim şarabın sarhoşluğuyla eve dönerken boş sokakta yüzüme vuran yağmurla sulandırılmış rüzgarda geldin aklıma. Aslında sen çok uzun bir zamandır hep aklımın bir yerlerindeydin ama benim bunu anlamam için böyle bir roman sahnesine ihtiyacım vardı. Hayatı o kadar lirik yaşıyoruz ki bazen sevinçlerimiz de hüzünlerimiz de bazı kahramanların gölgesinde kalıyor biz de böylelikle gerçek kahramanları unutuyoruz. Son görüşmemizde bana "Yaz!" demiştin elini havaya yazı yazar gibi savurarak. Havaya yazdığın yazıyı ne yazık ki okuyamadım ama söylediğini ciddiye alıp yazıyorum işte hem de bir türlü gelemeyen yaza rağmen yazıyorum.
Sen gittikten sonra iyi şeyler de olmadı değil. Zaten senin gidişinin üstüne biz ölümlülere artık biraz da iyi şeyler olması gerekiyordu. Sen gittikten sonra ben gökyüzüne bakmayı öğrendim, bulutları saymayı ve onların da bir hikayesi olabileceğini öğrendim. Hayat zor geldiğinde bulutlara bakıp gülmeye başladım. Bu şehirde gökyüzünde o kadar çok bulut var ki, bir zamanlar bana hayal kırıklığı olarak gelen şeyler şimdi umut kaynağı inanabiliyor musun? Bizim arkadaşlar senin bildiğin bir semtte, bildiğin bir sokakta bilmediğin bir adreste. Ama bilsen sen de çok seversin, nasıl? A biliyor musun? Bildiğini de biliyorum aslında ben. Okul mu? Okul bitmedi hala arkadaşım. Ama bitecek, bir hayali gerçekleştirmeme az kaldı, aramızdan birisi mühendis olacak galiba. Şiir yazmaya çalışıyorum yeniden. Düz yazıya alışmam şiir yazmamı zorlaştırıyor. Düz rakıya alıştım belki ondandır. Ama en son sen teklif etmiştin şarap içmeyi, işte o zamandan beri ilk defa şarap içtim bu gece, teklifini şimdi değerlendirdim yani senin anlayacağın. Hem belki şarapla şiirin, düz yazıyla rakının bir ilgisi vardır, bakarsın bir sonraki mektubumda bir şiir iliştiriveririm.
Bir mektubu daha rüzgara bırakmadan önce gittiğin yerlere selam gönderiyorum, merak etme burada her şey kontrolümüz altında. Yerin de her zaman, her masada hazır.
Hürmetle,
İbrahim
5 Haziran 2012 Salı
yeniden yola çıkış
Tren gecenin karanlığında şehrin deniz kenarındaki batı garından gürültüyle hareket etti. Ülkesini, sokağını, evini, arkadaşlarını bir kez daha bırakırken bu sefer yolculamaya kimsenin gelmesini istememişti İbrahim Bey. Rahat hissetmiyordu kendini veda ederken. Kelimelerini doğru seçemez, gözlerini insanların gözlerinden kaçırırdı. Üzüldüğünden değil de, onlara ayrılırken önemli sözler söyleyip hepsini tüketmekten korkardı. Lokantanın çıkışında validesine sarılıp "Hadi siz burdan eve dönün gerisini ben hallederim" demişti, babası ile validesi gönülsüzce onun bu isteğini kabul etmişlerdi. Eskisinden farklı olarak bu sefer daha güçlü ve daha umutlu olarak çıkıyordu yola. Renk gelmişti dünyasına, bu onun uzun zamandır alışık olmadığı bir değişiklikti.
5 Mayıs 2012 Cumartesi
yeni günün sabahını karşılarken
Bir oda, içinde saat sesi. Yatakta üstü açılmış, saçı başı dağılmış halde yatan İbrahim Bey. Mevsim bahara dönmek üzere olduğundan hava alışılmıştan erken aydınlanmaya başlıyor. Huzursuz bir suratla İbrahim Bey yatakta doğruluyor, saati kendine doğru çevirip, bakıyor: 05:23.
Güneşli bir deniz kenarında karpuz kokuları içinde Suadiye sahilinde uzanıyor. Yanında genç bir kadın. Henüz onu tanımıyor, ama bakışlarından birkaç dakika sonra tanışacağını anlıyor. Hasır şapkasını yüzünün üzerinden alıp başına takıp, doğruluyor havlusunun üzerinde. Genç kadına dönüyor ve gülümseyerek aklından ilk geçen cümleyi söylüyor: "Karpuz çok güzel koktu." Genç kadın şaşırıyor önce, sonra İbrahim Bey'e dönüp "Şu sıcakta iyi gidiyor, bakmıyorlarken iki tane yürütsek mi?" Kötü açılış cümlesinin iyi karşılık alması hoşuna gidiyor ve oturur pozisyona geçiyor.
"Şu projeyi teslim edemedik bi türlü" diye düşünerek uyanıyor. "Şimdi birazdan kalkıp ona başlasam, işe gitmeme kaç saat varmış?". Saati kendine doğru çevirip bakıyor: 05:27. Tekrar yatıyor.
Karpuzdan bir ısırık alıyor, kolundan bileğine doğru akıyor suyu. Bu esnada onu seyreden genç kadın gülümseyerek çantasından mendilini çıkarıp İbrahim Bey'e uzatıyor. "Buraya sık gelir misin?" "Ara sıra arkadaşlarla kaçarız, ilerde ara sokaklardan birinde arkadaşın annesinin işlettiği ufak bir pansiyon var, orada kalırız. Peki sen?" "Ben Üsküdar'da oturuyorum, günübirlikçiyim anlayacağın, birkaç saate kaçarım. Karpuzun üstüne deniz iyi gelir, ne dersin? "Hadi!"
"Şimdi bu dönem iki sınava girsem, sonra şu tezle projeyi versem, sonra yabancılar bürosunda gösterecek bir şeylerim olur, ama tez de bitecek mi o zamana kadar?" Ter içinde doğruluyor yatağında. Saat sesi. Hem sessiz bırakmayan hem de yalnız olduğunu hatırlatan saat sesi odanın içinde. Bakıyor: 05:31.
Denizden çıktığında İbrahim Bey her zaman yaptığı gibi ayağında en az kum tanesi kalmasına çabalayarak yürüyor ve genç kadınla birlikte oturdukları yere gidiyorlar. İbrahim Bey, önce kadının havlusunu tutuyor ve havluya sarılmasına yardım ediyor. "Çok gereksiz naziksiniz efendim" "Öyle görmüşüz efendim" Havlulara sarılıp oturuyorlar. "Sen nerede oturuyorsun?" "Emirgan'da, kişisel sorulara mı geçtik, o zaman ben de bir tane sorayım: Ne iş yaparsın?" İbrahim Bey nereye gideceğini bildiğinden rahatsız olduğu bu soruyu biraz duraksayarak cevaplıyor: "Öğrenciyim halen, mühendislik okuyorum. Sen?" "Ben, nası desem, ressamım Akademi'deyim, sen Teknik Üniversite'de misin?" İşte o noktaya geldik, diye geçiriyor içinden. "Yok, Almanya'da okuyorum, Aachen şehrinde." Kadının kaşları kalkıyor. "İlginç, yüzünün halinden anladığım kadarıyla sorunlu bir okul hayatın var."
"Bu dönem o iki sınava girmesem de projeyle teze mi yoğunlaşsam?" Saati arıyor gözleri, bulunca daha uyanmasına çok vardır sevinciyle bakıyor: 05:36.
"Çok değil aslında, ama biraz karmaşık." "Olsun, boşver okulu, tatildesin şimdi. Hem de en güzel eylül güneşinin altında, tadını çıkar!" diyip uzanıyor genç kadın. Tamam, bu da buraya kadarmış, diye düşünüyor İbrahim Bey. O da uzanıyor. Denize, güneşe dalıyor. Çoktandır böyle bir deniz kıyısında böyle bir denize bakmadığını hatırlıyor. Yağmurlu yaz sabahları yerine güneşi kemiklerinde hissettiği bir eylül öğleden sonrası. Hava yağmura dönse bile kibar bir yağmur, nazik nazik yüzünü okşayan bir yağmur, deli bir yağmur değil. Bunları düşünürken karnında bir ağırlık hissediyor. Genç kadın ayakta gülerek İbrahim Bey'e bakıyor. "Daldın gittin, ben de kağıt helva iyi gelir diye düşündüm." İbrahim Bey gülümseyerek doğruluyor, tam teşekkür edecekken genç kadın "Sana ne diyeceğim, arkadaşlarım falan dedim ama ben onların yanında biraz sıkılıyorum. Akşam toplu bir yemek var. Şehirden de birkaç arkadaş gelecek. Samimiyetsiz konular, neyse. Eğer şehre erken dönmen gerekmiyorsa, sen de gelir mis..."
Zrrrrrrr. Saat 06.30'u vuruyor. İbrahim Bey kafasındakileri atıp sonunda uyumanın ve alarmla uyanmanın rahatsızlığıyla saatin üstüne vuruyor. Saat susuyor. Bir on dakika daha uyuyayım, hem en azından adını öğrenirim, bir de belki yemeğe katılırım diye düşünüp saati on dakika sonrasına kurup tekrar yatıyor.
Virajlara girdikçe sallanan bir otobüste Almanya yolunda ilerliyorlar. Otobüste tanıdığı kimse yok. Aslında otobüs de denemez, midibüs gibi bir şey. Bir anda muavin kapıları kitliyor. Gelip yanında oturan adamın üstüne sıcak çayı döküyor. Adam çığlık çığlığa, muavin gülüyor, şöfor arkasını dönüyor o da gülüyor. İlerde bir kadına tokat atıyor muavin. Bir diğerinin de üstündeki ceketi tutuşturuyor. Şöfor arkasını dönüp hırlayarak kusuyor midibüsün içine. İkisi de gülüyor, çanlar çalıyor. Yanındaki adam İbrahim Bey'e "bir şeyler yapmalıyız der gibi bakıyor. Bunu gören muavin cebinden tabancasını çıkarıp adamı alnın ortasından vuruyor. Bu esnada bir kadının boynundaki zinciri sıkıyor. İbrahim Bey'in de sırtına kırbaçla vuruyor. İbrahim Bey son kuvvetiyle şöforun üzerine atlıyor ve midibüs uçurumdan aşağıya yuvarlanmaya başlıyor.
Zrrrrrrr. İbrahim Bey yatakta hızla doğruluyor. Bakıyor etrafına, odasında. Saat sesi yerinde. İstanbul uzakta, kabus gerçek değilmiş, yaşanmamış. Elleri titriyor. Baş ucundaki suyun tamamını içip yataktan çıkıyor. Karmaşık duygular içinde havlusunu alıp ortak kullanılan duşa gidiyor, yeni güne hazırlanmak için.
Güneşli bir deniz kenarında karpuz kokuları içinde Suadiye sahilinde uzanıyor. Yanında genç bir kadın. Henüz onu tanımıyor, ama bakışlarından birkaç dakika sonra tanışacağını anlıyor. Hasır şapkasını yüzünün üzerinden alıp başına takıp, doğruluyor havlusunun üzerinde. Genç kadına dönüyor ve gülümseyerek aklından ilk geçen cümleyi söylüyor: "Karpuz çok güzel koktu." Genç kadın şaşırıyor önce, sonra İbrahim Bey'e dönüp "Şu sıcakta iyi gidiyor, bakmıyorlarken iki tane yürütsek mi?" Kötü açılış cümlesinin iyi karşılık alması hoşuna gidiyor ve oturur pozisyona geçiyor.
"Şu projeyi teslim edemedik bi türlü" diye düşünerek uyanıyor. "Şimdi birazdan kalkıp ona başlasam, işe gitmeme kaç saat varmış?". Saati kendine doğru çevirip bakıyor: 05:27. Tekrar yatıyor.
Karpuzdan bir ısırık alıyor, kolundan bileğine doğru akıyor suyu. Bu esnada onu seyreden genç kadın gülümseyerek çantasından mendilini çıkarıp İbrahim Bey'e uzatıyor. "Buraya sık gelir misin?" "Ara sıra arkadaşlarla kaçarız, ilerde ara sokaklardan birinde arkadaşın annesinin işlettiği ufak bir pansiyon var, orada kalırız. Peki sen?" "Ben Üsküdar'da oturuyorum, günübirlikçiyim anlayacağın, birkaç saate kaçarım. Karpuzun üstüne deniz iyi gelir, ne dersin? "Hadi!"
"Şimdi bu dönem iki sınava girsem, sonra şu tezle projeyi versem, sonra yabancılar bürosunda gösterecek bir şeylerim olur, ama tez de bitecek mi o zamana kadar?" Ter içinde doğruluyor yatağında. Saat sesi. Hem sessiz bırakmayan hem de yalnız olduğunu hatırlatan saat sesi odanın içinde. Bakıyor: 05:31.
Denizden çıktığında İbrahim Bey her zaman yaptığı gibi ayağında en az kum tanesi kalmasına çabalayarak yürüyor ve genç kadınla birlikte oturdukları yere gidiyorlar. İbrahim Bey, önce kadının havlusunu tutuyor ve havluya sarılmasına yardım ediyor. "Çok gereksiz naziksiniz efendim" "Öyle görmüşüz efendim" Havlulara sarılıp oturuyorlar. "Sen nerede oturuyorsun?" "Emirgan'da, kişisel sorulara mı geçtik, o zaman ben de bir tane sorayım: Ne iş yaparsın?" İbrahim Bey nereye gideceğini bildiğinden rahatsız olduğu bu soruyu biraz duraksayarak cevaplıyor: "Öğrenciyim halen, mühendislik okuyorum. Sen?" "Ben, nası desem, ressamım Akademi'deyim, sen Teknik Üniversite'de misin?" İşte o noktaya geldik, diye geçiriyor içinden. "Yok, Almanya'da okuyorum, Aachen şehrinde." Kadının kaşları kalkıyor. "İlginç, yüzünün halinden anladığım kadarıyla sorunlu bir okul hayatın var."
"Bu dönem o iki sınava girmesem de projeyle teze mi yoğunlaşsam?" Saati arıyor gözleri, bulunca daha uyanmasına çok vardır sevinciyle bakıyor: 05:36.
"Çok değil aslında, ama biraz karmaşık." "Olsun, boşver okulu, tatildesin şimdi. Hem de en güzel eylül güneşinin altında, tadını çıkar!" diyip uzanıyor genç kadın. Tamam, bu da buraya kadarmış, diye düşünüyor İbrahim Bey. O da uzanıyor. Denize, güneşe dalıyor. Çoktandır böyle bir deniz kıyısında böyle bir denize bakmadığını hatırlıyor. Yağmurlu yaz sabahları yerine güneşi kemiklerinde hissettiği bir eylül öğleden sonrası. Hava yağmura dönse bile kibar bir yağmur, nazik nazik yüzünü okşayan bir yağmur, deli bir yağmur değil. Bunları düşünürken karnında bir ağırlık hissediyor. Genç kadın ayakta gülerek İbrahim Bey'e bakıyor. "Daldın gittin, ben de kağıt helva iyi gelir diye düşündüm." İbrahim Bey gülümseyerek doğruluyor, tam teşekkür edecekken genç kadın "Sana ne diyeceğim, arkadaşlarım falan dedim ama ben onların yanında biraz sıkılıyorum. Akşam toplu bir yemek var. Şehirden de birkaç arkadaş gelecek. Samimiyetsiz konular, neyse. Eğer şehre erken dönmen gerekmiyorsa, sen de gelir mis..."
Zrrrrrrr. Saat 06.30'u vuruyor. İbrahim Bey kafasındakileri atıp sonunda uyumanın ve alarmla uyanmanın rahatsızlığıyla saatin üstüne vuruyor. Saat susuyor. Bir on dakika daha uyuyayım, hem en azından adını öğrenirim, bir de belki yemeğe katılırım diye düşünüp saati on dakika sonrasına kurup tekrar yatıyor.
Virajlara girdikçe sallanan bir otobüste Almanya yolunda ilerliyorlar. Otobüste tanıdığı kimse yok. Aslında otobüs de denemez, midibüs gibi bir şey. Bir anda muavin kapıları kitliyor. Gelip yanında oturan adamın üstüne sıcak çayı döküyor. Adam çığlık çığlığa, muavin gülüyor, şöfor arkasını dönüyor o da gülüyor. İlerde bir kadına tokat atıyor muavin. Bir diğerinin de üstündeki ceketi tutuşturuyor. Şöfor arkasını dönüp hırlayarak kusuyor midibüsün içine. İkisi de gülüyor, çanlar çalıyor. Yanındaki adam İbrahim Bey'e "bir şeyler yapmalıyız der gibi bakıyor. Bunu gören muavin cebinden tabancasını çıkarıp adamı alnın ortasından vuruyor. Bu esnada bir kadının boynundaki zinciri sıkıyor. İbrahim Bey'in de sırtına kırbaçla vuruyor. İbrahim Bey son kuvvetiyle şöforun üzerine atlıyor ve midibüs uçurumdan aşağıya yuvarlanmaya başlıyor.
Zrrrrrrr. İbrahim Bey yatakta hızla doğruluyor. Bakıyor etrafına, odasında. Saat sesi yerinde. İstanbul uzakta, kabus gerçek değilmiş, yaşanmamış. Elleri titriyor. Baş ucundaki suyun tamamını içip yataktan çıkıyor. Karmaşık duygular içinde havlusunu alıp ortak kullanılan duşa gidiyor, yeni güne hazırlanmak için.
20 Mart 2012 Salı
'bilinçaltım'daki kulübede bir gece'
Ah arkadaşım,
Sana bu mektubu Bilinçaltım'dan yazıyorum. Uzun zamandır uğramamıştım buralara. Halbuki bir ara seninle ne kadar çok gelirdik ve ne uzun kalırdık. En son buraya geldiğimin ikinci senesinde kısa bir süreliğine gelmiştim, hatta benden birkaç ay sonra da senin geldiğini duymuştum da sevinmiştim, paylaşacak bir şeyimiz daha oldu diye.
Uzun ve yorucu bir yolculuğun sonunda gelebildim, dağların tepesindeki o tanıdık göl kıyısına. Bu sefer yalnız gelmiştim. Zaten eskiden bıraktığım gibi bulamayacağımdan korktuğumdan da yanımda kimseyi getiremezdim bu sefer. Gerçekten de son aklımda kalandan biraz daha dağınık, biraz daha -ne yalan söyleyeyim- pis buldum. Tahta duvarları hep nemden şişmiş, yer yer de küf kaplamış. Duvarlardan birini sarmaşık sarmış, hatta camlardan kısmen evin içine bile girmeyi başarmış. Hele doğramalar desen, hepsi dökülmüş. Camlardan birini kırmışlar, içeriye girmiş olabilirler, ama bilirsin zorla içeri giren aradığını bulamaz hiçbir zaman, o yüzden içerde belli bir kayıp yoktu. Bahçeyi ayrık otları sarmış. Ama gül ağacı hala yaşıyor biliyor musun, baharla birlikte tomurcuklar açmaya başlamış, belki birkaç aya yeniden her renkten gül vermeye başlar, ama şimdi sadece kışın yorgunluğunu görüyorsun üzerinde. Göl kıyısında oturup da göldeki balıklara yem attığımız banklar duruyor hala. Eve girmeden önce gittim biraz oturdum, tertemiz havayı çektim içime, iyi geldi evin halini görmeden önce.
Her zamanki gibi kapıyı azcık zorlayarak içeri girdim. Örümcek ağları sarmış her yeri. Uzun süre uğranılmamış bir yerin hüznü vardı her yerde, ilk gözüme çarpan bu oldu. Her zaman olduğu gibi yanıma eşya almadan gelmiştim, çok kalmayacağım umuduyla. Ama bakıma ihtiyacı olduğu açıktı, o yüzden bu sefer çok kalmasam bile bu aralar biraz daha sık buralara uğramam gerektiğini anladım. Sonra girişte soldaki odaya girdim. Girer girmez içimi bir hüzün kapladı. Duvarlarda çok eskide bıraktığım renkler ve fotoğraflar asılı kalmıştı. O kadar unutmuşum ki o odada bıraktıklarımı. Hep eski notlar, eski şiirler, eski şarkılar. Bugünlerde ihtiyacım olan ama bana hiç uğramayan İlham o odada taslaklarımla birlikte oturuyordu. Gittim kafasını sevdim yaşlı kedinin. Bir zamanlar insan fotoğrafları biriktirirdim hatırlar mısın, onlardan bazılarını buldum orada, tozlu rafların arasında. Ne zamandır unutmuşum ama hiçbir yere de kaybolmamışlar. O odada o küf kokusu içinde yaklaşık bir saat kaldım. Birçok duyguyu iç içe yaşadım, hayal kırıklığı, heyecan, pişmanlık, şefkat, nefret ve sevgi. Yormadı.
Sonra çıktım o odadan. Karşıdaki odanın kapısı kitliydi. Anahtarını arandım bir vakit, bulamadım. Biraz zorladım kapıyı, baktım "bana mısın?" demiyor ben de bıraktım, zaten kapı eski duruyordu daha da zarar vermek istemedim. Ondan vazgeçince yanındaki odaya girdim. O odaya girdiğim anda boynumda, karnımda ve hatta kalbimde bir ağrı başladı. Ağrı sürekli yer değiştiriyordu. Önce odadaki bir şeye karşı alerjik bir reaksiyon olduğunu düşündüm. Ancak zamanla anladım ki bu tarif edemediğim şey bir duygu olabilirdi. Adını koyamadığım bir duygu. Oturdum masanın yanındaki tahta sandalyeye. Seninle oradaki oturmalarımız geldi aklıma. Duvarlarda senin çektiğim fotoğraflar asılıydı, aralarında da senin fotoğrafların. Senin ve diğer birkaç kişinin... Fark ettim ki, uzun zamandır bakmamışım o fotoğraflara ya da böyle içten bakmamışım. O ağrı biraz daha arttı. Sandalyede doğruldum, sandalye gıcırdadı. Dışardan bir kumru sesi geldi: gu-guuuuk-guk... gu-guuk-guk. O ses alay etti benle, o resimlerdeki bir daha göremeyeğimi düşündüm ve ben de sonunda koyverdim işte kendimi o an o tahta masanın yanında. Karardı ortalık, renkler değişti. O odada ne kadar kaldım, bilmiyorum. Sonra bir anda dışarı çıktım, cebimden kibriti çıkardım. Evi yakmak geçti içimden, hatta bütün ormanı yakmak. Ama yapamadım, bu şekilde bir yere varamayacağımı düşündüm. Gölün kenarına gittim, yüzümü yıkadım, kuyudan bir yudum su içtim ve tekrardan içeri girdim. Geceyi geçirecek bir yer yaptım kendime ve uyudum.
Bu sabah Aachen'a geri dönmem gerekiyor. Ama kendi kendime bir karar aldım. Buraya daha fazla uğrayıp, son girdiğim odadan başlayarak tamamını derleyip toparlayacağım. Sırayla ve yavaş yavaş, tek başıma veya birkaç kişi yardımıyla odadan odaya temizleyeceğim, çünkü burayı böyle bırakmamak gerekiyor, sonuçta yıllarımız burada geçti ve daha birçok yıl daha geçirmeyi planlıyorum. Bundan sonra daha sık giderim arkadaşım ve sana da her gittiğimde yeni mektuplar yazar, yaptıklarımı anlatırım. Sen burayı göremesen de, yazdıklarımdan kafanda güzel bir resmini yapacağından eminim.
Hürmetle,
İbrahim
Sana bu mektubu Bilinçaltım'dan yazıyorum. Uzun zamandır uğramamıştım buralara. Halbuki bir ara seninle ne kadar çok gelirdik ve ne uzun kalırdık. En son buraya geldiğimin ikinci senesinde kısa bir süreliğine gelmiştim, hatta benden birkaç ay sonra da senin geldiğini duymuştum da sevinmiştim, paylaşacak bir şeyimiz daha oldu diye.
Uzun ve yorucu bir yolculuğun sonunda gelebildim, dağların tepesindeki o tanıdık göl kıyısına. Bu sefer yalnız gelmiştim. Zaten eskiden bıraktığım gibi bulamayacağımdan korktuğumdan da yanımda kimseyi getiremezdim bu sefer. Gerçekten de son aklımda kalandan biraz daha dağınık, biraz daha -ne yalan söyleyeyim- pis buldum. Tahta duvarları hep nemden şişmiş, yer yer de küf kaplamış. Duvarlardan birini sarmaşık sarmış, hatta camlardan kısmen evin içine bile girmeyi başarmış. Hele doğramalar desen, hepsi dökülmüş. Camlardan birini kırmışlar, içeriye girmiş olabilirler, ama bilirsin zorla içeri giren aradığını bulamaz hiçbir zaman, o yüzden içerde belli bir kayıp yoktu. Bahçeyi ayrık otları sarmış. Ama gül ağacı hala yaşıyor biliyor musun, baharla birlikte tomurcuklar açmaya başlamış, belki birkaç aya yeniden her renkten gül vermeye başlar, ama şimdi sadece kışın yorgunluğunu görüyorsun üzerinde. Göl kıyısında oturup da göldeki balıklara yem attığımız banklar duruyor hala. Eve girmeden önce gittim biraz oturdum, tertemiz havayı çektim içime, iyi geldi evin halini görmeden önce.
Her zamanki gibi kapıyı azcık zorlayarak içeri girdim. Örümcek ağları sarmış her yeri. Uzun süre uğranılmamış bir yerin hüznü vardı her yerde, ilk gözüme çarpan bu oldu. Her zaman olduğu gibi yanıma eşya almadan gelmiştim, çok kalmayacağım umuduyla. Ama bakıma ihtiyacı olduğu açıktı, o yüzden bu sefer çok kalmasam bile bu aralar biraz daha sık buralara uğramam gerektiğini anladım. Sonra girişte soldaki odaya girdim. Girer girmez içimi bir hüzün kapladı. Duvarlarda çok eskide bıraktığım renkler ve fotoğraflar asılı kalmıştı. O kadar unutmuşum ki o odada bıraktıklarımı. Hep eski notlar, eski şiirler, eski şarkılar. Bugünlerde ihtiyacım olan ama bana hiç uğramayan İlham o odada taslaklarımla birlikte oturuyordu. Gittim kafasını sevdim yaşlı kedinin. Bir zamanlar insan fotoğrafları biriktirirdim hatırlar mısın, onlardan bazılarını buldum orada, tozlu rafların arasında. Ne zamandır unutmuşum ama hiçbir yere de kaybolmamışlar. O odada o küf kokusu içinde yaklaşık bir saat kaldım. Birçok duyguyu iç içe yaşadım, hayal kırıklığı, heyecan, pişmanlık, şefkat, nefret ve sevgi. Yormadı.
Sonra çıktım o odadan. Karşıdaki odanın kapısı kitliydi. Anahtarını arandım bir vakit, bulamadım. Biraz zorladım kapıyı, baktım "bana mısın?" demiyor ben de bıraktım, zaten kapı eski duruyordu daha da zarar vermek istemedim. Ondan vazgeçince yanındaki odaya girdim. O odaya girdiğim anda boynumda, karnımda ve hatta kalbimde bir ağrı başladı. Ağrı sürekli yer değiştiriyordu. Önce odadaki bir şeye karşı alerjik bir reaksiyon olduğunu düşündüm. Ancak zamanla anladım ki bu tarif edemediğim şey bir duygu olabilirdi. Adını koyamadığım bir duygu. Oturdum masanın yanındaki tahta sandalyeye. Seninle oradaki oturmalarımız geldi aklıma. Duvarlarda senin çektiğim fotoğraflar asılıydı, aralarında da senin fotoğrafların. Senin ve diğer birkaç kişinin... Fark ettim ki, uzun zamandır bakmamışım o fotoğraflara ya da böyle içten bakmamışım. O ağrı biraz daha arttı. Sandalyede doğruldum, sandalye gıcırdadı. Dışardan bir kumru sesi geldi: gu-guuuuk-guk... gu-guuk-guk. O ses alay etti benle, o resimlerdeki bir daha göremeyeğimi düşündüm ve ben de sonunda koyverdim işte kendimi o an o tahta masanın yanında. Karardı ortalık, renkler değişti. O odada ne kadar kaldım, bilmiyorum. Sonra bir anda dışarı çıktım, cebimden kibriti çıkardım. Evi yakmak geçti içimden, hatta bütün ormanı yakmak. Ama yapamadım, bu şekilde bir yere varamayacağımı düşündüm. Gölün kenarına gittim, yüzümü yıkadım, kuyudan bir yudum su içtim ve tekrardan içeri girdim. Geceyi geçirecek bir yer yaptım kendime ve uyudum.
Bu sabah Aachen'a geri dönmem gerekiyor. Ama kendi kendime bir karar aldım. Buraya daha fazla uğrayıp, son girdiğim odadan başlayarak tamamını derleyip toparlayacağım. Sırayla ve yavaş yavaş, tek başıma veya birkaç kişi yardımıyla odadan odaya temizleyeceğim, çünkü burayı böyle bırakmamak gerekiyor, sonuçta yıllarımız burada geçti ve daha birçok yıl daha geçirmeyi planlıyorum. Bundan sonra daha sık giderim arkadaşım ve sana da her gittiğimde yeni mektuplar yazar, yaptıklarımı anlatırım. Sen burayı göremesen de, yazdıklarımdan kafanda güzel bir resmini yapacağından eminim.
Hürmetle,
İbrahim
13 Mart 2012 Salı
yaşanmamış hikayeler yazmak.
"İlk defa yaşamadığım bir şeyin hikayesini yazacağım. Bu yüzden heyecanlıyım. Daha önce hikayeler yazmıştım. Ama bunlar ya yaşadıklarımdan, ya okuduklarımdan ya da başkalarından esinlendiğim hikayelerdi. Yani kısacası başkalarının hikayelerini okudum, yazdım durdum. Bir sabah uyandığımda -kuş cıvıltıları içinde baharı müjdeleyen güneşli bir sabahtı- bu eksikliğin farkında vardım. Ben kendi hikayemi yazmamıştım henüz. Oturup kahramanlarını, mekanını, zamanını ve olay örgüsünü hiçbir yerden esinlenmeyerek seçeceğim bir hikayem olmadı benim. Hep bir yere bağımlı, hep birilerine özenti. Bunun böyle gitmeyeceğine karar vererek başladım hikayemi yazmaya.
Hikayemin baş kahramanı bir öğrenci, benden uzun yıllar önce yine bu kentte yaşıyor. Yok olmadı. Çıkamıyorum, kalıplarımın dışına. Oldu olacak bir de mühendislik okusun bari. Başka bir kahraman bulmalıyım. Mesela kadın olsa? Sanki kadınları çok iyi anlıyormuşum gibi bir de kadın seçtim karakteri. Gel de çık bakalım işin içinden şimdi.
Mekan. Hikayem bir sahil kasabasında geçmeli. Güneşin sıcağını bir tokat gibi savurduğu gıcırdayan, tuzdan beyazlamış bir tahta iskelede başlamalı hikaye. İskeleye bağlı, denizin üstünde bir kayıkta pinekleyen bir adamın gördüğü rüya hikayemin girişinde anlatılmalı. Bu adam o esnada terk etmek zorunda kaldığı uzak bir kentin hayalini kurmakta. Yok, yine girdin aynı yola! İşin kolayına kaçma İbrahim. Bu hikayede yeni bir şeyler olacak!
O zaman aynı sahil kasabasında yaşayan bir kız olsun, hikayenin baş kahramanının henüz tanımadığı. Tanımasa bile yüzü sanki ona daha önceden gördüğü birilerini anımsatmış olsun ilk gördüğünde. Renkli gözlerinde daha önceden bildiği bir bakış, ama hiç tanımadığı duygular olsun. Bu hikayede az önce kafanda canlandırdığın tahta iskemle kadar sağlam bir aşk hikayesi olsun.
Hah sanırım hikayene nerden başlayacağını buldun İbrahim! Kendini katmadan hikaye yazmak ne zormuş, ben bıraktım, siz alın!"
Hikayemin baş kahramanı bir öğrenci, benden uzun yıllar önce yine bu kentte yaşıyor. Yok olmadı. Çıkamıyorum, kalıplarımın dışına. Oldu olacak bir de mühendislik okusun bari. Başka bir kahraman bulmalıyım. Mesela kadın olsa? Sanki kadınları çok iyi anlıyormuşum gibi bir de kadın seçtim karakteri. Gel de çık bakalım işin içinden şimdi.
Mekan. Hikayem bir sahil kasabasında geçmeli. Güneşin sıcağını bir tokat gibi savurduğu gıcırdayan, tuzdan beyazlamış bir tahta iskelede başlamalı hikaye. İskeleye bağlı, denizin üstünde bir kayıkta pinekleyen bir adamın gördüğü rüya hikayemin girişinde anlatılmalı. Bu adam o esnada terk etmek zorunda kaldığı uzak bir kentin hayalini kurmakta. Yok, yine girdin aynı yola! İşin kolayına kaçma İbrahim. Bu hikayede yeni bir şeyler olacak!
O zaman aynı sahil kasabasında yaşayan bir kız olsun, hikayenin baş kahramanının henüz tanımadığı. Tanımasa bile yüzü sanki ona daha önceden gördüğü birilerini anımsatmış olsun ilk gördüğünde. Renkli gözlerinde daha önceden bildiği bir bakış, ama hiç tanımadığı duygular olsun. Bu hikayede az önce kafanda canlandırdığın tahta iskemle kadar sağlam bir aşk hikayesi olsun.
Hah sanırım hikayene nerden başlayacağını buldun İbrahim! Kendini katmadan hikaye yazmak ne zormuş, ben bıraktım, siz alın!"
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
